top of page

Öykü- Ümit Ahmet Duman- Kleptoman Teri

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 13 saat önce
  • 4 dakikada okunur

“Tatlım, Naciye bu cumartesi fabrikanızdaki yönetici kocalarıyla karılarına yeni aldıkları dublekslerinde yemek verecekmiş. Aklınca hepimize hava atacak. Baksana sen Ali’nin ortağı olarak hâlâ sitelerde oturuyorsun. Gıcık oluyorum şu karıya ne yapacaksın ortağının karısı işte. Gidiyoruz değil mi?” diye karım sabah günaydınından önce banyonun aralık kapısından sabah sabah bağırdı. Ben de açık söyleyeyim ortağım ama maddi konular dışında sosyal anlamda çok da ısınamadım şu kadar zamandır sevgili ortağım Ali’ye. Ama kadınlar arası rekabetin üst düzeye çıktığı bu tür toplantılardan kaçış yoktu. Hem de iş ortamındaki hırgürden pek yüzünü göremediğimiz yöneticilerimizle rahat bir ortamda görüşme olanağı bulduğumuzdan, “Tabii tatlım benim için uygundur,” dedim.

Villanın bahçe terasında otuz kişilik muhteşem bir masa, beyaz masa örtüleri, kristal şarap bardakları, Çin porseleni yemek takımları, ortada mevsim çiçekleri ile bezenmiş rengârenk vazoyla daha yemeğe başlamadan her zamanki gibi gözlerimizi doldurmayı yine başarıyor Naciye sağ olsun. Bazen ortağımı bu evcimen karısı için kıskanmıyorum desem yalan söylemiş olurum. Beyaz peynir gibi hatun vallahi… Neyse neyse bu konuları derhal uzaklaştırmalıyım kafamdan.   

Yemeğe başlayalı daha bir yarım saat olmadan tuvaletim geldi. Ortağımın kulağına tuvaletin yerini sordum. Kısık sesle, “Aşağıdaki tuvalet yeni taşındığımızdan tadilatta, merdivenleri çık tam karşına gelen kapı,” dedi. Yavaş yavaş modern döşenmiş salonun merdivenlerini tırmandım. Sahanlıkta karşıma iki kapı çıktı. Sağdakine el attım. Kapıyı hafif aralamamla içeriden buram buram esen pahalı kadın parfümü beni içeri adeta çekti. İçgüdüsel bir refleksle kapıyı kapattım ve içerdeyim; karşımda ortağımın yatağı ve huzurla döşenmiş bir yatak odası. Birkaç saniyelik duruşla çıkmaya karar veriyorum.

Eyvah içimde uzun zamandır bastırdığımı sandığım o melun duygu kabara kabara su yüzüne çıkıyor. Çocukken yaşadığım ve ceremesini kömürlük hapisleri ile ödediğim o hain duygu. Ellerim titriyor. Nefesim daralıyor ama beynime söz geçiremiyorum. Yasaklar beni çağırıyor. Kaçıp gitmek isteyen bir yanıma öbür yanım tokadı basıyor, korkaklıkla suçlanıyorum. Ne olacak yani kimin haberi olacak, vurgusu dönüyor kafamın içinde. Onun hegemonyasına girmiştim bile. Nasıl çıkarım diye düşünürken kendimi haz kutularında buluyorum. Odada kelebek uçuyor kalp atışlarımın sesinden kanat çırpışlarının sesini duymaz oluyorum. Titremelerim tüm vücudumda seğirmelere terlemelere neden oluyor ve bedenimi bir an önce sonuca gitmeye itiyor.

“Yasak meyveyi sadece Âdem mi yiyecek. Her insanoğlu şu kısacık yaşamında en az bir kez yasağı tatmalı,” diye iç geçiriyorum iradem dışı. Hoş benimki ne ilk ne de son olacak böyle giderse. Allah daha beterinden korusun, diyor iyilik meleklerim. Şeytan ise sağlı sollu dürtükleyip sonuca birkaç adım kalmış olduğunu bu oyunu bir an önce sonlandırmamı fısıldıyor kulağıma. Kızarıyorum, bozarıyorum içimden biri ise adeta göbek atacak birazdan. Kaçıp gitmeyi her şeyi arkada bırakmayı düşüneyim dedim ama birden tüm bedenim buza döndü. Tam şuraya kadar gelmişsin kim bu şansı geri teper, diye gözüme kara çalıyordu hain şeytan. Ruhumun derinlikleri kaçıp odayı terk etmem için feryat figan ederken, şeytan derinlerden su yüzüne fırlamış küstah gülüşleriyle beni cepheye sürmekle meşguldü. Yok yok ne olur yapmamalıyım yapamam tabii ki yapmayacağım. Temizlendim ben, onlar çocukluğumda kaldı. Artık evli barklıyım hiçbir şeye ihtiyacım olmayacak kadar da varlıklıyım, diyen iyiler ordusu duaya oturdu içimde çaresiz, şeytana karşı tek silahları da bu ne yapsınlar zavallılar. İnşallah birileri gelir de sen de vazgeçersin bu aklına sokulan kötü düşüncelerden, diye düşündürüyorlar beni. “Birisi pat diye odaya girsin ve beni şu hain şeytanın kendine çeken gücünden, beynimi kıskıvrak ele geçirmiş baştan bağlanmış büyüyü bozup atsın,” diye iç geçiriyorum. Ama ne yapsam ne etsem şeytanın eline geçtim bir kere. Tanrım son kez yalvarıyorum ne olur, iş işten geçmeden biri gelse bari.

Birilerinin duyması için üst üste iki üç kez yüksek sesle öksürüyorum, bir işe yaramıyor sadece ilkokul çocuğu gibi şeytanın son bir tokadına maruz kalmama neden oluyor. Komodinin üstüne şeytanın özenle dizdikleri, pencereden vuran güneş ışığının pırıltılarını yüzüme yansıtıyor. Günaha olan iştahımı bir kez daha kabartıyor. İnanın ihtiyacım yok ama bu kadar da sere serpe bırakıp şeytanın ekmeğine de yağ sürülmez ki. Benim günahım ne? Sadece çocukluğumda birkaç kez onun boyunduruğuna takılmam mı yani.

Ben mi istedim babamın sevgisizliğini üzerime giymeyi. Ben mi istedim son çocuk olmayı. Sınıfta kimse tarafından farkına varılmamak nedir bileniniz var mı? O çocuk aklımızla öğrenmiyor muyuz ki sevgi nasıl satın alınır. Babamın cebinde dursalar ne işe yarayacaklardı. Benim elime geçtiklerinde sevgiye, fark edilmeye yaradılar. Sevgi arttıkça babamın cebinde de eksilmeler arttı. Öğretmenimin bir şeylerini eksiltmesem hayat kendi rayında sessiz sedasız serüvenini yaşamaya devam edecekti.

Tövbe ettirdi hocam, babam dövdü, kömürlük cezası verdi, sanki ruhumu bunlar onaracaktı. Sevgi istiyordum yahu inanın ki çok bir şey değil. Çocuk dediğin ne ister ki ya biraz sevilmek okşanmak ya da elma şekeri.

Başka şeyler düşünmek kalbimi yatıştırdı. Duvar saatinin tik takları odanın sessizliğini sömürüyor.  Üç dört adım atmam gerekiyor. Bacaklarımda ayakta duracak derman kalmadı. Ne yapacaktım şuncacık şeyi. Mutlu olacaksın eski günlerdeki gibi başka ne istiyorsun ki, diyor yine utanmaz içerden.

Evet şimdi de pek mutlu sayılmam. O kadar çalışıyorum didiniyorum yemiyorum yediriyorum içmiyorum içiriyorum ne hanım görüyor ne çocuklar, doğruya doğru. Çocukluğumdaki senaryonun başka bir versiyonu. Sevgiye açlık benim kaderim olup çıkıyor. Derken komodinin hemen yanı başındayım işte. Elimi uzatıyor soğukkanlılıkla tüm ışıltıyı sağ elimle ceketimin iç cebine atıyorum. Oh be nihayet dünya varmış, diyor biri içerden. Kesmiyor komodinin çekmecesine uzanıyor elim. Açıyorum. İçerisinde üstündekinden daha eğlenceli neler yok ki. Tam bir kuyumcu dükkânı… Pırlanta broşlar, İnci kolyeler, tek taş yüzükler, beşi bir yerdeler, Trabzon işi bileklikler daha neler neler… Artık şeytana hayır diyemediğim gibi sevmeye başladığımı, işbirlikçim olmasından mutluluk duyduğumu hisseder gibi oluyorum. Şeytan bilir ne için yaptığımı bunu, deyip derin bir nefes alıyorum. Ne yapacağımı bilmiyorum ama sahte takıları dahi cebime atmaktan imtina etmiyorum. Baraj kapaklarımın açıldığını şeytanın sinsi sinsi güldüğünü görüyorum. İçimdeki şeytanın boğma gücüne karşı gelemediğimden ne emrederse yapmaya razı bir köşeye siniyorum.

Sakince adeta bir gölge gibi girdiğim bu evin yatak odasından tombul bir tırtıl gibi dolgun ve mutlu çıkıyorum. Tuvalete giriyorum heyecandan unuttuğum çişimi yapıyorum. Rezervuarı çekmeden önce tuvalet kapısını açıyorum ki, sesler aşağı gitsin, son dakika oradaki işimi bitirip aşağı indim imajı vermek için. Tereyağından kıl çeker gibi mutluluğu yatak odasının parlaklığından çıkarıyorum. Kapı dışında yüzüme vuran serin ve nemli havayı içime çekiyorum. Yüzüme biraz renk gelsin diye yanaklarımı çimdikliyorum. Sakince aşağı iniyorum ve yemek masasında karımın karşısındaki sandalyeye oturuyorum. Konuşulanlara pek kulak veremeden dinlemeye koyuluyorum. 


Ümit Ahmet Duman

Yorumlar


bottom of page