Öykü- Şükran Varol Kır- Ya Haplar Az Geldi Ya Da İp İnce

İkindinin hüznü, ağaçların kollarından yaprak yaprak dökülüyor. Balkonda sandalyeme kurulmuş, sigaramı tüttürüyorum. Apartmanın önüne akşam güneşiyle parıldayan bir araba yanaşıyor, kataraktlı gözlerimle dikkatlice bakıyorum. Daha önce görmedim onu buralarda. Kimin acaba? Yerimden kalkıp balkon demirinden öne eğiliyorum. Oysa birini beklemeyeli, yolunu gözlemeyeli çok uzun zaman oldu.
Arabadan birinci katta oturan bekar bankacı iniyor. Yeni araba mı almış? Beni fark edince başıyla selam veriyor. Eyvah, yakalandım. Yüzüme kondurduğum sahte gülümsemeyle elimi kaldırarak karşılık veriyorum. Arabanın sağ tarafına dolanıyor, göbeğinin altında kalan kemerini düzelterek. Yine kimin kanına girecek dur bakalım? İçerden sarışın bir kadın iniyor. Hafif etine dolgun. Parlak çantasının pahalı olduğu açık. Omzundan düşen metal askıyı düzeltiyor ikide bir. Kol kola apartmana giriyorlar. Hovarda herif.
“Hatırlıyor musun, gizlice aldığın arabayla bizim evin önünden geçtiğin günü. Annem, erkenden yorganları dışarı atmıştı. Yüzlerini söküp yıkayacaktı. Bahçeye ateş yakmış, üstüne kazan kurmuştu. Ben de kova kova su taşımıştım. Toprak yolun başında sizin araba görünmüştü. Direksiyonda senin olduğunu fark edince avuçlarım terlemeye başlamıştı. Evin önünden geçerken kornaya basmıştın. Kenarda oynayan çocuklar biraz daha sokulmuştu evlerin gölgesine. Bir tek ben anlamıştım o kornanın bana çalındığını. Sen hep böyleydin zaten. Başkaları görecek, duyacak diye ödün kopardı. Pısırığın tekiydin.”
Güneşin konumuna göre çeviriyorum sandalyemi. Balkonun ucuna yaklaşıyorum gölge vurdukça. Akşam telaşı kaldırımdaki adımları hızlandırıyor. Bir araba kırmızı ışıkta durmuyor. Ya bir çocuk çıksaydı karşısına? Sardunya saksısına gidiyor elim. Baş parmağım toprağın içine gömülüyor. Bir an saksıyı arabaya doğru fırlatmak istiyorum. Kabaran öfkem saniyeler içinde durgun bir suya dönüşüyor. Sessizce çekiyorum ellerimi topraktan.
“Sen hep böyleydin. Cesaretsiz. Bir keresinde abinle kavga etmiştiniz. Sesiniz sokağa taşmıştı. Daha doğrusu abin seni bir çuval gibi ezmişti. Arka arkaya tekmeler savurmuştu konu komşunun ortasında. Sen sadece kollarınla yüzünü kapatmış, öylece durmuştun. Oysa ondan daha yapılıydın. Gölgen bile onu yere sermeye yeterdi. Yapmamıştın. Sessizce ayağa kalkıp üstündeki tozu silkelemiştin bakışlarla birlikte, sonra da başın yerde çekip gitmiştin. Korkaksın işte!”
Beyaz eşya mağazasının önüne bir taksi yanaşıyor. Uzun boylu bir kadın çıkıyor içinden. Her adımında dizlerinin üstüne çıkıp iniyor eteği. Topukları kaldırımı dövüyor. Saçlarındaki iri dalgalar, bakan herkesi çengeline geçiriyor. Alımlı olduğu kadar özgüvenli de. Üstündeki bakışların farkında. O salınıyor, bakanlar iç geçiriyor. Kâğıt mendil satan yeniyetme çocuk bile ıslık çalıyor arkasından.
“Ah gençliğim olsa!”
“Gençliğini de gördük. Koca çınarın altında bir saat seni beklemiştim. İki adımda bir arkana baka baka gelmiştin. Hiçbir şey söylemeden öylece birbirimize bakmıştık. İlk kez o kadar yakından görmüştüm gözlerini. Bozkıra inat yemyeşillerdi. Senin bahçende çiçek açmayı ilk o zaman istemiştim. Yine hiçbir şey söylememiştin. Ellerimi tutmuştun. Sustuğun kelimeler alev olup tenime akmıştı. Bir çerçi ünlemişti uzaklardan. Sesi duyduğun an arkana bile bakmadan kaçıp gitmiştin. Ödlek olduğun ta o zamandan belliymiş. Ben anlayamamışım.”
Tıslaya tıslaya bir çöp arabası duruyor kaldırımın kenarında. Kapağı açık konteynerden boz bir kedi fırlıyor. İki işçi, metal gıcırtısıyla dört tekeri kamyona sürüklüyor. Ortalık çürük sebze ve bayat balık kokuyor bir anda. Kamyon giderken asfalta saçları yolunmuş bir bez bebek düşüyor. Temizlik işçileri dönüp almaya tenezzül etmiyor. Öylece sahipsiz, yolun ortasında kalıyor bebek. İçim acıyor.
“Şuncacık plastik bebeğe bile acıyorsun da bana gelince mi taş kesiliyorsun? Bir kedi yavrulamıştı. Meydandaki çeşmenin hemen yanında. Kahveci, yavruları birer birer alıp çöpe atmıştı. Dükkânına alışırlar da müşterileri rahatsız ederler diye. Çöpten çıkarıp eve götürmüştün hepsini. Hayvana merhamet eden insanı el üstünde tutar, demiştim o anki aklımla. Yanılmışım, hem de çok.”
Apartmanın girişinde dört numaradaki Meral Hanım görünüyor. Göz göze geliyoruz. Selam vermezsem olmaz şimdi. Elimi havaya kaldırıp “İyi günler,” diyorum. “İyi günler!” Selim Bey. İnanır mısınız bugün lafınızı ettik. Kiminle biliyor musunuz…” O esnada bir taksi yanaşıyor kaldırıma. Daattt, daatttt. Oh be! Hızır gibi yetişti. Yoksa uzattıkça uzatacaktı. İşi gücü bırakıp beni evlendirmekle bozmuş kafayı. Geçen yıl yukarı mahalleden emekli bir hanımla aramızı yapacaktı. Zorla yanına götürmeye çalışmıştı hatta. Bu hayat böyle yalnız geçmezmiş, mis gibi kadınmış. Bana gül gibi bakarmış. Hem Almanya’dan da emeklisi varmış. Başıma talih kuşu konmuşmuş. Ucuz kurtuldum elinden. Verilmiş sadakam varmış.
“Kadınlar da senin için ölüp bitiyordu sanki. Nesin sen? Bulunmaz Hint kumaşı mı? Yok efendim onu istemezmiş de yok bunun şusu varmış da… Üzümün çöpü armudun sapı… Birini bulsan koşa koşa giderdin ama seni kim ne yapsın. Kadınlar, kendilerine kedi başkasına aslan olan adamları ister. Masaya yumruğunu vuran, lafının arkasında duran erkekleri tercih eder. Böyle olmak kim sen kim?”
Durakta elinde balonlarla bir çocuk bekliyor. Bir dolmuş yanaşıyor, durur durmaz bir adam kendini dışarıya atıyor. Sonra diğerleri. Küçücük minibüse o kadar insan nasıl sığmış? Bu şoförlerin yatacak yeri yok vallahi. Çocuğun beklediği kız geliyor nihayet. Sarılıp öpüşüyorlar. Çantasında bir şey bulmaya çalışıyor çocuk. Heyecandan eli ayağına dolaşıyor. Parlak ambalajın yırtılmasıyla ufak bir kek dilimi çıkarıyor. Üzerine de mum. Eliyle ağzını kapatıyor. Çok şaşırdığı belli. Kız, gözlerini kapatıp mumu üflüyor. Eyvah, balonlar çocuğun elinden kurtulup göğe yükseliyor.
“Hatırlıyor musun? Bana aldığın ilk doğum günü hediyesini? Ne çok aradım bir bilsen, demiştin bana. Mavi bir kelebek toka. Kanatları gerçeğini aratmıyordu. Saçıma takarken kısık sesle kelebeğim olur musun, diye sormuştun. Kelebeklerin ömrü bir gün ama, demiştim. Elimi tutup kulağıma ‘Ömürlük ol istiyorum,’ demeni beklemiştim ama sen hiçbir şey dememiştin. Birlikte yaşlandığımızı bile hayal etmiştim. Daha neler neler… Değmezmişsin.”
İnsanlar, hiç durmuyor. Karınca gibiler. Bir yerden bir yere gidiyorlar. Kalabalıkta duran bir kişi var. Simitçi. Adamın ayağına bakıyorum. Biri diğerinden kısa. Her adımında sağa sola yaylanıyor. Sabahtan akşama kadar tezgâhın başında bekliyor. Ev geçindirmek zor bu devirde. Kim bilir kaç boğaza bakıyor?
“Adama bakıp üzülme hiç. Asıl marazlı sensin, ben görememişim. Ne anlarsın sen aşktan, sevgiden… Kalp yerine taş mı taşıdın yıllarca göğsünde? Anlat da dinleyelim. Başını yastığa nasıl koydun? Vicdanın rahat mı mesela? Söylesene.”
Sabah evden çıkanlar geri dönmeye başlıyor. Bir okul servisi görünüyor sokağın başında. İnen ilkokul çocuğunu apartmanın giriş kapısına kadar gözlerimle takip ediyorum. Annesi kapıda onu bekliyor. Komşularla da bir taraftan çene çalıyor. Çocuğu annesine teslim ediyorum. Çantasını annesine verip komşu çocukların arasına karışıyor. Atılan pasa karşılık veriyor. Meşin yuvarlak havada iki tur dönüyor.
Güneş gözden yitiyor. Sokak tenhalaşıyor. Yavaş yavaş dükkânlar kepenk indiriyor. Arabalar kaldırım kenarlarına park ediyor. Evlerden çatal bıçak sesleri yükseliyor. Balkonun en güzel vakti. Her akşam yaptığım şeyi hatırlıyorum. Cebimden, katlanmaktan yıpranmış mektubu çıkarıp son defa okuyorum.
“Selim,
Bu sana son mektubum. Askerliğin de bitiyor zaten. Bundan önceki mektuplarıma neden cevap vermediğini artık biliyorum. Geçen perşembe annen, baban ve abin bize geldi. Abinin elinde çiçek ve çikolata vardı. Kahveyi ablamın değil de benim yapmamı istedi annem. İstenecek kız ablam olmalıydı oysa. O an ben öldüm. Senin beni yaşatacağını sandım. Yanılmışım. Gülfem’le ben evleneceğim, diyemediğinde ikinci kez öldüm. Abin kocam olduğunda kaç kez daha öleceğim, bilmiyorum. Beni hiç mi sevmedin? Oysa bana söz vermiştin. Ömürlük, demiştik. Bana biçilen ömür buraya kadarmış. Bana bir yaşamak borçlusun.”
Gülfem, gözlerini dikmiş bana bakıyor. Susuyor sadece. Biliyorum. Zavallıyım. Ben hiç buralı olmadım, olmayacağım da. Gitmekle kalmak arası yaşadım hep. Ne yaşamayı becerebildim ne de ölmeyi. Oysa birkaç kez denedim kafamın içindeki sesini susturmayı. Ama ya haplar az geldi ya da ip ince.
Balkonun ucuna yaklaşıyorum. Kendimi boşluğa bıraksam bu defa kurtulur muyum senden Gülfem?
Şükran Varol Kır




Yarım kalmış, yaşanamamışlığın öyküsü .. Üzüldüm ben biraz😕
Hocam yüreğine, kalemine sağlık. Çok tebrikler.
Aşkını koruyamayan, korkaklığı nedeniyle sevdiği kadını kaybeden Selim’in yıllar sonra yaşadığı pişmanlık ve yalnızlığı anlatan bu öyküyü çok beğendim. Emeğine, yüreğine, kalemine sağlık. Nice öykülerini okumak dileğiyle...