Öykü- Yasemin Erdemci- Huzur Operasyonu

O gün hayatımın akışı geri dönülmez biçimde değişti.
Aralık ayının soğuk bir sabahıydı. Paltomun yakasını boğazıma kadar kaldırıp düğmelerimi iliklerken, binanın önünde birkaç saniye durdum. Batıl inançları olan biri değilimdir ama içimde sebebini açıklayamadığım bir ses, o binaya girmemem gerektiğini fısıldıyordu. Yine de pas tutmuş demir kapıyı bütün ağırlığıyla çekerek içeri girdim.
Kapı arkamdan ağır ağır kapanırken içimi açıklanamaz bir ürperti kapladı. Daha ilk adımımı atar atmaz haklı olduğumu hissettim. Gıcırdayan eski ahşap merdivenleri yavaşça çıktım. Birinci katın koridorunun sonunda ince bir ışık huzmesi vardı. Solgun ışık, duvarlara vurup eğri büğrü gölgeler düşürüyor, binaya tekinsiz bir hava katıyordu. İlerledikçe buranın uzun zamandır terk edilmiş olduğunu fark ettim. Nemden kabarmış duvarlar yer yer çatlamış, boyalar pul pul dökülmüş, rutubet kokusu her köşeye sinmişti.
Koridorun sonunda bir kapı belirdi ve içimdeki endişe bir kat daha arttı. Kapıyı sessizce iterek açtım ve içeriye girdim. Karşıma bomboş bir oda çıktı. Sadece ortada eski bir masa ve odanın uzak köşesinde tek bir sandalye duruyordu. Üstünde iri yapılı, esmer bir adam oturuyordu. İlk bakışta dikkatimi çeken ne cüssesi ne de hareketsizliği oldu; yüzündeki derin çizgiler ürkütücüydü. Kıpırdamadan bana bakıyordu.
Adam başını hafifçe kaldırdı. Göz göze geldiğimiz an nefesim kesildi. Bakışları sert ve soğuk; sanki tenime değil, zihnimin en karanlık köşelerine dokunuyordu. Üzerime görünmez bir ağırlık çöktü. Sanki karşımdaki tanımadığım biri değil, uzun zamandır beni izleyen, hakkımda her şeyi bilen biriydi.
Oda bütünüyle sessizdi. Eski binanın gıcırtıları bile kesilmişti. Zaman durmuş gibiydi; yalnızca adamın bana çevrilmiş bakışları. Dudakları yavaşça aralandı.
"Hoş geldin."
Sesi ne yüksek ne de alçaktı.
"Seni bekliyordum."
Kanım çekildi. Bir an konuşamadım. Boğazım kurumuş, dilim damağıma yapışmıştı. Zihnim, duyduklarımı anlamlandırmaya çalışıyordu. Beni bekliyormuş... Kimdi bu adam?
İçgüdülerim arkamı dönüp kaçmamı söylüyordu. Buna rağmen ayaklarım beni ona doğru götürdü. Yavaş, temkinli birkaç adım attım. Adamın yüzündeki ifade hiç değişmedi. Beni bekliyormuş gibi değil, zaten geleceğimi biliyormuş gibi bakıyordu.
"Beni... neden bekliyordunuz?" Sesim düşündüğümden daha cılız çıkmıştı.
Adam cevap vermedi. Önce uzun uzun yüzüme baktı. Sonra dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm belirdi. Bu, sıcak bir gülümseme değildi; içinde hem bilmenin verdiği bir güven hem de bir gizem vardı.
Gözleri bir anlığına parladı. İçimde açıklayamadığım bir his uyandı; sanki farkında olmadan görünmez bir çizgiyi geçmiş, artık geri dönüşü olmayan bir yere adım atmıştım. Ense kökümden başlayıp omurgama kadar yayılan soğuk ürperti, bunun sıradan bir karşılaşma olmadığını fısıldıyordu. Adam gözlerini üzerimden ayırmadan arkasına yaslandı. Odanın içine ağır bir sessizlik çöktü. Sonunda konuştu.
"Çünkü senin kaderin bugün burada değişecek."
Sözleri odanın içinde ağır ağır dolaştı.
"Sen... seçilmiş kişisin."
Göğsümün ortasına doğru bir sıcaklık yayıldı. Ardından buz gibi bir korku bütün bedenime kapladı. Parmaklarım istemsizce titredi. Ne diyeceğimi bilemedim. "Seçilmiş kişi..." Bu şaka olamazdı. Karşımdaki adamın yüzünde en küçük bir alay ifadesi bile yoktu. Gözlerindeki ciddiyet, söylediklerinin tartışmaya açık olmadığını anlatıyordu. Ne demek istiyordu? Kim tarafından seçilmiştim? Ve neden ben? Dudaklarımı araladım. Sormak istediğim onlarca soru boğazımda düğümlendi. Tek kelime edemedim. Adam bunu bekliyormuş gibi sakinliğini koruyordu.
"Yeteneklerini biliyorum." Sesi bu kez daha alçaktı. "Bu yüzden seninle çalışmak istiyorum."
Kalbim yeniden hızlandı. Onun hakkında hiçbir şey bilmiyordum. İçimdeki ses, kaç, diyordu. Ama aynı sesin altında başka bir fısıltı daha vardı: Dinle.
Farkında olmadan gözlerim odanın içinde dolaşmaya başladı. Masanın üzerindeki kâğıtların arasında dosyalar gördüm. Tozun içinde seçebildiğim şeyler bunlardı. Pencerenin arasından sızan solgun kış ışığı masanın üzerine düşüyor, havada uçuşan toz zerrelerini görünür kılıyordu. O küçük parçacıklar, sanki zamanın kendisi odanın içinde ağır ağır süzülüyormuş gibi hareket ediyordu.
Tam o sırada sandalyenin ayakları zeminde uzun bir gıcırtıyla sürtündü. Adam yavaşça ayağa kalktı. Göründüğünden daha uzundu. Geniş omuzları ışığın önünü kesince yüzünün yarısı karanlıkta kaldı. Ağır ama kendinden emin adımlarla bana doğru yürümeye başladı. Aramızdaki mesafe birkaç adım kalınca durdu.
"Seninle çalışmak istememin bir nedeni var," dedi, "Çünkü sende çoğu insanda bulunmayan bir özellik var."
Nefesimi tuttum.
"Nasıl bir özellik?"
Adam başını hafifçe eğdi. Gözlerini gözlerimden ayırmadan konuştu.
"Hayatını yaşlı hastalara adamışsın. Tıp diploman var. İnsan bedenini, hastalıkları…ölümü çoğu doktordan daha yakından tanıyorsun”
Bunları nereden biliyordu? Söyledikleri zihnimde birbirine çarpıyor, hiçbir yere oturmuyordu. Ona birkaç saniye boş boş baktım.
"Ne yapmamı istediğinizi hâlâ anlamıyorum.” Sesim bu kez daha kararlı çıkmıştı.
Adam, sanki bu soruyu bekliyormuş gibi ağır ağır başını salladı. Parmaklarını masanın üzerinde tıklattı. Eski ahşabın çıkardığı tok ses, odanın sessizliğinde yankılandı.
"Yaşlılara üzülüyorsun," dedi, "özellikle de çaresiz olanlara. Onların acısını kendi acın gibi hissediyorsun.
Gözlerimin önüne hastanenin yoğun bakım koridoru geldi. Antiseptik kokusu, monitörlerin aralıksız "bip" sesleri, floresan lambalarının insanın içine işleyen beyaz ışığı. Solunum cihazlarına bağlı, gözleri tavana sabitlenmiş yaşlılar. Ellerini tuttuğum ama iyileştiremediğim hastalar. Bazılarının sessizce ağlayan çocukları, bazılarının günlerdir başucundan ayrılmayan eşleri...
Başımı kaldırıp adama baktım.
"...Bunu nereden biliyorsunuz?"
Adamın dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi.
"Biz görürüz."
Sesinde en ufak bir övünme yoktu; sanki herkesin bildiği basit bir gerçeği söylüyordu.
"Bu dünyada hiçbir insan sandığı kadar özgür değildir. Her hareketiniz, her kararınız, her pişmanlığınız bir iz bırakır. Bazıları bunu kameralarla izler." Kısa bir duraksadı.
"Biz ise zihinlerle."
Gözlerini kapattı. Derin bir nefes aldı.
"Psişik yeteneklerim var. İnsanların yalnızca düşüncelerini değil, duygularını da hissedebiliyorum. Bir hasta odasından çıkıp koridorda tek başına ağladığın günü de biliyorum. Yaşlı bir kadının elini son kez bıraktığında içinde yükselen suçluluk duygusunu da."
Kalbim hopladı. O anı… Kimse bilmiyordu. Koridorun sonunda, kimsenin görmediğini sanarak duvara yaslanıp ağlamıştım. Bir adım geriledim.
"Bu... mümkün değil."
Adam cevap vermedi. Sadece eliyle beni yanına çağırdı.
"Gel."
İstemeden de olsa dediğini yaptım. Masaya yaklaştığımda adam önündeki büyük kahverengi dosyayı açtı. İçinden onlarca fotoğraf çıkardı. Fotoğrafları masanın üzerine tek tek yaymaya başladı. İlk fotoğrafta ben vardım. Seksen yaşlarında bir adamın elini tutuyordum. Yaşlı adamın gözleri kapalıydı; yüzünde derin bir yorgunluk vardı.
İkinci fotoğrafta, kemoterapi gören yaşlı bir kadının battaniyesini düzeltiyordum.
Üçüncü karede, tekerlekli sandalyedeki bir hastaya su içiriyordum. Sonrakiler...
Bazılarında yüzüm görünmüyordu; yalnızca omzumu ya da profilimi seçebiliyordum. Bazıları ise uzaktan çekilmişti. Hastane bahçesi... Palyatif bakım servisi... Yoğun bakım koridoru...Hepsinde bendim.
"Bu fotoğrafları kim çekti?"
Adam sessiz kaldı.
"Siz... kimsiniz?" dedim bu kez daha sert bir sesle, "Benden ne istiyorsunuz?"
Adam iki elini masaya koydu.
"Bütün bu insanları gördün," dedi, "acılarının nasıl uzayıp gittiğini de."
Başını hafifçe eğdi.
"Senin yardımınla, bu insanlar istedikleri anda bu hayata huzur içinde veda edebilecek."
Ne dediğini anlamam birkaç saniye sürdü.
"Ne?"
"Onları özgür bırakacaksın."
Boğazım düğümlendi.
"Yani..."
Adamın yüzünde en ufak bir tereddüt yoktu.
"Evet."
Bir sessizlik oldu.
"Onların acısını sonlandırmanı istiyorum."
Sanki odadaki hava bir anda çekildi.
Bir adım geri attım.
"Delirmişsiniz siz!" diye bağırdım, "Benden cinayet işlememi istiyorsunuz!"
Adam sesimi hiç duymamış gibi sakindi.
"Cinayet mi?" diye mırıldandı, "Hayır."
Başını iki yana salladı.
"Acı çeken, artık yaşamak istemeyen insanlara merhamet göstermenizi istiyorum. Makinelere bağlı, nefes almak için bile başkalarına muhtaç insanların huzur bulmasını sağlayacaksın."
"Bu merhamet değil!"
Sesim odada yankılandı.
"Bu cinayet!"
Adam gözlerini hiç kırpmadan bana baktı.
"İnsanlar bazen ölmekten değil," dedi alçak bir sesle, "ölmelerine izin verilmeyeceğinden korkarlar."
Bir an bunun hastane yönetiminin hazırladığı tuhaf bir etik sınavı olduğunu düşündüm. Belki gizli kameralar vardı. Belki psikolojik dayanıklılığımı ölçüyorlardı. Belki birazdan biri içeri girip bunun deney olduğunu söyleyecektiler. Tam bu düşünceye tutunmaya çalışırken adam yeniden konuştu.
"Elbette..." dedi, "şu anda söylediklerim sana korkunç geliyor. Buna şaşırmıyorum."
Kısa bir sessizlik oldu. Gözlerini üzerimden ayırmadan devam etti.
"Ama şunu bilmeni isterim. Ölmek için servetini vermeye hazır insanlar var. Yaşlı, acı çeken, her gün biraz daha eriyen insanlar... Çocukları onları yaşatmaya çalışıyor; onlar ise her sabah uyanmamak için dua ediyor."
Sözleri odanın içinde ağır ağır dolaşıyordu.
"Sen bunu yalnızca merhamet için yapmayacaksın."
Parmaklarıyla masaya hafifçe vurdu.
"Her bir huzurlu veda karşılığında yüz bin dolar alacaksın."
Bir an ne söylediğini anlayamadım.
"Ne kadar?"
"Yüz bin dolar."
Boğazımdan istemsiz bir kahkaha çıktı. Sinirden doğan bir kahkaha...
"Bu," dedim başımı sallayarak, "bu düpedüz delilik."
Sandalyeyi sertçe geriye ittim.
"Ben gidiyorum."
Adam yerinden kıpırdamadı.
"Burada bir saniye daha kalmayacağım."
Kapıya yöneldim.
Tam kapı kolunu tutacakken arkamdan sakin sesini duydum.
"Hesabına yüz bin dolar yatırıldı."
Olduğum yerde kaldım.
Yavaşça başımı çevirdim.
"Ne... ne dediniz?"
"Düşünmen için."
Yüzünde yine o anlaşılmaz tebessüm vardı.
"Gece yarısına kadar süren var. Eğer o saate kadar geri dönmezsen para hesabından düşecek. Bir daha da seni aramayacağız."
Onunla daha fazla konuşmadım. Kapıyı öyle sert açtım ki menteşeler acıyla inledi. Koridora çıktığım anda koşmaya başladım. Dar koridor önümde uzayıp gidiyordu. Rutubet kokusu ciğerlerimi yakıyor, ayaklarım çürümüş tahtalara her bastığımda bina sarsılıyormuş gibi hissediyordum. Merdivenlere ulaştığımda sendeledim. Korkuluğa tutunarak kendimi aşağı attım. Sonunda ağır demir kapıya ulaştım. İki elimle bütün gücümle ittim. Kapı homurdanarak açıldı. Soğuk hava yüzüme çarptı.
Dışarı çıkar çıkmaz dizlerimin bağı çözüldü. Ellerimi dizlerime dayayıp öne eğildim. Nefes nefese kalmıştım. Ciğerlerim sanki ilk kez hava görüyordu. Bir süre yalnızca nefes almaya çalıştım. Sonra başımı kaldırdım. Cadde her zamanki gibiydi. İnsanlar işe yetişme telaşıyla yürüyor, bir kadın köpeğini gezdiriyor, karşı kaldırımdaki büfeden kahve alanlar sohbet ediyordu. Kimsenin yüzünde en ufak bir tuhaflık yoktu. Az önce yaşadığım şey bu dünyanın içinde olmuş olamazdı. İki elimle yüzümü avuçladım.
"Ne oluyor bana?" diye fısıldadım.
Bu gerçek miydi? Yoksa dün gece içtiğim alkolün etkisi hâlâ geçmemiş miydi? Birileri benimle oyun mu oynuyordu? Aklıma ilk gelen isim Dr. Ying oldu. İçimdeki öfke yeniden kabardı.
Yaşlı Hasta Bakımı Bölümünün şefi pozisyonu için ikimiz de aday gösterilmiştik. Ying mükemmel bir hekimdi ama insan hayatına muhasebeci gibi bakıyordu. Ona göre hastane, önce gelir elde etmeliydi. Terminal dönemdeki yaşlı hastaların mümkün olduğunca uzun süre yoğun bakımda tutulmasını, daha pahalı girişimsel işlemlere yönelinmesini savunuyordu. Ben her toplantıda buna karşı çıkıyordum.
"İnsanları yaşatmak başka şey, acılarını uzatmak başka."
Bunu defalarca söylemiştim. O ise yalnızca gülümsüyordu. Hastane ciddi bir mali krizin içindeydi. Yönetim kurulunun, gelir getirecek her öneriye sıcak baktığını biliyordum. Ying'in önü açıktı.
Acaba… Bütün bunlar onun hazırladığı sapkın bir psikolojik oyun muydu? Hesabıma gerçekten para yatırılmış olabilir miydi? Bu düşünceyle elim cebime gitti. Telefonumu çıkaracak cesareti bulamadım. Çünkü ya gerçekten yatırıldıysa?
Aslında her şey bir yıl önce başlamıştı. Beth...Eşim. Hayatımın neşesi, anlamı. Bir yıl önce, uzun süredir geçmeyen öksürük yüzünden hastaneye gitmişti. Başlangıçta sıradan bir enfeksiyon sandık. Sonra akciğer filmi çekildi. Ardından bilgisayarlı tomografi istendi. Sonra PET. MR. Biyopsi.
Her yeni tetkik, umudumuzdan küçük bir parçayı daha alıp götürdü. Sonunda göğüs hastalıkları uzmanı bizi odasına çağırdı. Dördüncü evreymiş. Akciğer…Metastaz yapmış. O gün hayatımız ikiye ayrıldı: Kanserden öncesi ve sonrası.
İlk aylarda umutluyduk. Kemoterapi başladı. Saçları dökülürken birlikte kahkaha atıyorduk. Peruğunu seçerken birbirimize şaka yapıyorduk. Ben güçlü görünmeye çalışıyordum. O da benim güçlü olduğuma inanıyormuş gibi davranıyordu. Ama ikimiz de gerçeği biliyorduk. Kemoterapi bir süre sonra etkisini kaybetti. Her kontrolde yeni bir leke çıkıyordu. Yeni bir yayılım. Doktorlarımız sonunda son seçeneği önerdiler. Kişiye özel geliştirilen akıllı ilaçlar… Beth'in genetik profiline göre özel hazırlanacak tedavi.
Başarı şansı yüksekti. Tek sorun vardı. Sigorta hiçbirini karşılamıyordu. İlk kürün maliyeti yüz bin dolardı. Evimizi ipotek ettirdim. Emeklilik fonumuzu bozdurdum. Yıllardır biriktirdiğimiz her şeyi sattım. İlk tedaviyi yaptırabildik. Ve mucize gerçekleşti. Tümör küçülmeye başladı. Aylar sonra ilk kez Beth'in yüzü gülüyordu. Ama o mutluluk kısa sürdü.İkinci kür için yine aynı miktar gerekiyordu. Artık satacak hiçbir şeyimiz kalmamıştı. Beth her gün bana soruyordu.
"Parayı ayarlayabildin mi?"
Ben ise gözlerinin içine bakarak yalan söylüyordum.
"Evet."
"Hiç merak etme."
"Her şey hazır."
O yalanı her söylediğimde içimde bir şey daha ölüyordu. Kapısını çalmadığım banka, aramadığım arkadaş, yardım istemediğim vakıf kalmamıştı. Bu kadar çok para kimsede yoktu.
Dün gece...Hayatımın en karanlık gecesiydi. Saatlerce içtim. Beth yatak odasında yatarken salonda tek başıma oturuyordum. Kendimden nefret ediyordum. Onu kurtaramayacaktım. Buna gücüm yetmeyecekti. Bir ara korkunç bir düşünce geçti aklımdan. Acaba...ikimizin de acısını şimdi bitirsem. Beth'in daha fazla acı çekmesine izin vermesem. Düşünce geldiği kadar hızlı geçti gitti. Dehşet içinde ayağa kalktım. Tam o sırada kapı çaldı. Kapıyı açtığımda kimse yoktu. Eşiğin önünde koyu bordo kurdelelerle süslenmiş şık bir sepet duruyordu. İçinde en sevdiğim Fransız şarabı vardı. Yanında krem renkli, kalın bir zarf… Üzerinde yalnızca adım yazıyordu. Zarfı açtım.
"Yüz bin dolar kazanmak istiyorsan, yarın sabah saat sekizde aşağıdaki adrese gel," yazıyordu. Kalbim hızla çarpmaya başlamıştı. İlk kez haftalardır içimde küçücük de olsa bir umut kıpırdamıştı. Sonra mantığım devreye girdi.
Yüz bin dolar...Kimse kimseye böyle bir para vermezdi. Üstelik mektupta özellikle "kazanmak" kelimesi kullanılmıştı. Demek ki bunun bir bedeli vardı. Asıl soru şuydu: Benden tam olarak ne yapmamı istenecekti?
Eve doğru yürürken ayaklarım kaldırıma basıyordu ama zihnen hâlâ o odadaydım. Gitmemeliydim. Bunu biliyordum. Ama yine de gittim. Çünkü insan, umutsuz kaldığında en saçma ihtimali bile ciddiye alıyor. Aslında o sabah beni o adrese götüren şey merak değildi. Çaresizlikti. Kimdi benim yüz bin dolara ihtiyacım olduğunu bilen.
Kırk yıl düşünsem, bir sabah eski bir binaya çağrılıp bana her ölüm karşılığında yüz bin dolar teklif edileceğini hayal edemezdim. Aklımdan ihtimaller geçmeye başladı. Gizli bir tarikat mıydılar? İnsan ticareti yapan bir örgüt mü? İstihbarat? Polis? Yoksa Dr. Ying'in hazırladığı akıl almaz bir tuzak mı? Belki de gizli kameralar vardı. Belki şu anda bir televizyon programı için beni izliyorlardı. Belki de… Birden durdum. Adamın son söylediği cümle zihnimde yankılandı.
"Hesabına yüz bin dolar yatırıldı."
İmkânsız. Telefonumu cebimden çıkardım. Ekranı açarken parmaklarım titriyordu.
Bankacılık uygulamasına girdim. Birkaç saniye boyunca ekrana boş gözlerle baktım. Sonra rakamı gördüm.
+100.000 USD
Nefesim kesildi. Telefon elimden düşecek gibi oldu. Defalarca gözlerimi kırpıştırdım.
Yüz bin dolar… Gerçekti. O an aklımda sadece Beth kaldı. İkinci tedavi. Yaşama ihtimali. Beth'in yeniden gülümsemesi. Belki birkaç yıl daha… Belki on yıl… Belki tamamen iyileşmesi.
Vicdanım ile sevgim arasında bir savaş başladı. Mantığım “hayır diyordu.”
Kalbim ise tek bir cümle söylüyordu. Beth'i kurtar. Ne kadar sürdü bilmiyorum. Birkaç saniye, belki birkaç dakika… Sonunda koşmaya başladım. Eski binanın önüne geldiğimde nefes nefeseydim. Merdivenleri koşarak çıktım. Odaya daldığımda adam hâlâ aynı yerdeydi. Beni bekliyordu. Başını hafifçe kaldırdı.
"Geri geleceğini biliyordum."
Sözlerinde en ufak bir şaşkınlık yoktu. Sanki kararı ben vermemiştim.
"Kabul ediyorum. Ne yapmam gerekiyor?" Duraksadım.
"Ayrıca... bunun sonunda yakalanma ihtimalim nedir?"
"Bu iyi."
Ayağa kalktı. Yavaş adımlarla yanıma geldi.
"Korkan insanlar hata yapmaz." Omzuma hafifçe dokundu.
"Soğukkanlı ol. Seni koruyacağım."
"Nasıl?"
"Bunu bilmen gerekmiyor."
Gözlerini gözlerime dikti.
"Sen yalnızca görevine odaklan."
Midem bulanıyordu. Yaptığım şeyin adı ne olursa olsun artık geri dönüşü olmayan bir yola girdiğimi hissediyordum. Adam masaya döndü. Masadan siyah deri kaplı bir dosyayı önüme bıraktı.
"İlk ders."
Ellerim titreyerek kapağını açtım. İçinde ilaç isimleri, doz tabloları, tıbbi protokoller ve ayrıntılı hasta kayıtları vardı. Sayfaları çevirdikçe amatörce hazırlanmış belgeler olmadığını anladım. Her şey kusursuzdu. Bilimsel makalelerden alınmış referanslar… Farmakolojik hesaplamalar… Hasta güvenliği protokolleri… Bunları ancak deneyimli bir palyatif bakım uzmanı hazırlayabilirdi. Adam konuşmaya başladı.
"Terminal sedasyon..."
Sayfadaki satırı parmağıyla gösterdi.
"Halk arasında yanlış bilinir. Ama tıpta yıllardır uygulanan etik bir yöntemdir."
Başımı kaldırıp ona baktım.
"Farkı biliyorum."
Gerçekten biliyordum. Palyatif sedasyon, bazı terminal hastalarda dayanılmaz ağrıyı azaltmak amacıyla uygulanıyordu. Amaç öldürmek değildi. Acıyı dindirmekti. Adam bunu biliyordu.
"Ben senden hastaları öldürmeni istemiyorum."
Sesinde yine o sakin ton vardı.
"Ben senden, ölümü zaten başlamış olan insanların acısını bitirmeni istiyorum."
En ürkütücü olan ise şuydu: Planın büyük bölümü, hastanede zaten uygulanan yasal prosedürlerin içine ustalıkla gizlenmişti. Terminal sedasyon kararı çoğu zaman benim ve Dr. Ying gibi kıdemli uzmanların görüşüne dayanıyordu. Doğru hasta seçildiğinde şüphe oluşturması son derece düşük ihtimaldi.
Sayfaları kapattım. Beth'in yüzü gözlerimin önüne geldi. Artık polis korkusu umurumda değildi. Dün gece kendini öldürmeyi düşünen bir adam için hapis, ölümden daha korkutucu değildi. Eğer Beth yaşayacaksa… Her şeyi göze alabilirdim.
Adam yeniden konuştu.
"Çalışma kurallarımız var."
Masaya yeni bir dosya bıraktı.
"Hedefler farklı şehirlerde olacak."
Dosyanın içinde onlarca isim vardı.
Bazıları hastanelerdeydi. Bazıları huzurevlerinde. Bazıları evlerinde yaşam destek cihazlarına bağlıydı.
"Hastanendeki vakaları sen belirleyeceksin."
Parmağıyla listedeki diğer isimleri gösterdi.
"Diğerlerini ben sağlayacağım."
"Ne sıklıkla?"
"Çok seyrek."
Cevabı hiç düşünmeden verdi.
"Dikkat çekmeyeceğiz."
Masanın üzerindeki takvimi çevirdi.
"En fazla ayda bir."
Sonra bana baktı.
"Kendi hastanende ise altı ayda birden fazla olmayacak."
Her ayrıntıyı hesaplamıştı. Sanki bunu yıllardır yapıyordu. Son olarak kalın, kırmızı bir dosya çıkardı. Dosyanın kapağında tek bir sayı yazıyordu:001
"İlk kişi."
Dosyayı açtım: Seksen dokuz yaşında, metastatik pankreas kanseri olan yaşlı bir adamın fotoğrafı. Dosyanın içinde yaşam öyküsü, tıbbi kayıtları, ailesinin ifadeleri, psikolojik değerlendirmeleri.
Adam sandalyesine yeniden oturdu.
"Şimdi dikkatle dinle."
Loş odanın içinde yalnızca sesi vardı.
"İlk huzur operasyonunun her ayrıntısı burada."
Dosyayı alırken bunun yalnızca bir görev olmadığının bilincindeydim. O anda önümde duran sayfalar, geri dönüşü olmayan bir kapının anahtarıydı. Bir kez çevirdiğimde artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Yasemin Erdemci




Yorumlar