Nursel Güler Yazdı- Retorik

Güzel ifadeler kullanarak etkileyici olmak ve bu şekilde okuyucularında olumlu bir izlenim bırakmak edebiyatla ilgilenen pek çok kişinin arayışlarından birisi olabilir. Eserinde duygu ve düşüncelerini bir çerçeveyle, sanatsal olarak sunan kişilerin hedefi temel düzlemde iletilerini doğru bir şekilde aktarabilmek, öyle de anlaşılmasını sağlamaktır. Ancak bu işlevselliğin gerçekleştirilirken okuyucuyu da içine alacak şekilde genişletilmesi beklenir. Yani okuyucunun okuduğu metinden sıkılmaması, elindeki metni bırakmaması, bir defa başladıktan sonra okumaya devam etmesi ve bu eylemler sırasında üzülerek, sevinerek, mutlu olarak, hayal kırıklığına uğrayarak vb. metinle ilişki kurması gerekir. Çünkü edebi metinler birliktelik ve yakınlık yaratmak isterler.
Yazarın yazma ediminde tüm bunlar olup biterken etik sorumluluklar gereği sorulması olası sorulardan bazıları ise şunlardır: “Metin, faydalı mı?”, “Sanatsal değeri yüksek bir edebi eser, bireysel ve/veya toplumsal konulara duyarsız kalabilir mi?”, “Mevcut olan ile iyi olan örtüşmekte midir?”
Etkileyici olmak, okur üzerinde bir iz bırakmak elbette önemlidir. Bunun için retoriğin bütün imkânlarından yararlanılır. Ama “doğru söz” nedir?
Retoriğin ne olduğu, özellikleri hakkında bilgi veren Aristoteles konuşma yoluyla üretilen inandırma yöntemlerini açıklarken bunların üç farklı türden olduğuna değinir: “Birincisi hatibin karakterine, ikincisi sözlerin dinleyicilerde uyandırdığı duygulara, sonuncusu da konuşma içindeki ‘gerçek’ ya da ‘gerçeğe benzer’ inandırma yollarına dayanır” (Aristoteles, 2026: 8).

Edebi açıdan düşünüldüğünde, hatip kimdir? Eserin oluşturucusuna mı, yoksa eser kişisine mi “hatip” demeliyiz? Kurgusal anlatıların olduğu yerlerde eser kişilerinin konuşmaları görülür ve bu kişiler aslında sanatçı tarafından üretilen söylemleri ortaya koyan, bu yolla “konuşan” kişilerdir. Yani sanatçı kişileri “konuşturur”, bu şekilde bazı iletileri okurlarına ulaştırmak ister.
Konuşulanlar, söylenenler, bu şekilde anlatma yoluyla eserin okuyucularına ulaşır. Eserde bulunan karakterler kişiye inandırıcı, etkileyici, cazip gelebilir; tam aksine kişi onları etkisiz vb. de bulabilir. Ancak gerçek olan bir şey vardır ki, o da kişilerin bir hatip gibi görülebildikleri ve aynı zamanda bu hatiplikle bir karakter de kazandıklarıdır. Bu da bize “iyi veya kötü” bir şey söyler.
Hatibin -burada karakterlerin- metni okuyan kişilerde bir duygu uyandırması da yine yapılan konuşmaların yeterli etkiyi yaratıp yaratmadığıyla ilgilidir. Metin okuyucularda ilgi uyandırdığı ve bu ilgiyi devam ettirdiği sürece bir başarıdan söz edilebilir. Ancak “gerçek” veya “gerçeğe benzerlik” olmadığı takdirde bu etki sınırlı kalır.
Edebi eser, gerçek gibi yaparak “gerçeğe benzerlik” üretir. Eğer okuyucu kendisini yeterince gerçek olmayan bir evrende hissederse okuma ediminden uzaklaşabilir.
Peki, her şeyin yerli yerinde olduğu bir yapıttan alınan sonuç nedir? Başarılı bir konuşmadan alınan sonuçla, bu başarılı konuşmanın yer aldığı bir metinden alınan sonuç birbirine hiç de uzak değildir.
Retorik, ikna etmeyi başarır.
Öyleyse bu adımda sorulan soru okuyucunun ne için ikna edildiğidir. Bu, araştırmacıları yine eserin felsefi ve etik sorunlarına doğru yönlendirir. “Olaylardan sonra ‘kazanan’ kimdir?” sorusu yönelişin sonuçlarını da belirler niteliktedir.
Edebiyatın farklı türlerinde retoriğin kullanılması ortak olmakla birlikte türe has özellikler de bazen ön plana çıkabilir. Bir öykünün inşasıyla bir şiirin inşası kuşkusuz birbirinden farklıdır, ama her iki türde de hitap edilen bir kesim olduğu düşünüldüğünde ve sanatın söz söyleme üzerine kurulu bir sanat olduğu anlaşıldığında retoriğin etkisi sorgulanır. Sözün ne olduğu, nasıl söylendiği, kimin tarafından söylendiği, inandırıcı olup olmadığı, nasıl bir etki yarattığı, gerçekleri veya gerçeğe benzer şeyleri dile getirip getirmediği tartışma konusudur.
Bir şiirin yarattığı etkiyle bir öykünün izlenimleri okuyucunun zihninde “bir açıklama”, “bir duygu”, “bir tavır tasavvuru” olarak netleşir. Okuyucu “ne” sorusuyla birlikte “nasıl”, “neden” gibi soruları da sorar. Etkili söz, yalnızca biçimsel değildir, aynı zamanda yoğun bir içerikle ilgilidir.
İçeriğin nasıl kurgulandığı, bu kurguda nelerin aktarıldığı, aktarılan şeylerin katkısı neredeyse metinlerin tamamında okuyucular ve araştırmacılar tarafından sorulur, tartışılır.
Yazar, okuyucuyu ikna etmek istiyordur. Ama hangi konuda?
İkna edilen kitle, ne ile karşı karşıya olduğunun farkında mı? Metin, kişileri neye veya nelere inanmaya çağırıyor?
Aristoteles, insanların sadece gerçekleşen ya da gerçekleşmesi mümkün olan şeylere inanmaya yatkın olduğunu vurgular (Aristoteles, 2026: 154). Bir eserin temel niteliklerinden birisi okuyucuları inandırmaya çalışmakla ilgili ise bu durumda öncelikle olaylar arasından hangi olayların seçildiğine ve bunların nasıl birer “gerçek” olarak sunulduklarına odaklanılır.
Okuyucu, gerçek veya en azından gerçeğe benzer bir şeyle karşılaştığında metinle daha yoğun bir ilişki içerisine girebilir ya da tam tersine yaşanan şeylerin inandırıcılığından kuşkulanmak okuyucuları metinden uzaklaştırabilir.
Önerilen gerçeklik nedir? Okurun temelde yüz yüze geldiği soru budur.
Gerçeğin ne olduğunu “bilen” okur, artık bu gerçekliğe katılıp katılmamakta özgürdür. Ancak metinlerin yönlendirmeleri hep bu katılımı teşvik etmek yönündedir. Bu durumda, metne bağlı kalan okuyucuların metinle kurdukları ilişki ne kadar derin olursa metni kabul etme ve özümseme oranları da o kadar yüksek olur.
Yazar ne istiyor? Karakterler yazarın isteklerine nasıl tepki verdi? Okuyucu, yazar ve karakterler arasında kurulan bu dengeyi fark etti mi ve bu denge hakkında ne düşünüyor?
Yazarın ne istediği sorusu, eserin genel politikasını belirleyen bir sorudur. Yazarın istekleri doğrultusunda karakterler hareket eder, bazen tepkisiz kalır, konuşur veya susar. Burada birden fazla karakter olduğu, bu karakterlerin her birinin de bir fikir taşıyıcısı oldukları düşünülülebilir. Karakterlerin tek tek davranışları vardır. Bununla birlikte genel olarak oluşturulan yapıya da toplu olarak katkıda bulunan karakterler, kurulan bütünün ayrılmaz parçasıdırlar.

Yazarın görüşleri, karakterler aracılığıyla doğrulanır.
Okuyuculara düşen görev, iletilerin söylemek istedikleri şeyleri anlamak ve bunlara katılmak ya da bunları reddetmektir.
Okuyucular basit kabulleniciler değillerdir.
Okuduklarını bir süzgeçten geçirerek değerlendiren okurun bazen yazar ve karakterlerle ortak bir paydada buluştuğu bilinir. Okur, kimi durumlarda -pasif olmadığından- kendisine kadar ulaşan iletileri onaylamayabilir. Yazarın başarısının tartışmaya açılabileceği durumlardır bunlar. Bir yazarın okuyucuların tamamını ikna etmesi de zor, hatta mümkün değildir.
Bir okuyucu metnin içine ne kadar çok girerse, o kişinin metinle ilişkisi de o kadar artar. Yazar açısından gerçeklik algısının güçlendirilmesi gerekir.
“Peki, hangi gerçek?” sorusu sık sık sorulur.
Olaylar olduğu gibi olayların yorumları da vardır.
Retorik okurları ikna edip kendi içine doğru çekerken, hatip/yazar da bir gerçekliği aktarmış olur. İkna olunan şey, gerçekliğin bir türüdür.
Artık vurgulanmak istenen ana noktaya da varıldı. Bir kişi çok iyi bir konuşmacı olabilir. Aynı kişi çok iyi metinler yazabilir. Bu kişinin oluşturduğu edebi eser çok sayıda kişiye ulaşabilir. Metinle karşılaşan her bir kişi, kendisinin de diğer okurlarla birlikte gerçekliğin bir türüne ikna edilmek istendiğini bilecektir. Yani yazarın işi sanıldığı kadar kolay bir iş değildir.
Okur daima uyanık olmak ihtiyacını hissedebilir.
Bir metin ne söylüyor? Okur, söylenen şeyin gerçekliğine veya gerçeğe benzer oluşuna inandı mı?
Okurla metin arasında kurulan köprü yazarı unutturmayacak ve zaman zaman kimin ne dediği, kimin nereye davet edildiği tartışılacaktır.
Kaynakça
Aristoteles (2026), Retorik, (XIV. Basım), (A. Çokona, Çev.), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul.
Nursel Güler




Yorumlar