top of page

Mustafa Bostan- Yaratıcı Öykü Okumaları 13- Tahsin Yücel’in “Yürümek” Öyküsü

Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
İshakEdebiyat
6 saat önce
4 dakikada okunur

Tahsin Yücel ile ilk olarak çevirmen olarak karşılaşmış, biyografisinin de “Elbistan’da doğdu” şeklinde başlayan o ilk cümlesini okuduğumda da oldukça şaşırmıştım. Daha sonra romanları ve öyküleriyle tanışmış ve özellikle öykülerinde doğduğu yeri bir edebiyat mekânına dönüştürmesine hayran kalmıştım. Uzun zamandır da bir Elbistanlı olarak, Tahsin Yücel’in Elbistan’da geçen bir öyküsünü derin okumaya tabi tutarak yazmak istemişimdir. Şimdi zamanı geldi ve “Yürümek” öyküsü seçildi.

Tahsin Yücel’in “Yürümek” öyküsü aslında bir aşk öyküsüdür. Kâtiba’nın Zöhre Bacı’ya duyduğu aşk. Bu aşk yıllarca sürer ve Kâtiba aşkı için gençliğinden yaşlılığına kadar sürekli yürür. Kâtiba (Kâtip Ağa) Zöhre Bacı’ya yürür ancak bu yürümek bir yerden başka bir yere varmaktan çok daha fazlasıdır. Zöhre Bacı başka biriyle evlenir, çocukları olur ve aradan yıllar geçer, eşi ölür. Tüm bu süre boyunca Kâtiba ona duyduğu ya da duyduğunu hissettiği duyguları yitirmez. Kâtiba da başka biriyle evlenir, çocukları olur, Adana’ya taşınır ve uzun süre orada yaşar, sonra Elbistan’a döner. Birbirinden uzak iki farklı hayat bu iki insanın arasındaki mesafeyi bir anda fiziksel olarak kaldırır ve ikisi de Elbistan’dadır. Ancak geçmişte yaşanmamış/yaşanamamış olan hayatın ağırlığı her ikisini de etkiler.

Kâtiba belki Zöhre Bacı’ya rastlarım diye Elbistan sokaklarında yürümeye başlar. Onun bu yürüyüşü başlangıçta bir kadına ulaşma çabasıydı ama zamanla yaşanamamış bir aşkı, geçmişi ve hayatında eksik kalan her şeyi taşıma biçimine dönüşür. Kâtiba’nın yürüyüşü zamanla bir alışkanlığa dönüşür. Bu alışkanlık zamanla bir bekleyişe evrilir. Bekleyiş ise hayatın kendisi olur. Elbistan halkı Kâtiba’nın bu yürüyüşünü çok yadırgar, kimse anlam veremez ona. Ama kimsenin anlam veremediği bu yürüyüş Kâtiba’nın hayatının tek anlamına dönüşmüştür.

Tahsin Yücel öykü evrenini bilenler bilir. Hemen her öyküde bir de Memedali vardır. Memedali olayların her daim gözlemcisidir. “Yürümek” öyküsü de Memedali’nin bir gözlemiyle başlar: “Bu havada yürümezdi.” Burada hava yalnızca meteorolojik bir durum değildir. Sanki Elbistan’ın veya dünyanın yürümeye elverişli olup olmadığı sorgulanmaktadır. Oysa Kâtiba için havanın, yolun, mesafenin, zamanın bir önemi yoktur. O ne olursa olsun yürür. Cahan kıyılarında, Köprübaşı’nda, Ötegeçe’nin dar sokaklarında… Mekân değişebilir, zaman değişebilir, insanlar değişebilir ama yürüyüş bitemez. Bu nedenle öyküde asıl sabit kalan şey insan değil, harekettir.

Tahsin Yücel öyküsünü büyük bir çelişki üzerine kurmuştur. Öykü başından sonuna kadar bir hareketi anlatır. Kâtiba sürekli hareket halindedir ama hayatında hiçbir yere varamaz. Çünkü onun yürüyüşünün hedefi aslında Zöhre Bacı’dır. Zöhre Bacı ise onun için yalnızca sevilen bir kadın değildir. Bir çeşit sabit noktadır.

Kâtiba’nın hayatındaki bütün yollar, sonunda Zöhre Bacı’nın bulunduğu yere bağlanır. Bundan dolayı Kâtiba’nın yürüyüşü dışarıdan bakıldığında amaçsızdır, içeriden bakıldığında ise son derece amaçlıdır. İnsanlar sürekli“Kime doğru, neye doğru yürüyordu?” diye sorar. Aslında Kâtiba Zöhre Bacı’ya değil, hayatının eksik kalan tarafına yürür.

Öyküde ayna önemli bir noktadadır. Kâtîba dükkâna gelir, Zöhre Bacı’ya bakarken cebinden aynasını çıkarır. “taraklar, aynalar, tokalar, kremler, çakılar, çakmaklar, çekecekler, tespihler, sigara tabakaları, cep fenerleri” bir anda sıradan dükkân eşyaları olmaktan çıkar. Bu eşyalar Kâtiba’nın Zöhre Bacı’nın karşısında nasıl görünmek istediğini gösterir. Burada asıl önemli olan, aynanın yalnızca Kâtiba’nın yüzünü göstermemesidir. Ayna onun kendisini Zöhre Bacı’nın bakışında kurma çabasını da gösterir. “Ben varım” der. Zöhre Bacı’nın “Yok mu sandın?” sözüyle Kâtiba’nın “Ben iyice varım artık!” demek istemesi arasında çok ince bir karşılaşma vardır. Buradaki mesele aşkın ilanından çok, varlığın karşılıklı olarak tanınmasıdır. Zöhre Bacı’nın davranışları da bu yüzden önemlidir. Gülümser, susar, aynaya bakar, tarak gösterir, krem gösterir. Kâtiba ayna gösterir, Zöhre Bacı da ayna gösterir. Kâtiba tarak gösterir, Zöhre Bacı da tarak gösterir. Bir bakıma ikisi birbirlerinin hareketlerini tekrar eder. Bu tekrarlar hiçbir zaman tam bir birleşmeye dönüşmez. Aralarında hep küçük bir mesafe kalır. Öykünün hüznü de bu mesafeden doğar.

Zöhre Bacı’nın evlenmesi Kâtiba’nın hayatında önemli bir kırılma yaşatır ancak bu kırılma onda yürümeyi bıraktırmaz. Yürüyüşü artık daha bir anlam kazanır. Onun için artık yürümek kavuşmanın değil kavuşamamamın hareketidir. Kâtiba Zöhre Bacı’nın evine kadar yürür ancak kapıdan asla içeri giremez. Burada kapı bir sınır simgesidir.

Öykünün sonlarına doğru Kâtiba iyice yaşlanır ama yürümeyi asla bırakmaz. Hatta onun bir varoluş biçimine dönüşür. İnsanlar Kâtiba’nın hâlâ yürüdüğünü görünce şaşırırlar. Onun aynı istikamette yürüdüğünü fark ederler. Her ne kadar çevredeki insanlar görmese de Kâtiba’nın yürüyüşü istikamet olarak değişmemişse de mana olarak çok değiştimiştir. Önceleri o Zöhre Bacı’ya doğru yürürken umut vardır. Sonraları ise bu yürüyüş umuttan çok hafızanın hareketine dönüşür. O artık yalnızca Zöhre Bacı’ya değil, kendi geçmişine doğru yürümektedir. Bu yüzden Zöhre Bacı’nın karşısında yaşanan karşılaşmaların seyrekleşmesi önemlidir. İnsanlar yaşlandıkça daha az karşılaşırlar. Kâtiba’nın trajedisi, bütün hayatını tek bir karşılaşmanın etrafında kurmuş olmasıdır.

Öykünün sonunda herkes Kâtiba’nın yürüdüğünü görür ama hiç kimse onun ne yaptığını anlamaz. Çünkü dışarıdan bakıldığında ortada yalnızca yaşlı bir adamın adımları vardır. Memedali’nin fark ettiği ise başka bir şeydir. Kâtiba’nın yürüyüşünde geçmişi, özlemi, alışkanlığı, aşkı ve artık geri gelmeyecek bir hayat vardır. Son cümledeki “Herkes Memedali değildi ki!” bu yüzden yalnızca bir kapanış cümlesi değildir. İnsanların aynı manzaraya bakıp başka başka şeyler görmesinin öyküdeki karşılığıdır.

Kâtîba hayatı boyunca Zöhre Bacı’ya doğru yürür ama aslında ona hiçbir zaman tam olarak ulaşamaz. Yine de bu yürüyüş boşa gitmiş değildir. Çünkü insan bazen vardığı yerle değil, hayatı boyunca yöneldiği şeyle tanımlanır. Kâtiba’nın yönü hiç değişmez. Dünya değişir, şehirler değişir, insanlar yaşlanır, çocuklar büyür, evler boşalır. Zöhre Bacı bile zamanın içinden geçerek başka birine dönüşür. Kâtiba ise yürümeye devam eder. Onun yürüyüşü böylece bir aşk hikâyesinin değil, insanın kendi eksikliğini taşıma biçiminin hikâyesine dönüşür. Yürümek burada varmak değil, varamadığı şeyi ömrünün sonuna kadar yanında taşımaktır.


Mustafa Bostan

Yorumlar


bottom of page