top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Öykü- Armağan Can- Rüya Kapanı

Uykusunda “Ölüyorum, boğuluyorum!” diye haykırıyor. Bağırırken nefesinde ölümden esintiler var, hissediyorum. Yatakta uyuyan kadının hiçbir şeyden habersiz bedeni, çok şey saklayan ruhuyla savaş halinde. Ben ise ona sıkı sıkı sarılsam mı, yoksa ruhunun derinliklerini araştırsam mı, kararsızım.

Önündeki küçük bahçelerde yıllanmış ağaçların olduğu, kedilerin gölgede miskin miskin uyuduğu, huzurlu ve sakin bir semtte bulunan evimizin tek sorunu gün doğumunu göremiyor, gün batımını seyredemiyor oluşumuz. Güneşi sadece öğle saatlerinde evimize misafir ediyoruz. Onda da pencereden bir bakıyor, duvarları şöyle bir dolaşıp yatak odasında camın önünde duran tekli koltuğu ziyaret edip vedalaşıyor. Bu ziyaretleri kedimiz Kara da güneşte yayılıp uyumayı sevdiği için dört gözle bekliyor. İşten geç saatte döndüğümüz için ne ben ne de eşim güneşin kısa süreliğine uğramasını sorun etmedik. Duvarları açık renklere boyadık, çok güneş istemeyen çiçekler aldık.

Bizden öncekiler taşınırken balkonda bir masa ve iki sandalye ile her pencerede asılı rüya kapanları bırakmış. Balkon mobilyalarını keyifle kullandık. Rüya kapanlarını ise batıl inanç şakaları yaparak tek tek toplayıp bir poşete koyduk. Ne Halide ne de ben nazara, muskaya, tılsımlara, dört yapraklı yoncanın getirdiği şansa, merdiven altından geçmenin uğursuzluğuna, kötüyü kovalamak için tahtaya vurmaya inanan insanlar değiliz.  Simsiyah, yumuşacık tüylerin arasında bir çift kehribar rengi gözden oluşan, kimsenin sahiplenmek istemediği Kara’yı sadece göz göze gelerek alıp eve getirmiştik. Ve bu siyah kedi, evimize neşeden başka bir şey katmadı. Bu yüzden kâbus görmeyi engellediğine inanılan bu ipler, kasnaklar, tüyler bizim için eğlence kaynağı olmuştu. Ta ki sonrasında yaşadıklarımıza kadar.

Taşınmamızın üzerinden bir süre geçtikten sonra Halide, önce dış görünüşüyle değişmeye başladı. Her zaman dümdüz taradığı omuzlarına kadar inen koyu kahve saçları sanki çok yüksek elektrik akımına maruz kalmış gibi kabardı, ela gözleri donuklaştı. Gözlerinin büyüdüğünü ve hatta göz renginin maviye, gözlerindeki beyazların sarıya döndüğünü, teninin koyulaşmaya başladığını söyleyebilirim.

Bir sabah evde bir şey unuttuğum için geri dönüp sonradan ona yetişmek için arkasından ilerlerken, yürüyüşündeki değişimi de fark ettim. Parmak uçlarında, bastığı yerde iz bırakmak istemiyormuş gibi yürüyordu. Hafif kamburu oluşmuştu. İyice huzursuzlandım ama sonrası beni daha çok tedirgin etti. Halide derin uykulara geçmeye başladı. Koltukta otururken hemen uykusu geliyor, uzun uzun esniyor, başını yastığa koyar koymaz uyuyordu. Göz kapakları gördüğü rüyanın etkisiyle devamlı seğiriyor, göz bebeklerinin hareketi hassas derinin altından görülüyordu. Bir süre sonra bu hareketliliğe bedeni de eşlik etmeye başladı. Başı sağa sola sallanıyor, yumruk yaptığı eli havayı ha bire dövüyordu. Sonrasında çığlıklar, yardım nidaları… Uyanınca yorgun, sinirli oluyordu. “Sanki bir adam göğüs kafesime bastırıyor,” diye anlatıyordu. Devamlı konuşmaktan, çığlık atmaktan boğazı ağrıyordu ama rüyasında gördüğü şeylere dair hiçbir şey hatırlamıyordu. “Beni öldürecek!” diye ağlayarak uyandığı bir sabah tüm pencerelere rüya kapanlarını astık.

Ben çok rüya görmem, gördüğüm rüyayı da hatırlamam. Benim aksime Halide her zaman rüya görüyordu. Ama son zamanlarda onun gördüğü rüyalar ikimizi de ürkütür oldu. Kâbuslar sesli evreye geçince ilk zamanlar Halide’yi zorla uyandırıp ona sarılıyordum. Yataktan çıkıp günün başlamasını konuşmadan bekliyorduk. Her sabah uyanması daha geç saatte oluyordu. O uyurken ben camın önündeki koltukta kucağımda Kara ile onu seyrediyordum. Elimden hiçbir şey gelmeden bekliyordum. Eğer bu işe bir son vermezsek hayatlarımız gece görüp gündüz de devam eden bir rüyanın içinde hapsolacak gibiydi.

Halide rüyalarını her sabah annesini arayıp uzun uzun anlatırdı. Gördüğü rüyada bir mesaj olduğuna inanırdı. Son günlerde sabah konuşmaları aksayınca annesi telaşla sordu. Halide’nin “Rüya görmüyorum,” cevabı üzerine “Geliyorum,” dedi. Zaten bu işi tek başıma halledemeyeceğimi anlamıştım. Ben daha olayı anlatmadan o bana her şeyi tek tek anlattı. Ailede kadınların rüyalarla başının sıkıntıda olduğu bir dönem mutlaka olurmuş. Birbirlerinin kefaretlerini ödeme şekli, ruhlarını bir sonraki ruha emanet etme yoluymuş. Halide ve ben dikkatle dinledik. “Davara,” denilen ve rüyaya girip kâbusa neden olan yaratıkmış bize musallat olan. Kedi gibi küçük olmasına rağmen çok güçlüymüş. Gözleri kehribar renginde ve olabildiğine çekik, sesi kalınmış ve bağırır gibi konuşurmuş. Görünüşü siyah bir bulutun içinde bir görünüp kaybolan bir insan bazen de bir hayvan gibiymiş. Şekilden şekle girse de kişi onu korkuları gibi algılarmış. “Husyelerini sıkarak esir alacaksın,” dedi annesi ki bunu duyduğumda içimin çekildiğini söylemeliyim. Yaşadığımız gerçek mi, rüya içinde bir rüya mı hiç anlamadım. Annesi, bu yaratığın rüyasına girdiği kişinin bedenine sahip olmaya çalıştığını, o kişinin daha çok uyuması için karanlığı arttırdığını üst üste tekrarladı. Halide ile baş başa kalınca yorgun gözlerini bana çevirdi. “Bu gece onu yakalayacağım,” dedi, odamıza gitti.

Yatağa girer girmez uykuya geçeceğini biliyorum. Ben kucağımda Kara ile odadaki koltukta oturuyorum. Elimden beklemekten başka bir şey gelmiyor. Oda da bir garip. Sanki her zamankinden daha sessiz daha karanlık. Duvarlar gözüme siyah görünüyor. Bir köşede hep açık olan lambanın ışığı duvara vurmuyor. Gölgeler bir köşeye saklanmış gibi. Kenarda duran yatağımız sanki yavaş yavaş cama doğru ilerliyor. Yerdeki halı, üstüne bastıkça düğümler çözülecek, ipler ayak bileklerini saracakmış gibi yumuşadıkça yumuşuyor. Halide’nin nefes alışverişleri öyle hızlı ve öyle derin ki sanki ölümü üflüyor. Donuyorum. Olduğum yerde titriyor, uykunun beni de ele geçirmesinden korkuyorum. Birden Halide, “Artık elimdesin!” diye bağırıyor. Elleri bir şeyi tutuyor gibi yumruk olmuş. Parmakları kasılmış. Küçücük eklem yerleri bembeyaz. Yatak sallanmaya başlıyor, köşede duran lamba sönüyor, yanıyor, sönüyor, titreyerek tekrar yanıyor, aralık bıraktığım pencere hızla açılıyor, içeri şiddetli bir rüzgâr giriyor, tül perde tavana kadar yükselip odayı dolaşmaya başlıyor.

İlk defa Halide’nin sesinden başka derinden gelen bir ses duyuyorum. Sırtımdan soğuk bir nefes geçiyor. Yerimden sıçramamla Kara tüm tırnaklarını bacağıma geçiriyor. Tüm bunlar göz açıp kapama süresinde oluyor. Önce ben de yerimden sıçramış olabilirim ya da önce kedi bağırmış, perde yerinden fırlamış, lamba sönmüş de olabilir. Her şey aynı anda da olmuş olabilir.

Oda bir tufandan çıkmış gibi. Halide gözlerini birden kocaman açarak uyanıyor. Dirseklerinden güç alarak kafasını kaldırıyor.  Yüzünde kocaman bir gülümseme var. Yanına koşuyorum. Kollarıma alıp sıkı sıkı sarılıyorum. Nefeslerimizin sakinleşmesini bekliyorum. Yüzümü yüzünden uzaklaştırıp gözlerine bakıyorum. Göz rengi kehribara dönmüş. Neler olduğunu sormak için cesaretimi toplarken ellerini tutmak için hamle yapıyorum. Yumrukları açılmıyor. Halide çatallanmış yabancı bir sesle “Artık bir esirim var,” diyor.


Armağan Can

0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comentarios


bottom of page