Öykü- Onurcan Irmak- Gençlik
- İshakEdebiyat

- 2 Ara 2025
- 8 dakikada okunur
Mevsim kış önüydü. Gülhane parkındaki koca gövdeli, kabukları yaşlılıktan grileşmiş çınar ağaçları kara bulutlarla kaplı göğe uzanıyordu. Yaprakları çoktan toprağa karışmıştı çınarın.
Mevsimleri görebileceğiniz İstanbul’daki güzel yerlerden bir tanesidir Gülhane. Geleni gideni de eksik olmaz. Eşiyle, çocuğuyla gelenler, okullarından çıkıp sigaralarını yakalanma korkusu olmadan içmeye çalışan liseliler, yaşlılar, seyyar satıcılar, turistler, sevgililer… Bir de bunlardan ayrı tek başına gelenler olur. Hava almaya diye çıkıp parkın genişliğinde kendine yer edinmeye çalışır ya da telefonda görüşme bahanesiyle parkı turlar. Bütün sayıp döktüklerim bir yana dursun. Asıl ilginçleri gizem dolu, sessiz ve yalnız kişilerdir. Çünkü bu kişinin ne yapacağını, nasıl davranacağını merakla beklersin.
İşte o da onlardan bir tanesiydi. Sırtını Topkapı’ya dönmüş, bir banka oturmuştu. Saçı sakalı birbirine girmiş fakat siyah takım elbisesi gayet şık olan yetmişlerine gelmiş bir adamdı. Elinde de eski tip şifreli bir çanta vardı. Yüzü ifadesizdi. Oturduğu gibi kıpırdamadan doğruca karşısına dikmişti gözlerini. Bir şeyler geçiyordu aklından belli ki. Bir yandan da ellerini sürekli çantanın kilidinde dolaştırıyor, aklından geçenleri çantaya dokunarak kontrol ediyormuş gibi bir izlenim veriyordu.
Birini bekliyordu. Fakat gözleriyle kontrol etmiyordu geleni gideni. Telefonu kontrol etse mesela birini bekleme ihtimali daha yüksek olacaktı aslında. Belki de çantanın içindeki her ne ise yasa dışı olduğundan telefonla evden çıkmadan önce haberleşmiş ve telefonu boğazın derin suyuna atmıştı. Tek kullanımlık bir telefondu. İş gizliydi kesinlikle. Telefondan yayılacak herhangi bir sinyal onları ele verebilirdi. Adam yaşlıydı. Onu yolda birisi görse kesinlikle gizli bir iş çevireceğini düşünmezdi ama temkini elden bırakmamak gerekiyordu.
İşinin eri olduğunu belli eden en önemli şeylerden bir tanesi sabırlı olmasıydı bence. Sonuç alana kadar başka hiçbir şeye odaklanmadan beklemeyi biliyordu. Gözlerini gökyüzüne çevirdi adam. Sonra yukarda kıpırdanan çıplak çınar ağacının dallarına kaydı gözleri. Kendini çınar ağacıyla yan yana düşündü. İkisi de yaşlıydı. Çınar ağacının, katmanlaşmış gri gövdesi neyse adamın da gövdesi öyleydi. Hani göğsü inip kalkmasa, arada gözünü kırpıştırmasa canlılığı yok denecek kadar azdı.
İnsanlar gelip geçiyordu önünden. Adam önünden geçen bir kişiye bile ilgiyle gözünü çevirmiyordu. Ta ki ileriden, ona doğru bir aile yaklaşana kadar. Çocukları öndeydi. Bisikletine binmiş etrafına her şeyi ilk defa görüyormuş gibi gülerek bakıyordu. Anneyle baba arkada keyifle çocuklarını izliyordu. Çocuk ona doğru yaklaştığında kendinden sıyrıldı adam, yüzünde değil fakat gözlerinde gülücüğe benzer bir kıvrım oluştu. Gözlerindeki bu gülücüğün dudaklarına yayılmasını istemediğinden hemen kaşlarını çattı çocuğa. Çocuk dudaklarını büzdü adama. Hızlandı bisikletiyle. Kendi torununu mu hatırladı acaba? Elindeki bavulu tuttu tekrar. Aile neredeyse parkın sonunu bulmuşken eski donuk haline tekrardan kavuştu adam.
Neredeyse çocuklu aile geçtikten on dakika sonra onun gibi yaşlı bir adam geldi karşısına. Gelen adam, bizim satıcı adamın aksine heyecanlıydı. Omuzlarından askıyla tutturduğu gri kumaş pantolonu, beyaz gömleğinden taşan göbeği ve üzerinde siyah kaşesi vardı. İsmi Necati’ydi. İşinin eri adam çantasını özenle açıp küçük parfüm şişesine benzeyen bir şişeyi çıkarıp adama uzattı.
Satıcı sert sesiyle uyarıda bulunuyordu karşıdakine. “Bir yudum bile içersen geri dönüşü yok. Unutma,” diyordu. Necati Bey titreyen elleriyle küçük şişeyi avcunun içine aldı. Kapağını yavaş hareketlerle, çok değerli bir şeye dokunuyormuş gibi nazikçe çevirdi, gözleri satıcıdaydı. Aklında soru işaretlerini geziniyordu. Neredeyse çıkışarak:
“Siz niye içmiyorsunuz bundan! Daha uzun yaşarsınız hem.”
“Ben yaşayacağımı, göreceğimi gördüm. Yetti artık.”
“Yaşanacak bir şey yok mu yani? Daha sağlıklı bir yaşam için bir fırsat değil mi bu şişenin içindeki?”
“Evet, bir fırsat tabii ki!”
Necati Bey’in kafası karışmıştı. Yetmişine gelmişti. Şunun şurasında ne kadar ömrü vardı ki! Oysa şu şişeyi içerse, yeniden sağlığına kavuşacaktı. Öyle diyordu karşısındaki. Gençliğinde yapamadığı bir sürü şeyi yeniden yapacaktı. Kimi kimsesi de kalmamıştı. Eşi vefat etmişti. Çocukları yurt dışında yaşıyordu. Tekti. Gençleşse fena mı olurdu? Çok şey mi istiyordu? Yok, yok istemiyordu. Konuşmaya döndü tekrar.
“Elbet yapılacak bir şey bulunur.”
“Bulursun, bulursun.”
Satıcı senelerdir bu konuşmaların benzerini yapmaktan o kadar sıkılmıştı ki adamın söylediklerini geçiştirerek cevap veriyordu.
Necati Bey başını karşısındakini onaylar gibi bir aşağı bir yukarı salladı. Küçük şişeyi dikmeden merakı tekrar sardı onu.
“O zaman içeyim şunu. Ama içmeden bir şey daha kafama takıldı. Hastanedeki konuşmamızda para almayacağınızı söylemiştiniz. Böyle bir şeyi para almadan niye yapıyorsunuz? İnsanın zengin olması gerekir böyle bir buluşla!”
“Para almadığımı kim söyledi. Her satış yaptığım kişi için para alıyorum ben. Ama müşterilerden değil.”
“Öyle mi? Satış yaptınız diye size para veriyorlar yani!”
“Evet,” dedi ve ayaklandı. Necati Bey’in içine korku tohumları ekilmişti. Ne demekti şimdi bu? Ondan para almıyor ama başkasından alıyordu. İçememeliydi kesinlikle. Bu işte bir bit yeniği vardı. O sıra satıcı gözlerini yere indirmiş, başını sallıyordu. Necati Bey telaşla hatta can havliyle desek daha doğru olacak;
“Ya başıma bir şey gelirse! Bunun hesabını verebilecek misiniz? Bu devirde böyle bir şeyi kim bedavaya verir.”
Öte yandan şişeyi avucunda sımsıkı tutuyordu. Düşünceleri birbirine karıştıkça bedeni karar vermesi için onu yönlendiriyordu sanki.
Satıcı adam kol saatine baktı. Kızgındı.
“Eğer içmeyecekseniz geri verin şişeyi bana. Açıklama yapmak zorunda değilim size. Her şey olabildiğince net! Şişeyi sonuna kadar için, otuz yaşınıza döneceksiniz. Bu kadar. Vaktimi sizinle harcayamam. Silah zoruyla burada değilsiniz.”
On saniye geçti geçmedi. Satıcı adam buyruk verir gibi seslendi:
“Verin bana şişeyi ya da için hemen!”
Necati Bey karşısındaki uzatılan ele baktı. Aklından kaşla göz arasında şöyle düşünceler geçti:
“Zaten ne olabilir ki! Zehir değil ya! Mide ağrısından duramadığım, hiçbir lezzetli yiyeceği yiyemediğim için bana bir teklifte bulunmamış mıydı? Üstelik para da vermeyecektim. Yaşamdan ne zevk alıyordum ki zaten. Şuracıkta başıma bir şey gelse ne olacak? Gençleşince yeniden bira içer, rakı içerim. Acılı dürümler, şerbetli tatlılar daha ne varsa mideye indiririm. Evet, evet bir şey olmaz herhalde. Fakat yine de böyle tuhaf tipli bir adamdan hele ki hiç para vermeden bir şey almak korkutuyor.”
Kafasının karışıklığı kesilmiyordu Necati Bey’in. Haklıydı. Kolay değildi karar vermek. Satıcı adam saatine baktı. Vakit dolmuştu. Ayağa kalktı.
“Vaktimi çok harcadınız. Şişeyi verin bana. Başka biriyle görüşeceğim.”
Adam başını öne eğdi. Yapamayacaktı. Şişeyi uzattı satıcıya. Satıcı şişeyi geri almayı beklemiyordu. Genelde tehdidini savurduktan sonra herkes bir dikişte bitirirdi. Gözleri parladı satıcının. Yıllardır yaptığı bu işte ilk defa birisi içmeyi reddetmişti.
“Beni çok şaşırttınız Necati Bey. Şimdiye kadar ilk defa verdiğim şişe bana geri dönüyor. Bir satıcı olarak benim başarısızlığım, kabul ediyorum fakat madem içmeyi reddettiniz, sır tutabilirseniz, şişeyi içseydiniz neler olacağını size anlatayım. Gerçi sır tutmasanız da bir zararı yok. Bir yürüyüşe çıkalım hadi.”
Necati Bey ne hissedeceğini bilemiyordu. Üzülse miydi yoksa satıcının tavrından sonra sevinse miydi, arada kalmıştı. Başıyla onayladı satıcıyı. İkisi de Gülhane’nin girişine doğru yürümeye başladı.
“Şöyle ki içseydiniz gerçekten gençleşecektiniz. Otuz yaşındaki halinize dönecektiniz ve siz büyük bir cesaretle neredeyse herkesin koşa koşa kabul edeceği bir şeyi reddettiniz. Bundan dolayı sizin gerçekleri öğrenmeyi hak ettiğinizi düşünüyorum. Peki, neden kabul etmediniz?”
Başını öne eğen Necati Bey soru yönetilince başını kaldırdı, satıcıya çevirdi gözlerini.
“Korktum… Ne olacağını bilemediğim için korktum. Bir de böyle bir buluşun parasız olması korkuttu.”
Kahkaha attı satıcı. İlk defa gülüyordu. Keyfi yerine gelmişti.
“Evet, parasızdı fakat dediğim gibi bu ilacı üreten insanlardan satış parası alıyorum. Onlar oldukça iyi bir ücret veriyor.”
Gülhane’den çıkıp sağa, Sirkeci yönüne doğru dönmüşlerdi. Kaldırımda yürüyecek yer yok denecek kadar azdı.
“Neden peki? Neden biz değil, onlar size para veriyor?”
“Çünkü Necati Bey bu ilacı içtiğinizi bir an düşünün. Siz kendi gençliğinizi yaşadığınız yıllara dönmeyeceksiniz. Zaman sizinle birlikte geriye akmıyor. İçmiş olsaydınız içtiğiniz andan itibaren devam edecektiniz hayatınıza. Tek fark genç olacaktınız.”
Necati Bey dikkatle dinlemişti satıcıyı. Cidden dediği gibi olacaktı. Yemişli yıllara dönmeyecekti. Şu anda genç olmak nasıl olurdu acaba?
“Doğru! Zor olsa gerek. Fakat hâlâ tam olarak anlamadım neden size para verdiklerini?”
O sıra karşıdan kırklı yaşlarında bir adam geliyordu. Yüzünde buruk bir gülümseme dolaşıyordu. Başıyla selamladı satıcıyı. Karşılığını yine baş selamıyla aldı adam.
“Geçen adamı gördünüz mü? O sizin aksinize iksiri içen biriydi. Ölmesine bir ay kalmıştı. Ağır hastaydı. Hiç tereddüt etmeden gırtlağından aşağıya şişedeki o sihirli sıvıyı indirdi. Sonra…”
“Evet, sonra ne oldu?”
“Sonrası şöyle dostum. İşin özü iksiri her içen gibi bir süre sonra ne yapacağını bilemedi. Çocukları yadırgadı. Eşi yadırgadı. Arkadaşları yadırgadı. Geçen adam öğretmendi. Yeniden öğretmenlik yapmak istedi. Nüfusta yazan yaşıyla görünen yaşının arasında uçurum olduğunu fark eden herkes ona tuhaf bir yaratık gibi bakıyordu. Yalanlar söylüyordu. ‘Estetik, beslenme…’ Ama böylesine belirgin bir fark ve estetik denemeyecek kadar gerçek duran görünüşü kendini ele veriyordu. Şişeyi içen herkese bir kart veriyorum. Bir problem olursa arayabilmeleri için. Onda da vardı kartım. Aradı beni. Buluştuk. Ne yapacağını bilemiyordu. Onu bir işe sokabileceğimi söyledim.”
Necati Bey anlatılanların dehşetine kapılmış, gözleri yuvalarından fırlayacak gibi olmuştu. İksirin verdiği etkinin gerçekliğinden ziyade sonrasında yaşanacak hayatı sanki kendi yaşamış gibi gözlerinin önüne getirmişti. Satıcının anlattıklarında haklılık payı vardı düşününce. İksiri içenin etrafındaki kişiler alışamazdı iksiri içen kişiye, alışması mümkün değildi. Araya girme ihtiyacı duydu.
“Peki, hiç mi bu duruma alışan olmuyordu? Her insanın hayalidir bu. Değil mi?”
“İnsanlar genelde kendi gençlik yıllarını düşünerek hayalini kurar, biraz önce dediğim gibi. Şimdiki zamana gençliklerini uydurmazlar, uyduramazlar. Zihinleriyle bedenleri uzaklaşır.”
“Doğru, doğru.”
“Tabii arada bizi şikâyet etmeye çalışanlar da oldu. Fakat ne kanıt sunabileceklerdi ki! Kimseyi inandıramazlardı. Israr ederlerse de deli gözüyle bakılıyordu. Sonra ne yazık ki kafayı sıyırıp yaşadığının gerçek olmadığına kanaat getiriyor ve hastaneyi boyluyordu. Bazıları da ne yazık ki canına kıyıyordu. O haliyle yaşamak isteyenlerin yapabileceği bana ya da bize itaat etmekti.”
Konuşmasını kesti satıcı. Cebinden sigarasını çıkardı. Necati Bey’e ikram etti. Kullanmıyorum, diyerek reddetti Necati Bey. Satıcı bir duman çekip devam etti:
“O arkadaş beni finanse eden yurtdışı ve yurtiçi şirketlerin istediği şekle büründü tıpkı diğerleri gibi. Ağımız çok geniş, her sektörde çalışanlarımız mevcut. Biz onlara gençliklerini verip hayatlarını alıyoruz. Onlarda paşa paşa dediklerimizi yapıyor.”
Çevirdi yüzünü. Karşılık bekliyordu. Necati Bey’inse gözleri alev parçasıydı.
“Neler geçiyor aklınızdan. Bizi bulmayı, şikâyet etmeyi mi düşünüyorsunuz? Boşuna uğraşmayın bulamazsınız izimizi. Hadi buldunuz diyelim. Hiç beklemediğiniz yerlerden bize arka çıkanlar olacak. Ekranlarda, sokakta ya da yanı başınızda olan bildiğiniz isimlerin bizi canhıraş savunduğunu görünce kafanız karışacak. Onun için hiç uğraşmayın, vazgeçin.”
Dişlerini sıkıyordu Necati Bey. Aklından adamı öldürmeyi bile geçiriyordu. Nasıl bir felaketin eşiğinden dönmüştü.
“Deneyen oldu. Bizi bulanlar, bağlantılarımızı ortaya çıkaranlarda oldu. Fakat sonrası onlar için iyi olmadı.”
Satıcı durakladı. Eminönü’ndeki tramvay durağına gelmişlerdi.
“Artık buradan ayrılmamız gerekiyor. Başka bir görüşmem var. Dikkat edin kendinize. Umarım bir daha karşılaşmayız,” diyerek geldikleri yolun tersine döndü ve arkasına bile bakmadan çevik adımlarla yürümeye başladı.
Necati Bey olduğu yerde kaskatı kesilmişti. Duydukları gerçek miydi, dalga mı geçmişti satıcı, anlayamıyordu. Anlatışı öyle gerçekti ki, dinlerken inanmaktan kendini alamamıştı. Deli miydi yoksa? Hastane de öyle çaresiz görününce kandırabileceğini mi düşünmüştü? Gözlerini kaldırdı. Güneş sarı ışıklarını bulutların arasından parça parça denize düşürüyordu. İnsanlar? İnsanlar telaşla bir yerlere yetişmeye çalışıyordu. İşi olmayanlar bile aceleciydi. O kalabalığa karışmak istiyordu. O da onlardandı sonuçta. Birkaç adım ilerledi sonra tekrar durdu. Geriye döndü. Satıcıyı arandı. Yoktu. Nereye kaybolmuştu?
Yaşının el verdiğince hızlı adımlarla satıcıyı yakalamaya çalışacaktı. Eğer ki satıcı biriyle buluşacaksa, kesinkes o iksiri içirecekti, gözleriyle görürse anlatılanlara inanacaktı. Peki, inansa ne olacaktı? Kendi de mi kullanacaktı? Hayır. Ama kullananı engellerdi belki. Bir kişiyi kurtarsa içine su serpilir miydi? Nasıl serpilsin? Binlerce insan hatta dünyada milyonlarca insan vardı belki.
Sokakta onu öyle acele acele yürürken görenler, yaşlı bir adamın neden böyle kan ter içinde koştuğunu merak ederek arkalarına bakıp birkaç saniye sonra bir daha bakma gereği duyuyordu. Kendini kaybetmişti sanki.
Gülhane’nin girişine geldiğinde soluk soluğaydı. Elini geniş duvara dayadı. Alnında terler damla damla birikmişti. Elinin tersiyle terini aldı alnından. Belki yakındadır diye, satıcıyı seçmeye çalışıyordu gözleri. Banklarda başka başka insanlar oturuyordu. Dudaklarını sıkıp başını sağa attı. Öyle satıcıya benzer biri de yoktu. Son kuvvetini bacaklarına verip tekrar adımlarını hızlandırdı.
Biraz ilerleyince, ilerde, evet ilerde satıcıyı ayrımsadı. Yarım saat kadar önce onunla buluştuğu yerdeydi. Kıyafetlerinden tanımıştı. Karşısında bir kadın durmuş, satıcıyı dinliyordu. “Eyvah,” dedi ve devam etti Necati Bey, “Yaşamını çalacak kadının.” Yaşlı mı, genç mi olduğu seçilmiyordu kadının. Belki durdurabilirdi onu. O sıra kadın satıcıya memnuniyetle elini uzattı ve vedalaşıp hızlı adımlarla Necati Bey’in olduğu yere doğru yürümeye başladı. Necati Bey olduğu yerde taş kesildi. Kadın başından aldığı tülbendi boynuna dolayarak rüzgâr gibi geçti yanından.
Onurcan Irmak




Yorumlar