• İshakEdebiyat

Öykü- Büşra Altuntaş- Bir Öykü

“Denizin, yaz mevsiminden çıkmanın yorgunluğuyla, bulutları, kuşları, balıkçı teknelerini olduğu gibi tüm renkleriyle yansıttığı, zeytin toplayan ırgatların yorgun sessizliğine saygı duyup, günlerini sessizce tükettiği mevsimdi zaman.”

“Vay be!” dedi yazdıklarına bakarak. “İyi oldu iyi,” dedi sonra. Tekrar tekrar okudu. “Irgat ne ya.. Irgat mı kaldı?” dedi. Geçen ay atölyede hocanın “Enaniyet” kelimesini kullandığı için Ayça'ya dedikleri geldi aklına. “Eski kelimeler kullanmayın.” O akşam Ayça'nın yenmiş tırnaklarının sebebi bu cümleydi. Hemen “Irgat” kelimesini sildi, yerine “İşçilerinin” yazdı. Tekrar baktı yazdıklarına. “Denizin, yaz mevsiminden çıkmanın yorgunluğuyla...” Deniz yorulur muydu? “Bulutlar titremezdi,” demişti bir keresinde hoca. Öyleyse deniz de yorulmazdı. Bu kısmı da sildi. Şöyle yazdı. “Denizin, ılık bir sonbahar günü...” durdu. Aklına Ahmet geldi.

O gün kitabevindeki dersten çıktım. Öyküye ben anlatıcı daha uygun olur diye düşündüm. Bir ikindi vaktiydi. Sahile doğru yürürken, butik kafelerden birinin önünde oturan Ahmet'i gördüm. Hayli düşünceli görünüyordu. Bir şeye canı sıkılmıştı anlaşılan. İçimizde en iyi yazan Ahmet'ti ve yazdığı bir öykü büyük bir yazarın onayından geçip, o gün edebiyat camiasının en çok takip edilen e-dergilerinden birinde yayımlanmıştı. Bu haber içimizde bir bayram havası yaratmış, yüzler gülüyordu ve hocamız da bu olay vesilesiyle o ders kötü yazılmış öykülerin üzerine gitmemişti.

“Hayırdır Ahmet?” dedim karşısına oturdum. Masanın ortasında duran kül tablasının içindeki peş peşe söndürülmüş izmaritler dikkatimi çekti. Pelin'in onu terk ettiğini düşündüm. Başka ne olabilirdi?

“Yok bir şey İbrahim oturuyorum işte, ortam güzel hava güzel.”

“Nasıl yok bir şey oğlum suratın sirke satıyor!”

Sigarasından derin bir nefes çekti üfledi. Mavi gözleri nemlendi. Kül tablasına uzanırken deri ceketi gıcırdadı, içim bir tuhaf oldu.

“Ya...” dedi, “bir yazar öyküme yorum yazmış, artık demiş, mevsimi anlatan cümlelerle öykülere başlamasanız mı, demiş.”

“Kimmiş ki bu yazar Orhan Pamuk mu?” dedim, sırıttım.

“Ya ben de tanımıyordum, internette araştırdım üç tane kitabı varmış. Bildiğin yazar işte abi!”

“Hadi ya!” dedim. Benim de canım sıkıldı. İki saat boyunca, arada bir sırayla ,“Mevsimi anlatan bir cümle ile öyküye başlanmayacak bir daha...” “Bir daha...” diye diye ve daha çok uzaklara bakıp susarak sigara içtik.

Bu olayı hatırlayınca derhal öykümün ilk cümlesini sildim.

“Seher vakti Ayşe, kendiliğinden uyanır, pencerenin tahta çerçevelerini ardına kadar açar, uzun sarı saçlarını pencereden sarkıtıp bu temiz havayı ciğerlerinin en dibine kadar çekerdi. O sabah da aynı şeyi yaptı. Pencereden, henüz sönmemiş sokak lambalarının sarı ışıkları ile gökyüzünün eflatun renginin birbirine karıştığı aydınlıkta; ağaçları, duvarları beyaz kireç ile boyanmış, ahşap kapılı evleri izledi. Gözleri, Mehmetlerin evinde durdu. Uzun uzun baktı. Evin içinde ışık yanıyordu. Acaba Mehmet de uyanmış mıdır, diye düşündü. Sonra, aylaktır o, dedi içinden. “Daha yatar durur” Anasının sesine irkildi.”

İşte nihayet ilk paragrafı yazabilmiştim. Her öykü de kanca cümle ile başlayacak diye bir kural yoktu. Toplumcu gerçekçi bir yazar olmaya karar vermiştim, büyülü gerçekliği beceremedim ve postmodern öyküleri de pek anlayabildiğim söylenemezdi. Gerçi geçen ders hoca öykümü okuduktan sonra bana, “Nihayetinde Sen Sabahattin Ali değilsin İbrahim,” demişti. Elbette değildim. Sabahattin Ali, Sabahattin Ali'ydi, ben İbrahim Yüksel'dim.

Günlerce öykümü yazmaya devam ettim. Bu arada kursta bilinç akışı ve üst kurmaca denen teknikleri öğrendim.

“Hinci sen okulu bitirip de öğretmen olunca bizi de unutursun, gelmezsin daha buralara. Bu zeytinliklere...Sen şanslısın kızım. Ekrem Ağa seni kızı bildi de okuttu,” dedi Mehmet.

“Adı batasıca!”

“Sus kız! Yerin kulağı var. Hem, de bakem nedenmiş o?”

Hocam öykümün bu kısımlarında şive kullanmamamı söyledi. Sildim, düzelttim.

“Ayşe, Ekrem Ağa'nın odasına utanarak girmişti, tabakayı da, yatağın yanındaki komodine bırakmıştı. Ekrem Ağa kızın geldiğini görünce elindeki gazeteyi yerine bırakıp, kızı yanına çağırmıştı. Çocuğu kucağına oturtmuş, yanaklarından sevmeye başlamıştı. Küçük yaşta babasız kaldığı için, bu şefkatli eller, Ayşe'nin hoşuna gitmişti. Ekrem Ağa kızı kollarının arasına hapsedip, tütün kokan sarı bıyıklarını kızın vücudunda dolaştırmıştı. Kız neye uğradığını anlayamadan adam, bir eliyle kızın kalçasını mıncıklarken, diğer eliyle ağzını kapatmıştı. Ekrem Ağa'nın mavi gözleri kapanmaya, nefesi değişmeye başlayınca, kız, adamın elini ısırmayı akıl etmiş, bağırarak elinden kurtulmuştu. Sesi duyan Gülizâr Ana, bir koşu gelip kızın perişan halini görünce durumu anlamıştı da, yaşadığı şoktan dili tutulan kızın elini yüzünü yıkayıp, onu evine yollamıştı. Yaz bitip de, okul vakti gelince Gülizâr Ana, “Ölmüş babasının hatırı için,” bahanesiyle apar topar Ayşe'yi yatılı köy enstitüsüne göndermişti. Tüm bunları anlatsa inanır mıydı Mehmet?”

Öykümün bu kısmı beni epey zorlamıştı. Bir tecavüz sahnesini, öykünün en etkileyici yerini yazmak hiç kolay değildi. Bu satırları yazmaya çalıştığım zaman içerisinde Ayça ile evlendik. Karakterlerin öyküye hizmet etmesi gerekiyordu çünkü. Ayça yıllar içerisinde bankadaki işi ile ev işleri arasında koşuşturup dururken tek bir satır bile yazamadı. Çocuğumuza hamile kaldığında ise artık yazı defteri onun için tamamen kapanmış oldu. Ben ise o sırada şu bölümü yazmakla uğraşıyordum.

“Bir otomobil sesi duyuldu. “Ekrem Ağa!” dedi Mehmet. Ayşe ağlamayı bırakıp, sese dikkat kesildi. Tülbentinin uçlarıyla gözyaşlarını sildi. İki çocuk oturdukları yerden kalkıp, arabanın etrafını saran işçilerin yanına gittiler. Ekrem Ağa, kel kafasına fötr şapkasını geçirip, arabadan indi. Peşinden de siyah döpiyesiyle kızı Zehra... Kız, kısacık küt model kestirdiği siyah saçları ve dudağına sürdüğü kırmızı renk ruj ile genç bir kadın görünümündeydi. Zehra'nın varlığı işçiler arasında bir heyecan yarattı. Zehra arabadan iner inmez Ayşe'ye koşup sarıldı. Sonra sırasıyla Mehmet'e ve tüm işçilere... Ekrem Ağa Ayşe'yi yanına çağırdı.

Ayşe gel buraya bakalım. Sen de hoş gelmişsin kızım. Öp bakalım elimi.”

Ayça kızımıza bakarken, ben yazı derslerimi aksatmıyordum. Kitabevine giderken Ahmet'i bıraktığım kafede otururken görüyordum. O günden beri aynı masada efkarlı efkarlı sigara içiyordu. Arada bir yanına oturup, “Artık evine dön abi, olur öyle yorumlar, bir daha öykünün ilk cümlesinde mevsimlerden bahsetmezsin olur biter. Bak beş yıldır burada oturuyorsun yazık ediyorsun kendine,” diyordum. Başını sallıyor, fakat üzüntüsüne bir teselli bulamıyordu. Ahmet yazabileceği en güzel öyküyü yazmıştı ve pes etmişti.

Benimse pes etmeye niyetim yoktu.

“Ayşe kalabalıktan sıyrılıp, ağır adımlarla Ekrem Ağa'nın yanına gitti. Önce adamın mavi gözlerine baktı, zevkten göz bebeklerinin geri kaçtığı an gözünün önüne geldi. Sonra sırıtan dudaklarına indi gözleri. Sarı bıyıklarının, boynunda ve memelerinde bıraktığı acıyı hissetti. Kendisine uzatılan eli tuttu, dudağına götürdü yavaşça. Tütün kokusu geldi burnuna, başı döndü, öğürecek gibi oldu. Nihayet, Ağa'nın nasırlı elini öpüp alnına koydu. Sıska bedenindeki tüyler diken dikendi şimdi.”

Ayça öykümün bu kısmında çocuğun masraflarını bahane ederek yazı derslerimi bırakmamı istedi. Bu konuyu hocam ile konuştuğumda, “İbrahim,” dedi, “on yıldır ders alıyorsun, artık öykünün sonunu kendin yazabilirsin.”

Bu konuşma beni motive etmedi. Kitabevinden dönerken, hâlâ kafede oturan Ahmet'in yanında bir sigara içtim. Yaşlanmıştı Ahmet, deri ceketinin de boyanmaya ihtiyacı vardı. Onu orada bırakıp hayal kırıklığı içinde eve döndüm. Kendimi toparladım ve son bir gayret ile öykümün sonunu yazdım.

“Bunun üzerine üç el silah sesi duyuldu. Kurşunlardan biri Ağa'nın omzuna, diğeri göğsüne, bir diğeri de karnına denk geldi. İnsanlar çığlık kıyamet, ölmek üzere yerde yatan adamın başına toplandılar. Ayşe ve Mehmet, Zehra'nın yanındaydı. Kız, vücudundan oluk oluk kan akan babasının başında delirmiş gibi ağlıyordu. Ekrem Ağa, bir gayret ile ceketinin cebinden tütün tabakasını çıkardı. Kurşunun ortadan delip geçtiği tabakayı Zehra'nın eline tutuşturdu, sonra da son nefesini verdi.”

Masamdan kalktım. Belimi doğrulttum. Sonunda bitirmiştim. Dosyamı bilindik dergilerin e-posta adreslerine yolladım. Ellerime baktım. Öykümü yazan ellerime. Yaşlanmışlardı ve damarları seçiliyordu. Panikledim. Odadaki aynaya baktım. Saçlarım bembeyaz olmuştu. Saçlarım ne renkti ki? Gözlerimin kenarları kırış kırıştı! Gençken nasıl görünüyordum o an hiçbir fikrim yoktu. Öykümü yazmakla uğraşırken kendimi betimlemeyi unutmuştum! Nasıl biriydim, ne iş yapardım? Panikle odadan çıktım. Ayça salonun köşesindeki tekli koltukta oturmuş örgü örüyordu.

“Kızımız nerede?” diye sordum.

“Sen öykünü yazarken evlendi. Seni meşgul etmeyelim diye haber vermedik,” dedi.

Ben şaşkınlık içinde olan bitene anlam vermeye çalışırken cep telefonuma e-posta bildirimi geldi.

“Tütün Tabakası adlı dosyanızı yayımlayamıyoruz. Başka öykülerde buluşmak üzere.

Büşra Altuntaş”


Büşra Altuntaş

362 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör