• İshakEdebiyat

Öykü- Büşra Altuntaş- Son Otobüs

Terminal binasının camları buğulu, içerisi nefes kokuyor. Dışarıda iki muavin, kürekle kar kürüyor. Dolunayın ışığı karların üzerine düşmüş yerler pırıl pırıl, ağaçların dalları kaskatı kesilmiş, kasabanın üzerinde bir is bulutu, terminalin kapısı açılıp kapandıkça içeriye karla karışık is kokusu doluyor.

“İzmir otobüsü yarın kalkacak bey amca! Bu İstanbul otobüsü.” Bilet satan genç, dayanamayıp ayağa kalktı. Gencin karşısında elinde kasketi ile dikilmiş gür bıyıklı, siyah şalvarlı adam, nato kafa nato mermer, laftan anlamıyor, illa binecek otobüse. Bir saattir burada oturuyorum. İçeriye girdiğim andaki sıcaklık gitti, hareketsizlikten üşümeye başladım. Elimdeki kitabı bırakıp, montumu giydim. Çayların biri bitiyor, biri yenileniyor, çay kaşığının şıngırtısı bitmek bilmedi. Elinde çay tepsisiyle dolanan çocuktan çay istedim. Bir de tost mu yaptırsaydım, amma da koktu, diye düşündüm, sonra vazgeçtim. Her şeye de para vermek olmaz. Karşı koltukta bir aile oturmuş. Adamın içi geçmiş. Kadın, tülbentini yüzüne sarmış, yüzü seçilmiyor. Kucağında battaniyeye sarılı bir bebek, yanında da beş yaşlarında bir oğlan çocuğu. Burnunu karıştırıyor velet. “Amca bu son otobüs, başka yok! İzmir'e gideceksen sabahı bekle!” diye izah ediyor hâlâ zavallı genç.

Çayım geldi. Bir yudum içtim, Fadime düştü aklıma. Saf kız, ama çayı güzel yapıyor mübarek. Gözleri de öyle güzel, buraların kadınlarına hiç benzemiyor, masmavi, iri. Kesin gönlü de var bende. Yoksa niye dün akşam, balkonda sigaramı bitirip içeri girmemi beklemedi de, yanıma gelip uzatıverdi çayımı? Belli ki yalnız kalalım, iki çift laf edelim istedi. Çocukluktan beri yanık bu bana bilirim. İki şiir okusam düşüp bayılıverir hayranlıktan. Neyse yüz vermediğim iyi oldu. Laf söz çıkar da evlendiriverirler hemen. Okul mokul yalan olur. İstanbul’da mavi gözlü kız mı yok!

Yanıma kırklı yaşlarında bir adam oturdu. Üzerinde şalvar ve kasketin aksine kahverengi bir takım elbise var. Tütün kolonyası kokuyor. Önümdeki sehpanın üzerine koyduğum kitaba bakarak, “Menschliches all zu menschliches. İnsanca, Pek İnsanca demek. Bilirim bu adamı, mimar bey okurdu ofisinde. Çok da bahsederdi. Kalmış aklımda işte,” dedi.

“Gurbetçinin demek,” dedim. Gür bıyıklarını düzeltti. “Öyle... İnşaat ustasıyım. Altı ay Almanya'da, altı ay memlekette. Sen öğrencisin herhalde yeğenim?”

“He öyle, hukuk okuyorum.”

“Aferin aferin. Okumak lazım!” Ceketinin iç cebinden tütün tabakasını çıkartıp, bir dal sardı. Diliyle yalayıp yapıştırdı. Tütün dalını, tombul parmaklarının arasında yuvarladı. Birisi tütün sardığında hipnotize olmuş gibi izlerim. Çocukluktan kalma...

“Adın neydi evlât?”

“Ahmet”

“Bak Ahmet,” dedi. Tütün dalını yaktı, bir nefes çekti. “Ben bu inşaat işlerinden en az bizim mimar bey kadar anlarım, hatta birlikte çizim yaparız. Benim fikrimi sorar, akıl veririm. Ama günün sonunda ben ustayım, o mimar. Anlatabildim mi?” Cevap vermedim. Adamda, görmüş geçirmiş kasabalı gevezeliği vardı.

“Kadıköy'de, Üsküdar'da ya da geç karşıya Beşiktaş'ta... Mimar olsaydım, şöyle Adalar'a ya da Boğaz'a karşı bir ofisim olurdu. Açardım camları, mis gibi deniz havası dolardı içeriye. Yaaa... Sen hiç ofisi olan usta gördün mü? Olmaz... İş işten geçti.”

Bir şey demedim, nasılsa o anlatmaya devam edecekti.

“Bak!” dedi fısıltıyla. Tam karşımızda oturan aileyi göstererek. “Kim bilir ne umutlarla İstanbul'a gidecekler. Sonra kaderin sillesini yiyecekler. Zor bela, karanlık, soğuk betonları olan iki göz oda ev bulacaklar. Adam kapıcı olacak belki milletin kahrını çekecek. Şu çocuklar büyüyecek, anaları arkalarından bakakalacak, soysuzlara karışacaklar diye ödü kopacak. Gözleri başka kadınları, adamları görecek, fakat bir çare bulamayacaklar.”

“Kız Kulesi'ni çok merak ediyorum,” dedi Fadime. Dün gece balkonda çay içerken...Bir bayram İstanbul'daki halası kartpostal göndermiş, üzerinde Kız Kulesi'nin fotoğrafı varmış. Sihirli bir yermişçesine merak etmiş. Bu saf hâline güldüm. Kazağımın içinde sakladığım kitapları verdim. Çaylarımızın üzerinden çıkan buhar burunlarımızı ısıttı, dolunayın ışığı Fadime'nin bembeyaz yüzüne vurdu. Gözlerimi ondan kaçırdım. Şimdi bir şey sanar, öyle dikkatli bakınca... Ben gülünce utandı gitti sonra.

Kar küreyen muavinlerden biri otobüsün geldiğini haber verdi. Terminalin camındaki insan nefesi, otobüsün camlarındaydı şimdi. İnsanların üstü başı soğuk. Bir anlık kaostan sonra herkes yerine yerleşti. Terminalde ısrarla İzmir'e bilet satın almak isteyen adamı gördüm. Zavallı genç, demek ki baş edemeyip pes etti.

Gurbetçi adam önümdeki koltukta. Bana döndü bir kâğıt uzattı.

“Bak bu benim evin planı. İstanbul'da arsayı da aldım. Az kaldı, parayı denkleştirince başlayacağım inşaata. Benim büyük oğlan çok hevesli. Bir de tutturmuş futbolcu olacağım diye. Diğeri arabalara meraklı, İstanbul'da çeşit çeşit var dedim. Heves ediyorlar işte,” dedi gülümsedi. “Yaaa dünya işte... bir saat önce yanı başımdalardı. Anaları temiz temiz yıkamış, sabun kokan kafalarından öptüm. Tam altı ay... Özlüyorum kerataları.”

“Zaman çabuk geçiyor be abi! Yine geçer merak etme,” dedim. Kâğıdı geri verdim. Ben oralı olmayınca döndü önüne. Vakit ilerleyince otobüsün salınımı insanların uykusunu getirdi. Kimileri horlamaya başladı bile. Küçük bebek yavaştan mızıldanmaya başladı. Gece anasını rahat bırakmayacaktı belli ki. Bas bas ağlayacak, adamlar homurdanacak, anası el kadar bebenin altında ezilecekti.

Montumun fermuarını burnuma kadar çektim. Cebimdeki kâğıdı yokladım. Üzerinde “On beş haziranda döneceğim,” yazıyor. Okul tatile girecek, kasabada henüz bahar bitmeden, otlar sararmadan, nehirler kurumadan döneceğim. İyi ki bir salaklık edip de kâğıdı Fadime'ye verdiğim kitapların arasına koymadım. Yanlış anlayacaktı durduk yere. “Beni bekle!” dermişim gibi. Önceki gelişimde verdiğim kitapları okumuş, Gorki'yi sevmiş. Aferin! Şimdi sobanın sıcağı tenindedir. Kör bir lambanın altında kitabını okuyordur. Anası kızmıştır belki. “Elin adamı, okuduğun kitaba değil, yaptığın yemeğe bakar!” demiştir yine. Olacağı o tabii. Yarın öbür gün dayanır kapıya bıyıklı koca koca adamlar. Ben dönene kadar belki Fadime'yi nişanlarlar birine. Herkesin dengi bir değil sonuçta. Okumuş adamım ben, köylü kızıyla ne işim var?

İçim geçmek üzereydi, otobüs hızlandı. Bu saatte yol boş. Kafamı soğuk cama yasladım. Alnım ıslandı. Ağaçlar, elektrik direkleri uzayan giden bir karaltı şimdi. Kadıköy, Üsküdar ya da geç karşıya Beşiktaş'ta, Boğaz'a, Adalar'a bakan bir ofis... Pencereyi açıyorum içeriye mis gibi deniz havası doluyor. Çıkıyorum ofisten eve gidiyorum. Büyük salonu, büyük mobilyaları olan bir ev. Fadime, üzerinde yeşil askılı bir elbise ile beni bekliyor. Saçları siyah dalgalı... Hayret ben hep sarı zannetmiştim. “Haydi!” diyor, “Beni Kız Kulesi'ne götür.” Çıkıyoruz evden. Kırmızı bir arabam var. Biniyoruz arabaya. Fadime'ye bakıyorum gülümsüyorum, öyle güzel ki... O da bana gülümsüyor. Üsküdar'ın yokuşlarından birindeyiz. Arabayı aşağıya doğru sürüyorum. Hızlanıyoruz hızlanıyoruz... Paniklemiyoruz, aksine kahkahalar atıp eğleniyoruz. Yoldan çıkıp denizin üzerinde süzülüyoruz. Sahildeki insanlar bizi görünce çığlık atıyorlar. Çığlıklar büyüyor büyüyor. Bir bebek bas bas ağlıyor. Başka bir çocuk “Baba!” diye ağlıyor. “Bu çocukların annesi nerede sustursun artık şu çocukları!” diye bağırıyorum. Kafam tavana çarpıyor, ayaklarım yerden kesiliyor…

Gözümü açtım. Otobüs taklalar atmaya devam ettikçe eşyalar savruluyor, insanlar çaresizce bağırıyordu. Cam patladı, suratımdan ve ellerimden kan sızıyor ıslaklığını hissediyorum fakat henüz acımıyor. Gurbetçi adam canının acısından bağırmaya başladı. Üzüldüm hâline. “Ah be Abi! Bir saat önce çocukların yanındaydı. Kokuları burnundayken şu başımıza gelene bak!” diye düşündüm. Kader mi bu? Gözlerimi kapadım. Ben hangi kaderin içindeydim?

Kırmızı arabamdayım. Yanımda Fadime. Havada süzülen arabayı Kız Kulesi'ne indiriyorum. El ele tutuşup İstanbul Boğazı'na bakıyoruz. Köprüyü, vapurları, martıları izliyoruz. Fadime öyle mutlu ki, “Rüyamda görsem inanmazdım!” diyor. Rüzgâr esince gözlerimi kapatıyorum. Havayı içime çekiyorum. Gözümü açıyorum karanlık. Otobüs ters durmuş. Elimde bir kâğıt parçası. Üzerinde “On beş haziranda döneceğim” yazdığını biliyorum. Henüz kafam yerinde. Yaralarımın acısı ortaya çıkmaya başlamış, umursamıyorum. İnsanlar inliyor. Pişman oluyorum. Bu kâğıdın benim elimde ne işi var?


Büşra Altuntaş

161 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör