• İshakEdebiyat

Öykü- Bekir Dadır- Postmodern Bir Yanılgı

Neyse başkan ben anlatmaya devam edeyim. Ben atmaya devam ediyorum böyle bir bir anladın mı? İki, üç, dört, tak tak tak. Durmuyorum başkan. Aslına bakarsan durmak da istemiyorum. Ben içtikçe boş bardaklar dile geliyor sanki, anladın mı? “Gürkan başkan doldur içimizi Gürkan başkan, boş bırakma bizi Gürkan başkan” diyorlar anladın mı? Sanki altımda kıvır kıvır kıvranan ince belli bir kadın gibi yani başkan anladın mı? Bütün masalardaki buğulu bardaklar da benim masamdaki bardakları kıskanıyor yani, anladın mı? Bir an önce onlarla hemhal olmamı, onlara dokunmamı, hafifçe kavrayıp da bir terzi sakinliğinde hareket edip kendilerine gerçek hazzı yaşatmamı bekliyorlar. Onlara dokunanların ellerinden bir an önce kurtulup da benim masama, kıskandıkları bardakların yanına gelerek onları alaşağı edip yerlerine geçmek istiyorlar başkan, anladın mı? Bir birilerine tokuşurken çıkan sesteki acıları şu kulağımla duyuyorum yemin ederim. Neyse ben böyle içmeye, içimin en ücra yerlerini doldurmaya devam ederken camın önünden bir şey geçiyor. Bir şey diyorum, çünkü öylesine alelade bir tanım da yapmak istemiyorum. Eteğindeki papatyalar sırf yere dökülsün de döküldüğü yerden dünyaya yetecek kadar papatya yeşersin diye rüzgârı da arkasına alıp öyle bir salına salına yürüyor ki, içimden olsa olsa onun adı Müberra olur diyorum. Adını Müberra koyuyorum yani başkan, anladın mı?


İşte sonra başkan, sonra bütün çocuklar annelerini emerken gözleri hep Müberra’ya bakıyor. Şehrin iki ucunda, iki kadın, çamaşırları balkona asarken Müberra’nın savurduğu rüzgâr yalayıp geçiyor çamaşır iplerini. Sokaklarının adı Müberra olsun diye belediyeye kaç dilekçe veriyor mahalle sakinleri sen düşün artık başkan. Neyse başkan, bu yürüyüş olsa olsa Müberra yürüyüşünde bir kadının yürüyüşü olur diyor ve koyuyorum adını.


Camın önünde durduğumda bedenimin görüntüsünden önce soluğum içeriye sızmış gibi bir anda bütün o boğuk sesler kısılıyor. Garson olduğunu düşündüğüm bir genç elinde boş tepsiyle bir masanın önüne doğru eğilirken onunla beraber bütün masadaki gözler bir anda bana çevriliyor. İçeriye girip girmeme kararsızlığım tam da o anda ortaya çıkıyor, bir vücuda dönüşüyor, garson gencin elindeki tepsiyi titretiyor, boş bardaklara yeni içkiler koyuyor, kasanın arkasında duran pos bıyıklı adamı parmaklarının arasındaki paraları yeni bir heyecanla sayacakken duraksatıyor, yağlı, kalın parmaklarını kadehlerin üzerinde gezdirenleri şaşkınlıklarından mıdır nedir tükürüklerini yutmayı unutturuyor.


Ani bir kararla içeriye süzülüyorum. Gözlerini bana doğru diken bedenlerin arasından bir seçim yapma hakkını kendimde bulduktan sonra kapıya en yakın masaya oturuyor, karşımda tek başına oturan adamın şaşkın bakışları arasında garsondan ince bir el hareketiyle servis açmasını istiyorum. Bardağımı doldurmasını istemediğim bir el hareketiyle garsonu oradan uzaklaştırıyor, rakıyı dolduruyor, tek nefeste kafama dikip sert bir şekilde masaya vururcasına yerine koyuyorum. Etraftaki şaşkın bakışları da bedenimden savuşturmak için birkaçına sert sert baktıktan sonra karşımdaki adama dönüp “bu gecenin şanslı kişisi sensin” diyor, boşalan bardağımı doldurduktan sonra onun da bardağını es geçmiyorum.


Uzun, borda tırnaklı parmaklarıyla rakı bardağını bir tutuşu var ki, nasıl anlatsam, nereden başlasam eksik kalır. Ne bu meyhaneye girişini anlayabiliyorum ne de masama oturmasını. Ama Müberra öyle bir karşımda oturuyor ki, sanki bütün oturuşlar onun oturuşundan esinlenmiş başkan, anladın mı? Soru sormaya kalkarsam sanki elimdeki tek ve kusursuz güzelliği kaybedeceğimi düşünüyorum. Gözlerini gözlerime diktiği anda bu yaşıma kadar utanmayan ben, bir anda utangaç bir çocuğa dönüşüyorum. Evet, evet ben. Küçük bir kız çocuğu gibi kabuğuma çekilmek ve bütün bu olanlar bitene kadar oradan çıkmak istemiyorum. Ama kanlı canlı karşımda oluşu, masadaki zeytinden daha siyah ve alımlı gözleri beni yerime çiviliyor, kalkmak fikri beynimin kıvrımlarından geçse de bedenim o düşünceyi bir çöp poşeti gibi çöp bidonuna savuruyor. Sadece dudaklarımın arasından “nasılsın?” sözcüğü çıkıyor. Ama çıkar çıkmaz da sanki boşlukta sallanarak boş bir bardağın içine cumburlop düşüyor. Ve sonra sözgelimi bütün masalar boşalıyor, ortalıkta ne içenler kalıyor ne garsonlar ne de kasa arkasında parasını hırsla, şevkle sayan mekân sahibi. İçerideki klima soğuk soğuk enseme doğru üflerken birden dışarıda karın yağdığını görüyor temmuz ortasında bu gözler başkan anladın mı? Sözgelimi karın üzerinde ayak izini bırakmadan geçen taylar görüyor bu gözler. Sigaralarını ağzında gül tutuyor gibi tutup, köşe başında sevgilisinin geldiğini gören gençler, ağızlarında tuttukları sigaralarını arkalarına sakladıktan sonra, sevgililerine bir gül uzatır gibi uzattığını görüyor bu gözler. Bu gözler onun dışında her şeyi gerçek dışı, olanaksız görüyor. Sanki evrende tek olanaklı ve gerçek olan Müberra’ymış da ondan başka her şey postmodern bir yanılgıymış.


Kadehi eline alıp bir anda kendinden emin bir hareketle ayağı kalkıyor. O ayağa kalkınca kuşlar dallarından aşağıya bırakıyor kendilerini ama kanat çırpmayı bir an için unutup yere çakılıyorlar hafif bedenleriyle. “heyyy” diye bir nida atıyor ortalığa. Bütün masalar susma eyleminin anlamını çözüyor gibi bir bilgiçlikle ona bakıyorlar, göz ucuyla da bana. “Bu gece, bu beyefendi için içeceğiz anladınız mı beyler? Anladınız mı hanımefendiler? Bu gece Kadir için kadeh kaldıracağız hepimiz. Kaldırın bakalım kadehleri. Kaldırın kaldırın. Ha şöyle” dedikten sonra oturuyor yerine. Tam o saniye adım birdenbire Kadir oluyor başkan. Kırk üç yıllık adım olan Gürkan, o saniye Kadir oluyor anladın mı? Bu ad, içimde kendi yerini bulmak için öyle uzun çabalara, yollara girmiyor. Müberra öyle dedikten sonra bir anda gerçekleşiyor. Yeni doğan bir bebeğin adını koyuyor sanki namussuz. Kendimi dünyaya gözlerini yeni açmış bir bebek gibi hissediyorum. Doktorlar kordonumu kesiyor. Hemşireler beni temizliyor, Müberra’nın kucağına veriyor sanki.


Bütün meyhaneye kadeh kaldırdıktan sonra yerime oturunca Kadir’in gözlerini arıyor gözlerim. Öyle uzun bir yola çıkmasına da gerek kalmıyor gerçi, kafamı kaldırır kaldırmaz karşımda buluyorum gözlerini. Bir kabullenişin en güzel resmini görüyorum gözlerinde. Bir yandan da sakin bir vazgeçişin. Bir bebek gibi karşımda duruyor şimdi. O kendinden emin olan adam bir anda şaşkınlıktan mı nedir yeni adını benimsiyor, gözleri ışıl ışıl. Bu zamana kadar hep bu anı beklemiş gibi ışıl ışıl. İlk kez kendini bir şeye ve bir yere ait hissetmiş gibi ışıl ışıl. Çocuklar kayboldukları kuyulardan çıkmış da babaların gözlerine dönmüş gibi Kadir’in gözleri, ışıl ışıl. Zaman ilerledikçe o ışıl ışıl olan gözlerinde sarhoşluğu tadıyorum. Sanki birazdan olanları tahmin eder gibi bir hüzne dönüşüyor o gözler. Benim gözlerimde ise bir af dileme, bir özür. Üst üste yaktığı sigaraların dumanı bile havadaki o betimlenemez duyguyu dağıtamıyor, gitgide fazlalaştırıyor sanki.


Masadaki şişenin bittiğini görünce gözlerimi bir an olsun Müberra’nın üzerinden çekiyor, garsonu aramaya başlıyorum. Yerinden kalkıyor. Yanımdaki boş sandalyeye doğru uzun bir yol gider gibi yavaş adımlarla hareket ediyor, çantası parmakları arasında. Göğüslerini ileriye ata ata yürüyor. O kısa mesafeyi öyle bir yürüyor ki, etrafta boşalan masalara yeni insanlar konuşlanıyor, yeni şişeler açılıyor, açılan o yeni şişeler bitiyor, hesaplar ödeniyor, iki masa arasında beklenen kavgalardan biri çıkıyor, boş şişelerden birisi darbenin nereden geldiğini bile anlamayacak kadar sarhoş bir adamın kafasında patlıyor, kavga esnasında kendilerine zarar gelmesin diye çantalarını kafalarına siper eden kadınlar mekânın en uç kısmında bedenlerini savunuyor. Müberra yanıma oturur oturmaz yumuşacık elini masada, boşta duran elimin üstünde hissediyorum. Gözlerine bakmaya çekindiğim için tekrardan garsonu arıyor gözlerim. Garsonla göz göze gelince de bir el hareketiyle yeni şişe getirmesini işaret ettiğim anda camın önünden bir şey geçiyor. Bir şey diyorum, çünkü öylesine alelade bir tanım da yapmak istemiyorum. Eteğindeki papatyalar sırf yere dökülsün de döküldüğü yerden dünyaya yetecek kadar papatya yeşersin diye rüzgârı da arkasına alıp öyle bir salına salına yürüyor ki, içimden olsa olsa onun adı Müberra olur diyorum. Adını Müberra koyuyorum yani başkan, anladın mı? Hemen ardından arka arkaya birkaç ses işitiyorum. Bu sesler her ne kadar arka arkaya olsa da iç içe geçiyor. Silahın patlaması, insanların çığlıkları…


Elimin üstündeki yumuşak tenin kaybolmasını hissedişimle, Müberra’nın sandalyeden düşüşünü görüşüm aynı ana denk geliyor. Elinden düşen silahın masaya konması ve yüzümde onun kanını hissedişim ise kısa bir an içinde her şeyin bittiğini haber veren bir posta güvercinine dönüşüyor.


Camın önünde durduğumda bedenimin görüntüsünden önce soluğum içeriye sızmış gibi bir anda bütün o boğuk sesler kısılıyor. Garson olduğunu düşündüğüm bir genç elinde boş tepsiyle bir masanın önüne doğru eğilirken onunla beraber bütün masadaki gözler bir anda bana çevriliyor. İçeriye girip girmeme kararsızlığım tam da o anda ortaya çıkıyor, bir vücuda dönüşüyor, garson gencin elindeki tepsiyi titretiyor, boş bardaklara yeni içkiler koyuyor, kasanın arkasında duran pos bıyıklı adamı parmaklarının arasındaki paraları yeni bir heyecanla sayacakken duraksatıyor, yağlı, kalın parmaklarını kadehlerin üzerinde gezdirenleri şaşkınlıklarından mıdır nedir tükürüklerini yutmayı unutturuyor.


Ani bir kararla içeriye süzülüyorum. Süzülür süzülmez de bir patlama sesi kulaklarımı yırtarcasına bedenime doğru girmeye çalışıp, onu hızlı bir şekilde gasp ediyor. O bağırış çağırış arasında girişe en yakın masadan bir kadının yere doğru düştüğünü görüyorum. Ne olup bittiğini anlamadan biraz korkuyla, biraz da heyecanla hemen oradan uzaklaşıyorum.


Bekir Dadır

238 görüntüleme