• İshakEdebiyat

Öykü- Berat Can Aksoy- Dilenci

Yine hayatın kıymetini bilmediğim günlerden biriydi. İşten erken çıkmıştım hastalık bahanesiyle, oysa hasta falan değildim. Fakat doğuştan oyunculuk yeteneğim vardır. Canım o gün çok sıkıldığı için öğle molasından hemen önce müdürün karşısında bir güzel hasta rolü yaptım ve izni kaptım. İş yerinin mükemmel yemeğini de boş verip doğruca yola koyuldum. Eve varınca güzel bir yemek yapacaktım çünkü dışarıda yemeyi pek sevmem. Kendi hazırladığım bir yumurta bile dışarıdaki birçok yemekten hoş gelir bana. Yemekten sonra dün geceden seçtiğim iki tane filmi izleyecektim. Tabii ki güzel bir şarapla... Bu sizlere çok sıradan bir “yapılacaklar listesi” gibi görünebilir. Ama ben bu listeyi her düşündüğümde gülümsüyordum. Film izlemek, kitap okumak, müzik dinlemek basit şeyler gibi görünebilir. Ama bunlar beni hayatımın birçok döneminde yaşama bağlamış ve huzur vermiştir. Ünlü bir Fransız yönetmenin dediği gibi "Günde üç film, haftada üç kitap ve harika müzik kayıtları, öleceğim güne kadar beni mutlu etmeye yeter." Tabii ben bunları asla üçle sınırlamam, işten arta kalan vaktimi seve seve harcarım bunlar için. Neyse, gelelim bu hikâyenin öznesine. Çünkü yukarıda kendimle ilgili onca şey anlatmama rağmen bu hikâyenin öznesi ben değilim.

Ofisten çıkar çıkmaz metro istasyonuna attım kendimi. Metroları çok severim. Metro, izleyebileceğim onlarca insan yüzü demektir ve her biri farklı bir şey anlatır bana. Metrodan indikten sonra evimin yakınındaki fırından ekmek aldım ve bu hikâyenin öznesiyle, o fırından çıkarken karşılaştım. Bu özne ilk bakışta anlamasam da sonraki birkaç dakikalık gözlemlerime dayanarak söylüyorum ki dilenciydi ama dilenmeyen bir dilenci. Fırının karşısındaki sokak lambasına yaslanmıştı. Bakışları, suç işlemiş bir çocuğun bakışları gibi sürekli yerdeydi. Saçları alnını tamamen kapatıyordu. Burnu kalemle çizilmiş gibiydi, hafif bir kemeri vardı bu muazzam burnun. Bugüne kadar incelediğim onlarca yüz arasından bu kadar güzel buruna sahip bir yüzü ilk kez görüyordum. Hatları keskin olmayan temiz bir yüzü vardı, tahminimce yirmili yaşların başında olan bu delikanlının. Ama üstündekiler yüzü gibi temiz değildi. Kirli olmasını da geçtim, paçavraydı bunlar. Tam fırının karşısında durması da zaten açıklıyordu her şeyi. Acıkmıştı.

Bir süre fırının kapısında oyalanır gibi yapıp onu seyrettim. Bir kere bile başını kaldırmadı. Yanından onlarca insan geçti ama bir kere bile avucunu açıp "Karnım aç," ya da buna benzer bir şey demedi. Sadece yere bakıyordu, sanki baktığı yerde başka bir dünya vardı ve o dünyada keyfi yerindeydi. Bakışlarını oradan ayırdığı an cehenneme düşecek gibiydi. Velhasıl kelam utanıyordu bu delikanlı. Avuç açmak şöyle dursun gözleriyle bile dilenemiyordu. Üstündekilere bakıp karar verebilirdiniz dilenci olduğuna başka türlüsü zordu. Sanki birinin her şeyi anlamasını ve onu bu dilenme utancından kurtarmasını bekliyordu. Tahmin edersiniz ki o biri bendim.

Önce usul usul yanına sokuldum. Beni fark ettiğini anladım ama yine de bakışlarını yerden kaldırmadı, sadece doğruldu biraz. Ona nasıl hitap edeceğimi düşündüm birkaç saniye. Aramızda pek yaş farkı yok gibiydi, zira daha yirmili yaşları bitirmemiştim. Bu yüzden yaş farkımızın olmadığı insanlara "Arkadaşım," diye hitap ederim. Ona da böyle hitap etmeyi uygun gördüm.

Karşısında dikilip, "Arkadaşım," dedim. Sonunda dakikalardır yerden ayrılmayan o bakışlar gözlerimin ta içine baktı. Çok kısa, sanırım iki soluk kadar kısa bir bakıştı bu. Önce gözlerime, sonra kılık kıyafetime, daha sonra da yere bakmaya devam etti. Gözlerime baktığı o kısacık an bana sanki şunları der gibiydi:

"Arkadaş mı? Bir kendine bak, bir de bana. Şu kılığıma, şu sefaletime, bir de kendi gıcır gıcır takım elbisene. Sence biz arkadaş olabilir miyiz?"

Bu telaffuzun onu etkilemediğini anladım. Ve bu hikâyenin sonuna kadar ona hiçbir şekilde hitap etmedim. Çünkü adını da bir türlü söylememişti bana, ayrıldığımız güne kadar. Dikkatli okurlar bu cümleden onunla ilişkimizin sadece bugünle sınırlı kalmayacağını ve uzayacağını anlamıştır zaten.

Artık ona hiçbir şekilde hitap etmeden direkt niyetimi belli etmeyi düşündüm. Biliyordum, açtı. Gözlerime baktığı o kısacık an bunu çok daha iyi anlamıştım.

"Aç mısın?" diye sordum. Bir süre bekledi ve o simsiyah gözlerini yerden ayırmadan başıyla onayladı aç olduğunu.

"Eh, pekâlâ o zaman yemek yapacağım evde. Ev yakın beş dakikalık yol, gelmek ister misin?" Hiçbir tepki vermedi bu soruma. Acaba aç değil mi, diye düşündüm. Ama başıyla onaylamıştı aç olduğunu. Herhâlde eve gelmeye utanmıştı. Ona para verip dışarıda yemek yedirebilirdim. Ancak bu delikanlıda bir şeyler vardı, başından olaylar geçmiş olmalıydı ve ben bunları öğrenmek istiyordum. Ah merak, ah dipsiz kuyu. Sen değil misin bizi arşa çıkaran ve oradan betona çakılmamız için bırakan?

Eve gitme konusunda bir kez daha ısrar ettim, yine cevap vermedi. En son ona, "Ben gidiyorum, güzel yemek yaparım bak. Artık sana kalmış gelmek," dedim, yanından ayrıldım. On adım kadar attıktan sonra döndüm ona doğru, bana bakıyordu. Açtı işte. Ama neden gelmiyordu? Acaba benim kötü niyetli biri olduğumu mu düşünmüştü?

Başımla evin olduğu tarafı gösterip "Haydi," der gibi yaptım. Kaç dakikadır bir zıpkın gibi yere saplanmış ayakları yerinden kıpırdandı. İnanılmaz küçük adımlar atıyordu, hani yukarıda "Beş dakikalık yol," demiştim ya, unutun siz onu. O bu şekilde yürüdükçe çeyrek saatten erken varamazdık eve. Bu o kadar uzun bir süre değil tabii ama ben de açtım. Onun kadar mı bilmiyorum ama sabahtan beri bir lokma şey yememiştim. Ayrıca evde hazır yemek de bizi beklemiyordu, daha yemek yapacaktım. Bu yüzden hızlanmasını istedim ama nafile.

Yol boyunca ne kadar çabalasam da ağzından bir kelime çıkmadı. Kafasını çok nadir kaldırıp ara sıra yola bakıyordu ve ölü adımlarla geliyordu peşimden. Belki de kaç gündür bir şey yememişti. Bu yüzden adım atacak mecali yoktu. Ama sonunda bir apartman dairesi olan evime vardık.

Bir odası ve bir salonu olan evim küçük olmasına rağmen bana yetiyordu da artıyordu bile. Zaten yalnızdım, iş yerinden arkadaşlarım dışında başka kimsem de yoktu. Onlarla da pek samimi olduğum söylenemezdi. Annem ve babam ben üniversitedeyken on gün arayla göçtüler bu dünyadan. Kardeşim yoktu, bu muazzam duyguyu hiçbir zaman tadamadım ve hep hissettim bu eksikliği. Akrabalarımı da küçüklüğümden beri hiç sevemedim. Annem ve babam öldükten sonra bu kıymetli akrabalar benimle ilgileniyormuş gibi yapıp aramışlardı birkaç kere. Ama cevap vermeyince bu aramalar da hepten kesildi. Kısacası büyük bir yalnızlığın tam ortasındaydım. Ve bu dilenci tüm varlığıyla, insana sert cevaplar veren bakışlarıyla, tam da bu yalnızlığın yara bandı olmuştu. Ama bilirsiniz, yara bandı çoğu zaman işe yaramaz!

Dairem dördüncü kattaydı. Tabii yine onun ölü adımlarıyla dakikalar sürdü kapının önüne gelmemiz. Evet, asansör yoktu. İçeri girince onu mutfağa buyur ettim ve yemek masasında sırtı kapıya dönük olan sandalyeyi gösterdim oturması için. Ama o, gösterdiğim yerin tam karşısına oturdu. Bu normal gelebilir sizlere oysa altında kocaman bir "Senin her dediğini yapmam," vardı sanki. Bir de sırtını kapıya verip sadece mutfağı izleyeceğine, karşıya geçip tüm evi izlemek istedi sanırım. Ona üstümü değiştirip geleceğimi söyledim.

Döndüğümde aynı yerde, aynı duruşta masayı izliyordu. Yemek biraz geç hazır olacağı için ona biraz bisküvi ve bir bardak meyve suyu ikram ettim. Ben soğan doğrayıp arkamı döndüğümde kapta bir bisküvi kırıntısı bile yoktu. Nasıl hiç ses çıkarmadan bu kadar bisküviyi yemişti anlamadım. Bunu uzun bir süre düşündüm o akşam, sanırım ceplerine doldurmuştu. Evinde bekleyeni olmalıydı ve o da açtı. Ya da benim gibi yalnızdı ama diğer öğünler için de bir şeyler ayırmak istedi.

Yemek hazır olunca sofrayı kurdu, şöyle güzel de bir donattım hani iyice yesin diye. Bir şişe şarapla karşısına oturdum. Daha dokunmamıştı meyve suyu bardağına, belki de hoşuna gitmiyordu. Biri meyve suyu sevmiyorsa alkolü sever herhâlde diye düşündüm. O, bu sırada büyük bir iştahla yiyordu yemeğini.

"Şarap ister misin?" diye sordum. Durdu, gözleri tabaktan ayrılıp gözlerimin içine dikildi. Birkaç saniye bana baktıktan sonra: "Haram," dedi. Şaşırdım tabii buna, zira o bir dilenciydi. Tam olarak bilmesem de bence dilenmek de dine göre haram olmalıydı. Elime koz geçmişti, hemen kullandım:

"Dilenmek de haram değil mi?"

Sanırım bu onu çok kızdırdı. Kaşığını hızlıca masaya vurdu. Yumuşak yüzü inanılmaz sert bir hâl aldı. Yine o simsiyah gözlerini dikti üzerime "Ben dilenmiyordum ki," dedi.

Haklıydı, dilenmemişti. Belki dilenci bile değildi. Ben onun kıyafetlerine bakıp varmıştım bu sonuca. Belki o gün başından kötü bir olay geçmiş, belki parası çalınmış, soyulmuş ya da başka bir şey olmuştu ve açtı. Bunu insanlara söylemeye utanmıştı. Bu yüzden fırının karşısında bakışlarını yere dikmiş, beklemişti. Tanrı’m, ne aşağılık bir insandım ben. Ona nasıl böyle bir şey söylemiştim? Bana öyle bir bakmıştı ki keşke yer yarılsaydı da içine girseydim o an. Sanırım biz insanlar yardım edilecek yoksullar istiyoruz. Dilenciler istiyoruz bu dünyada. Yoksulluğun bitmesini istediğimiz falan yok. Egolarımızı tatmin etmeye çalışıyoruz bu insanlar üzerinden.

O gün başka bir şey olmadı. Ne kadar konuşmaya çalışsam da o konuşmadı benimle. Zaten ben de çok mahcuptum ve üstelemedim. Yemeğini bitirdi ve hiçbir şey demeden gitti. Açıkçası bir daha onunla karşılaşmayacağımı ve istesem de artık evime gelmeyeceğini düşünmüştüm. Neyse işte gitti. Ben de filmleri ve şarabımı alıp keyfime baktım.

Sonraki gün ben aynı iş koşturmasını aynı iş yorgunluğunu yaşayıp saat dört gibi çıktım ofisten. Beş olmadan da fırının önündeydim. O da oradaydı. Bilmiyorum beni fark etti mi? Çünkü bakışları yine aynı yerdeydi. Girip ekmek -onun da geleceğini farz edip fazladan bir tane- aldım. Yanına gidip davet ettim eve. Bakışlarını yerden kaldırıp süzdü beni bir süre. Ve bu sefer benden önce koyuldu yola. Bugün dünden daha aç olmalıydı, onu dün ne kadar üzmüş olsam da gelecekti eve. Çünkü bu saate kadar ona yemek ya da para veren olmamış gibiydi. Yine o ölü adımlarla, önümdeydi bu defa. Artık ben ona uyuyordum. Adımlarının hantallığıysa sanırım açlıktan değil, yaratılıştan böyleydi.

Eve vardık. Yine aynı yere oturdu, ben üstümü değiştirmeye gittim. Döndüğümde masaya dünkü bisküvilerden koydum. Bu defa meyve suyu koymadım masaya. Herhangi bir içecek vermeyeceğimi anlayınca "Su," diye inledi. Bu karşılaştığımızdan beri benden istediği ilk şeydi. Bir bardak su verip tezgâhta bir şeylerle uğraşmaya başladım.

Tezgâhın üzerinde parlak bir demlik vardı. Aynadaki kadar olmasa da kendinizi görebilirdiniz üzerinde. Ben de bu demliğe çaktırmadan bakıp onu süzüyordum. Bisküvileri yine ceplerine doldurmaya başladı. Evet, onları yemiyordu, bu yüzden ses seda yoktu tabağı bitirmesinde. Yine de bunun farkında değilmişim gibi yapmaya devam ettim.

Yemek çabucak hazır oldu ve kurdum sofrayı. Kendime şarap, ona su doldurdum. Şarap için, "Haram," demişti ama şarabın masadaki varlığı onu rahatsız etmiyor gibiydi. Yemeğe başladık. Tabii o yine silip süpürüyordu. Ben hızlı yemek yemeyi sevmem. Tadını asla almıyorum bu şekilde çünkü. Bir süre yemeye devam ettik. Baktım onun konuşacağı yok, ben bir konu açayım dedim:

"Ee, ne yapıyordun gün boyu?"

Dilenci olmadığına göre herhâlde yaptığı bir şeyler olmalı diye düşündüm. "Hiç," diye bir cevap geldi. Bunu öyle bir ses tonuyla söylemişti ki bir daha ne yaparsam yapayım, bu konuda bir şey demeyeceğini anladım.

"Peki okula falan gitmiyor musun?"

Tadı kaçmıştı, kaşığını bıraktı. Simsiyah gözlerini dikti yüzüme. Tanrı’m, ne muazzam bir yüzü vardı. Hele saçları; parlak, canlı, uzun ve tertemizdi. Bir süre bekledi. Sanırım bir münakaşaya gireceğimizi düşündüğü için kelimelerini toparlıyordu.

"Ben okula gitmem, boş bir yer orası!"

Ne demek boş? Böyle saçmalık mı olurdu? Ben onca yıl, o boş dediği okullara gitmiş, hep en başarılı öğrencilerden olmuş, sonunda büyük bir şirkete kapağı atmıştım. Maaşım iyiydi, evim vardı, ne istesem alabilirdim. Boş ne demekti? Gösterirdim ben ona.

"Boş diyorsun ama ben o boş dediğin okullara gittiğim için buradayım."

"Ne olmuş yani? Ben de buradayım."

Sinirim tepeme çıkmıştı. "Ama burası benim evim. Keyfim yerinde, her istediğimi yapabiliyorum."

Yine gözlerimin içine dikti o bakışlarını. Her zaman insanların gözlerine bakınca birçok şeyi anlardım. Ama onun karşısında yapamıyordum bunu. Sanki o benim gözlerime bakıp anlıyordu beni.

"Her şeyi alabiliyorsun, peki ya bu yalnızlığına ne demeli?" dedi. Yalnızlık. Ah damağımdaki yara, çıkmaz leke, gecenin dostu, gündüzün düşmanı. Haklıydı, dibine kadar yalnızdım. Ve bu yalnızlığı öldüremiyordum bir türlü.

"Yalnızlık," deyince beni etkilediğini anladı tabii. Çünkü bunun üzerinden tekrar saldırmaya başladı.

"Yalnızsın sen. Evindeki bu kocaman boşluğu geçtim, dışarıya çıkıp birileriyle ya da tek başına bile yapacağın bir şey yok. İki gündür geliyorum evine bir kere telefonun çalmadı, bir kere aramadın birini. Lanet telefonu eline bile almadın!" Bir süre etrafa bakındı, sonra devam etti. "Tamam, gitmişsin o güzel okullara ama o okullar senin cebini doldurmaktan başka bir işe yaradı mı?" Yaramamıştı.

"Yapabileceklerinin bir sınırı var. Yiyeceğin yemeğin, giyeceğin elbisenin, okuyacağın kitabın bile. Sonsuzluk dışarı çıkıp kafanı yukarı kaldırdığında gördüğün yer. Ondan başka sonsuzluk yok. Cebin parayla dolu olsun, neye yarar? En fazla kaç tane pizza yiyebilirsin bir günde? En fazla kaç şişe şarap içebilirsin? Yapamazsın, her şeyin bir sınırı var."

Lanet herif! Yine haklıydı dediklerinde hem de kelimesi kelimesine. Her şeyin bir sınırı vardı. Çok sevdiğim şarabı bile kaç şişe içebilirdim ki? Bir ya da iki şişe, üçüncüde bilincim kapanırdı. Ama dediklerinde haklı olduğunu onaylamak istemedim çünkü bu onu mutlu ederdi, o kazanırdı. Ben de sustum bir süre. Fakat dediği bir şey aklıma takıldı, sadece gökyüzü için sonsuz demişti. Tanrı da sonsuz değil miydi? Şarap için, "Haram, demişti. O zaman Tanrı'ya inanıyordu. Ben de onu, buradan sıkıştırmaya çalıştım.

"Peki ya Tanrı? O da sonsuz değil mi?"

"Ben Tanrı'ya inanmam. Herhangi birine hem de," demez mi? Sabrım taştı. Nasıl inanmazdı? Dalga mı geçiyordu benimle köpoğlu?

"Şarap ikram ettiğimde “Haram,” demiştin ama. Nasıl inanmıyorsun anlamadım,"

"Ben şarap dinlere göre haram olduğu için “Haram,” demedim. Bedenim için haram bu illet. Bak inan bu sıvıyı senden çok içmişimdir, gözlerinden belli çünkü alkolik değilsin sen. Ben bir ara öyleydim. O, kötülüğün ta kendisi, onun tadını falan sevmiyoruz. Beynimize verdiği uyuşukluğu seviyoruz. Bedenimizi ele geçiriyor. Ben asla bir şeyin bedenimi ele geçirmesini istemem. İşte bu yüzden haram."

Kahrolasıca yine haklıydı. “Bedenim, neler neler yaptım sana. Seni nasıl hor kullandım, nasıl eziyet ettim sana. Affet beni.” Yine de inat olsun diye, masadaki şarap kadehini tek seferde yuvarladım mideme. Peki o, bunca şeyi nasıl söylüyordu? Nasıl böylesine güzel konuşabiliyordu? Merakım yine çıkmıştı arşa.

"Böyle şeyleri, böyle konuşmayı nereden öğrendin sen?"

Küçümser gibi baktı bana "Ne yani, sadece senin o dediğin okullara gidenler mi bilecek konuşmayı? Kitaplar! Hiçbir okula gitmeden hatta hiç evinden çıkmadan bile hayatı kitaplardan öğrenebilirsin."

Anlaşılmıştı. Karşımda hiç okula gitmediği için cahil olduğunu düşündüğüm biri var zannediyordum. Ama o benden daha iyi biliyordu hayatı. Baktım ki bu konularda onunla baş edemeyeceğim, hazır çenesi de açılmış beyefendinin, başka bir soru attım ortaya.

"Nerede, kiminle yaşıyorsun? Ailen var mı?" Bu defa fazla düşünmeden başladı konuşmaya.

"Yok. Yetimhanede büyüdüm ben, yıllar oldu oradan kaçalı. Tabii bu şehirde değildi o yetimhane, kimse beni buralarda arayamaz diye geldim buraya. Kaç yıldır da hiç gitmedim. Hem artık reşitim. Kimse bir şey diyemez bana ama kaçarken on dört yaşındaydım."

"Demek sen de benim gibisin, benim de annem ve babam öldüler. Daha üniversitedeydim."

"Benimkiler ölmediler. Yani bilmiyorum öldüler mi, yoksa yaşıyorlar mı? Beni bebekken bırakıp gitmişler. Kendimi bildim bileli o yetimhanedeydim."

Durumuna üzüleyim mi yoksa başka bir tepki mi vereyim bilemedim. Bir ailesi olmamıştı ama bu her zaman kötü bir şey değildir bence. Çünkü; öyle aileler var ki olmamaları, olmalarından bin kat daha iyi. Onun ailesi de onu böyle bıraktığına göre olmamaları daha iyiydi.

Sohbet koyulaşmıştı. Merakım da giderek artıyordu, "Peki neden kaçtın oradan? Hiçbir aile seni almak istemedi mi?"

"Orası cehennem gibi hapishaneden farksız. Hapishaneye düştüğümden böyle demiyorum, birkaç defa sinemada gördüm hapishaneleri. Nefes alamıyordum orada artık. Ben de umutluydum birileri beni alır diye ama nedendir bilmiyorum, kimse istemedi. Bazı günler aileler gelirdi birini seçmeye. Mahkûmlar gibiydik. Mahkûmlar nasıl görüş salonuna girince ailelerini arıyorlarsa, biz de gelen anne-babalar arasında ailemizi arardık. Bazılarımızın şansı yaver gider, aile sahiplenirdi onu. O çocuk eşyalarını toplamaya geldiğinde ağzı kulaklarına varırdı. Dehşet verici şekilde kıskanırdım o çocukları. Ben, o duyguyu hiç tadamadım çünkü. Baktım olacak gibi değil, bir gece yangın alarmına basıp o kargaşada tüydüm. O şehirde de kalmadım. Buraya geldim, aynı gecenin sabahı."

Ona üzülmüştüm. Hayat onu savurmuştu hepten. Oysa tertemiz gelmişti dünyaya. Ne yaparsak yapalım işte kirlenmeden kalamıyorduk.

Anlattıklarına bakılırsa evi olmamalıydı, çalışmıyordu da sanırım. "Dilenmiyorum," demişti. Peki ne yapıyordu her gün? Bunu sordum ona. Rahat konuşuyordu, konuşurken de gözlerime değil masaya bakıyordu artık.

"Gardaki boş vagonlarda sabahlarım hep. Orada birkaç arkadaş da var. Onlar dilenip doyuruyorlar karınlarını, ben yapamıyorum bunu. Bu yüzden çöpleri karıştırıyorum genelde, içlerinden fena şeyler de çıkmıyor. Bazen de birileri gelip bir şeyler veriyor, senin gibi."

Evet kendisi de itiraf etmişti. Dilenmeyen bir dilenciydi! Gerçi dilenci olduğunu kabullenmiyordu, aman neyse işte. O gün başka bir şey anlatmadı. Yemeğini bitirince, "Artık kalkmalıyım," dedi ve bu defa teşekkür etti yemek için. Yarın da gelip gelmeyeceğini sordum, "İstiyor musun gelmemi?" diye sordu. İstediğimi söyledim, "Gelirim o hâlde," dedi ve gitti.

Sonraki gün işten çıkıp fırına gittiğimde orada değildi. Sanırım beni kandırmıştı. Ya da başka biri yardım etmişti ona. Keyfim kaçmış hâlde evin yolunu tuttum. Bir de baktım apartmanın önünde beni bekliyor. Gülümsedim ama bunu ona belli etmemeye çalıştım. Eve girdik ve karnımızı doyurduk. Sohbet, muhabbet sonra yine gitti. Bu uzun süre böyle tekrar etti. Her gün apartmanın önünde bekliyordu beni, hafta sonlarıysa direkt eve geliyordu.

Bir sabah apartmandaki yaşlı komşum böylelerine dikkat etmem gerektiğini söyledi, "Zararı yok," dedim. "kendi hâlinde biri!"

İşte böyle, onunla arkadaş olmuştuk. Ben onunla yemeğimi paylaşıyordum, o benimle muhabbetini. Tabii yemekten önce masaya bisküvi koyup ceplerine indirmesini sağlıyordum. O, bundan haberim yok sanıyordu.

Bir yemek sonrası sigaralarımızı tüttürüyorduk. Dumanı öyle bir içine çekiyordu ki dışarı verecek bir şey kalmıyordu neredeyse. O gün ona sordum, "Sence hayat nedir?" Önce sigarasını bitirdi sonra biraz düşünüp bana baktı.

"Başladığını da bittiğini de fark etmediğimiz bilmem kaç gündür." Biraz daha düşündü, "ama bu başlangıç ve bitiş arasındaki acılar, bize çok iyi fark ettiriyorlar varlıklarını. Peki ya sence, hayat nedir?"

Ben de onun gibi güzel şeyler söylemek için düşündüm biraz. Ona ve kendime bir sigara çıkardım ve yaktım sigaraları.

"Bence hayat; kimilerine göre çok uzun, kimilerine göre çok kısa, kimilerine göre tatlı, kimilerine göre acı; kavgayla, aşkla, nefretle, zaferle, yenilgiyle dolu bir zaman dilimi; farkında olunmadan bitirilen hoş bir pasta."

Sigarasından bir nefes çekip "Güzel söyledin," dedi.

Başka bir gün ise konu Tanrı'dan açıldı. Tanrı'ya neden inanmadığını sorduğumda ona ihtiyacı olmadığını söyledi. Gerçekten de Tanrı'ya ihtiyacımız var mıydı? O olmadan da yapabilir miydik? Yoksa acizlik ve zayıflık mıydı bize bir Tanrı yarattıran? Ah! Onunla her konuştuğumuzda kafam mızrak sivriliğinde sorularla doluyordu.

Öyle sıkı arkadaş olmuştuk ki, bir ay boyunca o olmadan bir akşam yemeği yediğimi hatırlamıyorum. Fakat ismini bir türlü öğrenemiyordum. Ama yine de bunu o kadar dert ettiğimi söyleyemem. Belki de isimler bizi hiç ait olmadığımız karakterlere hapsediyor. İnanın bu böyle. İsminin anlamına bürünmek için kırk takla atan insanlar gördü bu gözler. Bu yüzden, "Varsın kalsın isimler," dedim.

Dostumla aramda öyle bir güven oluşmuştu ki her gün eve gelir, evi rahat rahat kullanırdı. Ben yorgun olduğum günler yemekten önce duş alırdım, o da film izleyip beklerdi. Bazen yemekten sonra beraber de film izlerdik. Asla alkol istemiyordu.

Çok yorgun olduğum bir gün eve gelir gelmez duşa gireceğimi söyledim. O, televizyonun karşısına oturdu. Çok yorucu bir gün olmuştu, terden sırılsıklamdım. Güzel bir duşa ihtiyacım vardı. Su benim tüm kirimi arındıracak tek şeymiş gibi gelir. Hem suyun altında ağlamanın tadı da başkadır.

Neyse işte duştan çıkıp odada üzerimi kuruladım, giyindim. Baktım salonda yok, mutfaktadır dedim, orada da yok. Ee tuvalette de yok. Lanet olsun. Telefonum yok, cüzdanda para yok, bilgisayar yok! Odaya geri döndüm, değerli olan ne varsa almış. O an neye uğradım bilmiyorum inanın. Soymuştu beni adi herif. Öfkeden kudurmuştum. Onu seviyordum, tek arkadaşımdı. Kapımı açmıştım ona, yemeğimi paylaşmıştım. Neden yapmıştı bunu? Bu kadar mı kötü, bu kadar mı çekilmezdim ben? Yapacak hiçbir şeyim yoktu. Polisi de arayamıyordum, komşuya da imkânı yok gidemezdim. Mutlu olurdu çünkü "Böylelerine dikkat etmek gerekir," sözü doğru çıkmıştı. Yıkılıp kaldım onu son gördüğüm yere, uzun süre ne yapacağımı düşündüm. Öfkemden her şeyi atıp kıracak gibiydim. Bir sigara içip sakinleşmek istedim. Sigara paketini ve çakmağı da almıştı hinoğluhin! Anlaşılan intikamını almıştı benden. İlk gün onun dilenci olduğunu ima etmeme çok sinirlenmişti. Sanırım gururuna yediremiyordu dilenci olduğunu. Ama dilenciydi işte.


Berat Can Aksoy

85 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör