top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Öykü- Burak Uyak- Yevmiye

“Muratçım bir çay söyle de içelim be.” Hava da neredeyse kararmak üzere. “Kesene bereket kardeşim.” Çay demeye de bin şahit... “Mehmet abi, ayıptır sorması taharet suyuyla mı demledin çayı?” Sikinin suyuyla demlemiş. Terbiyesiz. Ben sana vereceğim cevabı bilirdim de dua et Suphi Abi içerde. Epeydir de züğürdüm zaten. Gel gör ki Suphi’nin korkusundan ne zar sallayabiliyoruz ne de kahveci olacak terbiyesize. Geçenlerde babam pavyondaki olaydan bahsetmiş buna. Hiç üşenmeden iki saat boyunca dövdü beni. Bir de gaddar ki. Allahtan Matkap Cemil geçiyordu da yoldan, artık sıkıldığından mı yorulduğundan mı bilmem, ona devretti beni. Matkap yine vicdanlı adam. Allah ne kitap ne bilir. Baktı ki bayılmışım, orda bırakır artık, uzatmaz işi. Diğeri öyle mi? Ayıltıp bir daha dövüyor. Hadi kendimden geçtim, beni zaten düşünmüyorsun da bana vurduğun eline ayağına da mı acımıyorsun be adam? Ne gezer. Neymiş? Mahallenin ağır abisiymiş de mahalle ondan sorulurmuş. Elinin ağırlığını gördüğümüz kadar abiliğinin ağırlığını göremedik çok şükür.

Yine de kabahatin büyüğü babamda. Düşündükçe kafayı yiyorum. İnsan, evladına böyle bir şeyi reva görür mü hiç? Bir kere babalığın şanına yakışmaz. Benim bir çocuğum olacak, annesinin beşibiryerdelerini konslara yedirecek, ben de onu Suphi’ye havale edeceğim. İskele babası mıyız biz burada? Evvela bağlarım elini ayağını, alırım ıslak sopayı, sonra da Allah ne verdiyse o. Gel de bunu Aksak Sülo’ya anlat. Altınları kendi yiyemedi ya karılarla, ona yanıyor. Yoksa kefen parasıymış, annemin gözyaşlarıymış hepsi yalan.

Böyle beş parasız da… Önceden yine yevmiye işi falan çıkıyordu, artık o da yok. “Yavaş ulan! Tabakhaneye bok mu yetiştiriyorsun ayı?” Kamyondan çıkan ses yetmezmiş gibi “dütt dütt” kornaya basıyor bir de.  “Kocaman yol var, geçsene birader!” Bana mı durdu lan? Durduysa durdu, kapı gibi Suphi abi var orda, oturmuş çayını içiyor. Zıkkım içsin. Kantardakiler de Mahsum’la Tacettin’e benziyor. “Ne işiniz var olum orda?” Şu çocuk da Ali Mahir olmalı Tacettin’in kankası, peki ya diğerleri kim? Kimse kim, bana ne? Mahsum, sol elini Tacettin’in omzuna atmış, onu teselli etmek ister gibi omzunu sıkıyor mu okşuyor mu artık belli olmayan bir hareketle, “Aydınlı’ya, inşaata gidiyoruz Bino. Sen de atla,” demez mi? Ulan Binali yine dört ayağının üstüne düştün ha. Tam da meteliğe kurşun atarken… Mahsum da az it değil hani, kesin yevmiyeleri daha ucuza getirtmek için kıraathanenin önüne çektirmiştir kamyonu. Gerçi bu çapsıza güvenip kim iş verir ki? Kim verirse verir, sen üzümünü ye bağını sorma. “Madem öyle, bir el at da ben de geleyim yanınıza.” Mahsum’un Tacettin’i teselli etmeyen sağ elinden aldığım destekle kasadaki yerimi aldım. “Amma da kalabalıkmışız Mahsumcum. Ayıptır sorması uzun sürer mi işimiz?” Cevap Tacettin dangozundan geldi, “Kısa sürecek.” İki üç günlük iş olsa hiç fena olmazdı ama buna da şükür, ben parama bakarım. Ne alıp vereceğiz sorsak ayıp olur mu? Ne ayıp olacak, babamızın hayrına mı çalışıyoruz sanki? Hem Aksak Sülo demiyor mu hep, pazarlık sünnettendir diye. “Mahsumcum ayıptır sorması üç beş ne sakal alırız bu işten?” Arkadaşlar arasında bu tür şeylerin lafı olmazmış. İnşallah olmaz. “Yanlış anladın Mahsumcum. Sende kimsenin hakkı kalmaz bilirim.” Elini göğsüne götürüp eyvallah anlamında başını öne eğiyor bir de. Havalara bak hele, gören de kırk yıllık taşeron sanar. Tacettin’e ne demeli peki? “Bugün bana yarın sana,” demez mi bu da. “N’oluyoruz oğlum alt tarafı kazma kürek sallayacağız,” dememe kalmadan kamyon stop etti. Birer ikişer herkes atladı kantardan. İnşaat da kocamanmış bu arada. Nerden baksan on beş, yirmi katı olan, merkezinde bir avlu, taraçayı andıran galerileri eşliğinde dışa doğru yükselen U şeklinde inşa edilmiş bir bina. Binanın avlusundaysa yarısı sökülmüş olan iskeleden arta kalan öteberiler, hariçten de Mahsum, Tacettin dangozu, Ali Mahir ve Tacettin’in liseden arkadaşları olduğunu öğrendiğim altı çocukla beraber ben varım.

Hipnotize olmuş gibi binaya baktığımı gören Ali Mahir, “Öyle çok bakarsan boynun tutulur Binali kardeş,” deyince, “Hoş gör Ali Mahir kardeş, bizim oralar hep gecekondu olduğu için başımız yerde gezmeye alışmışız,” diye cevapladım. Biraz önce Mahsum’un yaptığı gibi bu da sağ elini göğsüne götürüp eyvallah anlamında başını öne eğdi. Yevmiyeye mi geldik mafya dizisi setine mi belli değil.

Bu esnada tepemizde, “Alışmak sevmekten daha zor geliyor/ Alışmak bir yara bağrımda kanıyor/ Sen yoksun kollarım boşluğu sarıyor/ Alıştım bir tanem alıştım sana,” diye mırıldanan sesi duyduğumuz gibi bakışlarımızı yukarıya çevirdik. Tacettin, birden delirmiş gibi cebinden çıkardığı sustalıyı, ikinci katın galerisinden bize ünleyen çocuğa doğrultup, “Ulan kör, ulan ırz düşmanı Ümit!” diye haykırdı. Bunun ardından, sağ gözü neredeyse tamamen kapanmış, inşaat sporlarından kaynaklandığı her halinden belli olan biçimsiz kasları ve sırık gibi boyuyla adının Ümit olduğunu öğrendiğimiz insan azmanı, parmağıyla bizi işaret ettikten sonra her an bulunduğu yerden üzerimize atlamaya hazır olduğunu belli eden bir ses tonuyla, “Hani eski usulde halledecektik. Götün yemedi mi lan Dangoz Taco?” diyerek Tacettin’i karşıladı. Bu meydan okumanın altında kalmak istemeyen Tacettin de bizi kasten, “Onlar genel izleyici,” diyerek biraz sonra yaşanacak şeylerin artı on sekiz olacağını ima etti. Fakat sorun şu ki o esnada, orada olan hiçbirimiz on sekiz yaşında değildik.

Ben, Mahsum’dan hem olan bitene dair bir açıklama hem de ortalığı sakinleştirecek birkaç söz sarf etmesini beklerken o da ikili arasındaki söz dalaşına katılmış, tepemizde höykürüp duran insan azmanına, “Başı bağlı bir kıza yavşamak hangi raconda var ulan kör,” diye hakaretler yağdırmaya başlamıştı. Mahsum’un aşağılama ve hakaretleri devam ederken insan azmanı kendinden emin bir edayla, gözlerine oldukça tezat bir görüntü oluşturan, bakanda sanki kalemle çizilmiş izlenimi uyandıran ince dudaklarına kondurduğu ince bir tebessümle üst galeride toplanan diğer inşaatçıları göstermeye koyulmuştu. Hakaretlerine ara vermeden devam eden Mahsum bu manzara karşısında afallayarak ahraz kesildi. Sadece Mahsum değil hepimiz ahraz kesildik. Sessizliğimizden faydalanan insan azmanı, “Baktık ki kemiklerinizden başka kıracak hiçbir şeyimiz yok, Aydınlının bütün inşaat işçileri olarak birleşelim dedik,” sözleriyle biraz sonra yiyeceğimiz dayağa sınıfsal bir girizgah yaptı.

Benim jeton yeni düşmüş, Mahsum terbiyesizinin inşaattan kasıt beni yevmiyeye değil bildiğin kavgaya çağırdığını ancak anlamıştım. Anlamamla topuklamaya yeltenmem de bir oldu. Fakat her şey için çok geçti. Hızla galerilerden inen inşaatçılar zaman kaybetmeksizin U şeklinde olan avluyu, O şeklinde bir çembere dönüştürmüştü. Ve o çember üzerimize doğru hızla daralıyordu.

İnşaatçılar açılışı kazma, kürek sapıyla yapmaya karar verdi. Böylece halı silkeler gibi silkelemeye başladılar bizi. Tabii ben Suphi’den şerbetli olduğum için bu esnada hiçbir savunma refleksi göstermeden sadece derin nefes alıp vermeye çalışıyordum. Bu konudaki acemiliği her hareketinden belli olan Ali Mahir, sopa darbelerinden korunmak için sağ elini kendine siper edince bedelini kırılan kol kemiğiyle ödedi.

Biz daha ilk dalganın şokunu atlatamamışken mola veren inşaatçıların yerini çoktan yenileri almıştı. Aralarında önceden görev dağılımı yaptıkları belliydi. Avlunun girişinde etliye sütlüye dokunmadan duran iki kişi, icap ettiğinde yanlarındaki el arabasını alıp sıhhiye görevi görüyordu. Bu şekilde çemberden alınan ilk zayi de Ali Mahir oldu. Yediğimiz dayak yavaş yavaş deneysel bir boyut kazanıyordu. Bunu, belime yediğim maladan sonra net olarak anladım. Sırtımı çizen pezevenk, büyük bir ustalıkla, adeta kırbaç kullanır gibi kullanıyordu malayı.

Bu arada başından beri Tacettin’i bizden ayırmışlardı. Ona özel bir repertuar uygulamayacaklarını düşünmek aptallık olurdu zaten. Eğer yediğim darbelerin tesiriyle halüsinasyon görmüyorsam insan azmanı, yüzükoyun yere yatırdığı Tacettin’in kasayı silikon tabancasıyla zorluyordu. Allah yardımcı olsun ama Kör Ümit,  Tacettin’e pamuk tıkamayı kafaya koymuş gibiydi.

Mahsum’a n’oldu acaba? Gerçi uyuşmuştur çoktan. Üflemeden asla girmez bu tür işlere ama inşaatçılar bu azim ve ciddiyetle ölüyü bile diriltir. Destansı bir meydan dayağı yiyorduk. Sızlamalarımız, feryatlarımız avludan yükselip asumana erişmiş olmalı ki insafa geldiler. Tacettin hariç hepimizi saldılar. İnşaatın girişinde, can havliyle kendilerini yere atan çocuklar buraya bir tür sahra hastanesi görünümü kazandırmıştı. Sonradan duyduğuma göre burayı zaten özel hastane olacak şekilde inşa ediyorlarmış. Şahsen ben çok memnun kaldım. Tavsiye ederim.

Yerde yatan çocuklardan müsaade istedim ve arkama bakmadan, kalan bütün enerjimle Aydınlı’yı İçmeler’e bağlayan ana yola doğru sendelemeye başladım. Bereket versin otostop çektiğim ilk araba da şansıma durdu. Hemen ön kapısını açarak arabaya atladım. Bir de kimi görsem iyi? Şoför mahallinde oturan kişi bizim pavyonun fedaisi Hüseyin Abi çıkmaz mı? Ama n’olmuşsa artık bunun suratı benden beter. Allah seni gönderdi Hüseyin Abi dememe kalmadan, sorgusuz sualsiz bu da başladı girişmeye. Yapacak bir şey yok, çilemiz daha dolmamış diyerek kaderime razı oldum. Amelelerin es geçtiği her yeri itinayla doldurdu Hüseyin. Adamı boşuna fedai diye dikmemişler pavyonun kapısına. Resmen tecrübe konuştu. Reşit olmayan çocuğu nasıl pavyona alırsın diye dün akşam bunu da pataklamış Suphi. Haklı olarak Hüseyin de hıncını benden çıkardı. Ama Hüseyin’i kıskanmadım değil. Eğer ben Suphi’nin çıraklık eseriysem Hüseyin bildiğin ustalık eseri olmuştu. O ana dek ben bütün bu tekniklerin, dokunuşların sadece bana has şeyler olduğunu düşünerek kendimi avuturdum. Bu yüzden üzüntüm daha da arttı.

Hüseyin’in kendisi de perişan halde olduğu için dayağı tadında bıraktı. Sonraysa kendini bir koyuverdi ki hüngür hüngür ağlamaya başladı. Resmen bana abi çekiyor, Suphi seni dövdüğümü duymasın diye ahu vah ediyordu. O an, babam yaşında adamın salya sümük ağlaması çok ağırıma gitti. Dedim ki, “Rahat ol abi, Bektaşi sırrı gibi saklayacağım bu dayağı.” Rahatlamış olmalı ki bu sefer de mutluluktan ağlamaya başladı. “Bir ara pavyona uğra, bendensin,” diyerek şükranlarını sunmayı da ihmal etmedi. Sağ olsun, kıraathanenin kapısına kadar getirip son bir kere de helallik istedi. “Helal olsun abi. Sonuçta bir elmanın iki yarısı sayılırız artık,” dedim. Kıraathanenin kapısında oturmuş çayını içen Suphi’yi görünce de tozu dumana katıp hızla uzaklaştı.

Havanın kararmasından başka mahalle ve kıraathanenin önü sanki hiçbir değişiklik olmamış gibi birkaç saat önce bıraktığım gibiydi. Değişen tek şey bendim. O gün bugündür bana Aksak Sülo’nun oğlu Aksak Bino derler.


Burak Uyak

0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör
bottom of page