Öykü- Ayşe Ceylan Topçu- Ustura
- İshakEdebiyat

- 28 Ağu 2025
- 6 dakikada okunur
“Anlatılan senin hikâyendir…”
“De te fabula narratur!”
Das Kapital -Karl Marx
Musa cebinden anahtarı çıkardı. Önce anahtara sonra da eve öylece durup baktı. Başını geriye doğru çevirdiğinde arabanın yanında bekleyen oğlu ve eşiyle göz göze geldi. Kapıyı açıp içeri girdi. Boyası aşınmış, kül rengine dönmüş duvarlar içini acıttı. Çatlamış parke bordürlerin sesi her adımında ruhunu yaraladı. Kahverengi tekli koltuk da boş artık. Daha fazla üzülmemek için etrafa bakmadı. Merdivenlerden ağır ağır tavan arasına çıktı. Kapıyı yavaşça itti. Gıcırtı, kulağını tırmaladı. Yarı karanlık odada dolandı, dolandı. Ne aradığını bilmeden. Heyecanla kâh gözlerini kısarak kâh açarak. İki ay oldu sen öleli. Senden kalanları toplamak ah nasıl da zor… Tavan arasında nelerin olduğunu hep merak ettim durdum onca yıl. Bak şimdi buradayım. Ah canım babam…Buraya girmeme izin vermezdin. Ben de seni dinlerdim hep. Yaramazlık yapsaydım ya… Neleri sakladığını, tek başına tavan arasında ne yaptığını öğrenmeye çalıştıysam da bir türlü olmadı. Öğrenemedim. Etraf toz içinde. Toz ve bu yarı karanlık, bu kesif koku… Yukardan bir ışık geliyor… Tepemdeki küçük pencereden demek ki. İyi oldu bu ışık. Nereden başlasam… Sağ taraftaki üst üste yığılmış eski eşyalara doğru yöneldi. Ne çok şey var burada. Bak bak bitmez. Şu karşımda duran meşeden yapılmış şifonyer… Evet, evet hatırladım. Ne olaylı bir şifonyer oldu. Dedemin evinden getirildiğinde annem nedense istemem diye tutturdu. Sonra da tavan arasına… Pandora’nın kutusu gibi, açalım bakalım şu çekmeceleri, ne var içinde. İşte son çekmece… Defterler… Bir de küçük bir kutu… Önce şu kutuya bir bakayım…Hey Allah’ım, bu da ne? Tarak, ustura, fırça, makas... Ne zamandan kalma bunlar, kimin? Burada ne işleri var? Her neyse, şu parlak gümüşi renkteki defter beni al oku diyor… Okuyalım bakalım. Yapacak bir şey yok, bizimkiler biraz bekleyecekler dışarıda. Birkaç sayfa okuyacağım mutlaka.
Defteri yıpratmaktan ürkercesine dikkatlice açtı Musa. Sayfaları aralamaya başlayıp geçmişin kapısından içeri girdi.
Pazartesi
Bir anda kulağımda bir şaplak hissettim. Vay anam neydi o öyle der demez ustamın tokadı ile oturduğum tabureden yere yapıştım. Ah, kulağım, kulağım, yandım Allah diye yerde inlerken kapıdan içeri giren adamı fark ettim. Çarçabuk kendimi toparladım. Ayağa kalktım. O arada ustam hemen kapıya doğru yöneldi. Müşteriyi buyur etti. Zamane çocukları ne yapsak da adam olmazlar sözü yetmezmiş gibi kalantor adam da köteksiz olmuyor Nasrettin Hoca misali testi kırılmadan tokadı atacaksın, patlat ki kendine gelsin deyip koltuğa oturdu. Ustam da, babasından icazet aldım, eti senin kemiği benim dedi. Bunları dinleyen ben öylece sustum. Bakakaldım. Ve kalkar kalmaz gördüğüm ilk şey aynalardaki aksimdi. Utancımdan yüzümün kan kırmızıya kestiğini dükkânı dört duvar sarmalayan aynaların hepsinde gördüm. Yer yarılsaydı da içinde olsaydım dedim. Hoş kimsenin ilgilendiği de yok zaten. Dükkâna gelenler yüzüme bile bakmaz işlerini bitirir giderler. Nafile… Olan oldu. Sap gibi ortada kaldım. Kulağımın ağrısı da cabası. Halbuki az önce ne de tatlı bir rüyanın içindeydim. Hayat, bir rüyalarımda bir de annemin kollarında güzel yalnızca…
Salı
Akşama doğru günün yorgunluğu çökünce gidip küçük odacıktaki tabureme oturdum. Hadi kalk lan, yetti uyuşukluğun, temizle şu ortalığı diyen ustamın gözlerinden alevler fışkırdı. Off, off ki ne of, o ustura ağzı açılmıştı artık. Kapat kapatabilirsen. Ben yine şamar oğlanı oldum. Çaresiz, tamam, peki usta dedim. Saklandığım köşemden çıkıp süpürge ve faraşı depodan aldığım gibi işe koyuldum. Şükür Usta susmak bilmedi. Bak burayı temizlememişsin hergele deyip süpürdüğüm yere izmaritleri attı. Tekrar tekrar temizlettirdi. Haşatımı çıkardı. Her seferinde böyle. Bu sana az bile deyip bayramlık ağzını açtı. Müşteriler gitti. Sen hâlâ ense tıraş pes artık. Ne yapacağım seninle ben lan. Anam avradım olsun babanın hatırı olmasa bir dakika tutmam seni burada. Siktir eder gönderirim de işte ne yaparsın arkadaş hatırı diye söylene söylene dışarı çıktı. Şükür çıktı da ben de biraz nefes alabildim. İnsan topraktan yaratılmış diyor ya annem benim usta kesin ateşten yaratılmış. Ateş olup canıma düşüyor. Sabır dedim ve bildiğim duaları içimden okudum. Aklıma geldikçe kötü oluyorum. Her sefer olduğu gibi… Dükkânda hemen lavaboya koşup sayısız kez ellerimi yıkadım. Ustamın saçlarına değen ellerim kanıyordu sanki…
Çarşamba
Günler birbirine mi benzer… Her gün aynı azap… Karga bokunu yemeden yola koyuluyorum. Çırak olmak esir olmakmış meğer. Ayaklarımda bir prangalarım eksik. Ben Hur haklıymış demek. Dün akşam evde yorgun argın televizyonda seyrettiğim kahraman. Ben Hur’u arkadaşı, beni de babam yaktı. Ah baba… Okula devam etseydim. Derslerim çok iyi değildi ama olsun herkesin sanki iyi miydi? Öğretmen de kızardı. Hatta kulağımı çekmişliği bile var. Bir de o mektepli. Bunları düşünürken bir taraftan da kirli havluları yıkamak için topladım. Ustamın o bet sesiyle seslendi bana Hadi gel yanıma. Sonra da gülümsedi. Pek gülümsemez ya... Vardır bunda bir hayır. Dur bakayım. Altından bir şey çıkmasa. Terzi Ahmet koltukta. Ustamın en iyi müşterisi. Ustura olmadan tıraş olmaz o. Bir ustama bir de dönüp usturaya baktım. Oğluna kız istemeye gideceklermiş. Saçlar da fiyakalı olsun diyor. Fırça gibi saçı var adamın. Sağa mı sola mı yatırsın karar veremedi bir türlü. Sanırsın kendi evlenecek. “Hadi bakalım ver fırçayı ve usturayı” der demez güvenle ustama fırçayı uzattım. Sabah sabah gelir gelmez onları temizlediğim için rahattım. Şükür ustam buna kızamayacak. Ama yaptım yine yapacağımı. Usturayı elimden düşürdüm. Her iki bacağıma tekme yemeye başladım. Canım öyle acıdı ki hem de nasıl acıdı, belli etmedim. Şükür Usta’nın sigortası attı yine. Hem ayağıyla vuruyor hem de gülümsüyor. Canımın acısını unutayım diye aklıma annemin yaptığı çörekleri getirdim. Kokularını hayal ettim.
Perşembe
Her ne kadar huysuz, aksi, ters ve lanet biri olsa da zanaatını öğretmede çok çok beceriklidir bizimki. “Çırak, ustayı geçmezse, sanat ölür,” der. Ne yapıp edip ondan daha iyi olmalıyım. Çok çalışmalıyım. Hem mahallede onun elinden geçip kalfa olanlar, farklı yerlerde kendi dükkanlarını açmışlar. Onun sayesinde ben de altın bileziğimi elime alacağım. Biliyorum. Dükkân boş iken elime fırçayı, usturayı aldım. Önce usturanın jiletini değiştirdim. Her tıraş öncesi ustamın yaptığı gibi. Bir balonu tıraş edeceğim. Balonu patlamamalı. Kırmızı balon olsun beş kuruş fazla olsun. Balonu güzelce köpükledim balonu. Usturayı açtım. Sonra başladım tıraşa. Evet oldu başardım derken yine hevesimi kursağımda bıraktı. “Hemen adam mı oldun sen, ulan götveren, zirzop, yıkıl git karşımdan.” İşte o zaman evde baba olmaya özenen ben dükkânda ustam olmaktan vazgeçtim. Hemen lavaboya koşup sayısız kez ellerimi yıkadım. Ustamın saçlarına değen ellerim kanıyordu sanki…
Cuma
Cumartesi
“Aynalar sırlı. İyice sil parlat” dedi ustam. Aynaları tek tek kırsam herkesin sırrını görebilir miyim acaba? Önce ustamdan başlardım. Sonra onun ustasının sırlarını… Yok mudur başka yolu zanaat öğretmenin… Önce annemden ayırdı babam sonra okul, öğretmen, öğretmen de canımı acıttı, şimdi de ustam… Geçen gün dükkandaki takvim yaprağını koparırken okudum, “Minareden düşenin parçası bulunur, gönülden düşenin parçası bulunmaz.” Ne de güzel bir söz. Ustam bunu bilseydi, hoş bilse bir şey değişir mi ki… Sanmam. Değişmez. “Ben yine iyiyim, benim çıraklığımda ustam beter ederdi bizi” der hep. Kurtulmak istiyorum ama onun tezgahından geçenlerin, “Kızsa da sesini çıkarma. Ondan iyisi yoktur. Burada işi öğrenmeye olmaya bak,” sözleriyle bu seferde gitmekten vazgeçtim. Dükkânda hemen lavaboya koşup sayısız kez ellerimi yıkadım. Ustamın saçlarına değen ellerim kanıyordu sanki…
Pazar
Bugün Pazar. Tatil günü. Herkes tatil yaparken ben çalıştım. Ortalık da pek sakindi. Dışarda kimsecikler yoktu. Dükkân da boştu. Çayı demledim. Etrafı süpürdüm. Darbe olacak söylentisi. Darbe nedir ki? Bilmiyorum. Ustam geldi. Pek keyifli. Yüzünde güller açmış, dikeni de kesin bana batacak. Kendi kendine bir şeyler söylüyor. Ne dediğini anlamaya çalıştım. Yaklaştım. Ama trafikteki araçlar gibi. Hız kesmesi yok. Konuştu da konuştu. “Bizimkiler bugün bu işi halleder. Biz de kurtuluruz itten köpekten vatan haini, eşkıyalar, dedi. Ustama yaklaştım tam soracaktım ki …Usta… Darbe olacakmış… Bir tokat... Kulağım, kulağım duymaz oldu.
Musa bir an kalakaldı. Elini istemsizce kulağına götürdü.
Yok, yok, okumaya daha fazla devam edemeyeceğim. Ah canım babam. Kulağı…Çocukluğu…Ne baskılar görmüş neler çekmiş, demek bu yüzden berberleri sevmedi hiç.
Musa defteri kapattı. Kalktı yerinden, gözleri dolu dolu. Usturaya uzun uzun baktı. Aldığı yere bırakıp kutuyu kapattı. Çıktığı tavan arasından hızlıca aşağı indi. Kucağında kutu, defterler ve resimlerle. Arabanın bagajına babasından kalanları bıraktı. Dışarda sabırsızlıkla bekleyen eşiyle çocuğunun yanına gitti. Oğluna sımsıkı sarıldı, eşinin elinden tuttu. Arabaya binip eve doğru yola koyuldular. Dikiz aynasına baktı. Babasıyla göz göze geldi. Hüzünle gülümsedi. Yazacağı kitabın kahramanını biliyordu artık.
Ayşe Ceylan Topçu




Yorumlar