top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Öykü- Edeviye Bekleviç- Bir Çömlek Meselesi

"Bereket… servet... Yok kısmet… Kısmet. Iı ıhh kabağın Ali’de var istemem. En güzeli Nimet, çekeyim şöyle bir tane altıma…”

Dalına inen yumrukla tek kişilik derin muhabbetinden ayrıldı Mahmut Dayı. Yatağın içini bütün fazlalıklarıyla dolduran Döne Kadın, karanlıkta birer küçük el feneri gibi parlayan gözlerinin akıyla Mahmut Dayı’yı lime lime ediyordu. Döne’nin nefesinin hışmını yüzünde alaz alaz hisseden Mahmut Dayı’nın yüreği, bir an ağzına geldi. Bir şeyler dediği belliydi de, ne demiş, ne anlatmıştı uykunun içinde, onu seçemiyordu. Afallamayı savuşturunca yatağın kenarına ilişmiş, kollarını kucağına düşürmüş oturur buldu kendini. Mahmut Dayı, kafasında bir şeyleri çok evirip çevirince gece uykusunda dolanmaya, samramaya başlar, Döne Kadın gündüz vakti haber alamadığı çoğu şeyi bu gece gezmelerinde öğrenirdi.

“Höst koca herif, höst. Ne sayarsın elin karısının, kızının adını. Seni bu saatten sonra ancak teneşir paklar. Akıllı ol!” dedi Döne Kadın. Eliyle yüzünü sıvazlarken, perdeden içeri sızan dolunayın ışığında, yeni yağlı boya yapılmış kapının arkasında asılı duran kırmızı yeleğini seçti Mahmut Dayı’nın gözleri. Bir domatesin bir de traktörün kırmızısına dayanamazdı. Ne söylediğini bilmese de ne söylemediğinden emin, “Ne karısı ne kızı avrat, traktör ismi onlar,” Bu isimler Erkunt’undu, demek ki Erkuntları saymıştı. “Doğdun tarlada, ölecen bahçede daha bi markayı öğrenemedin.”

Döne, yaşıtlarının arasında okuma yazması olan sayılı köy kadınlarındandı. Hesabı kitabı bilir, bir gördüğünü bir daha kolay kolay unutmazdı ama, “Bilmem ben marka murka. Traktöre verecek başka isim mi kalmamış! O ne öyle kısmet, nimet,” dedi. Karısının gece öfkesini bilen Mahmut Dayı arkasını dönüp düşüne devam etmek istese de, beline inecek bir tekmeden ya da sırtına gelecek bir yumruktan çekiniyordu. Sesini biraz daha yumuşatıp dilini ballandırarak, “Yauv niye bilmiyon, Necib’in Amed’inki kısmet, beş yıl oldu alalı. Oğlan gün yüzü gördü, diye hayırlamaya giddik ya. Dünürün eniştesinin de nimeti var. Bizim Fiat çamura batınca geçen bahar geldi, çıkardı adam bizi dönemeçteki tarladan. Bunca zaman alamadık diye gördüğümüze de gözümüzü bağlamadık ya. Biliriz de sayarız da hepsini.”

Döne yavaş yavaş ikna olmaya başlamıştı. Bilirdi de zaten kocasının bu saate kadar yemediği herzeyi bu saatten sonra da tatmayacağını. Ama harmandan bu yana kocasının hali hiç bildiği Mamud’unun hali gibi değildi. Eskiden yeniden bir şeyler anlatıp her vakit gülen güldüren, her adımını haber veren, Döne Kadın’a demediği yerin önünden bile geçmeyen, otuz beş yıllık motoruna gözü gibi bakan adam durup durup dalıyor, hiçbir şey demeden saatlerce ortadan kayboluyordu.

“Döne, uyu Allasen, sabah babanın taşlık tarlayı sürmeye gidecem. Hava dona çekmeden bitsin sürüm işi. Hadi, yat yat,” dedi. Mahmut Dayı bunu derken başını yastığa koymuş, Döne de sırtını yatağa tekrar vermişti. En son yirmi beş yıl önce o uğursuz kardeşine kanıp tohum parasını verdiğinde hali böyleydi bu herifin ya, dur bakalım, derken seyrek dişleri arasından çıkıp odanın duvarlarına çarpan horultusuyla Mahmut Dayı’dan önce uykuya daldı. Kaç yıldır aynı yatağa girdiği karısının uykusunu bir türlü öğrenememişti Mahmut Dayı, bir bakardı top atılsa, ortalık yansa uyanmaz, bir bakardı karınca yürüse fal taşı gibi açılır gözleri. Mahmut Dayı uykuyla uyanıklık, şükürle hayıflanma arasında etti sabahı.

Biçerler ekinleri biçip tarladan çıkınca, çaydan aldığı suyun kırık borusunu hem yenilemek hem de biraz daha derine indirmek istemişti Mahmut Dayı. Bu sene burayı sebzelik yapmaya niyeti vardı. Minibüsüyle köylere çıkan Tomağın Yasin -sözünde durursa- senin sebzelerden de satarım birer ikişer kasa demişti. O sabah, önceki günün eylül yağmurunun yumuşattığı toprağın başına, kazmasını küreğini alıp vardı. Yaşı ilerlemiş olsa da bu yaşa kadar doğru düzgün doktor yüzü görmemişti Mahmut Dayı. Bir işin başına geçti mi, oğulları dâhil köyün nice gencini ardında bırakırdı. Dura oyalana birkaç saat kazdı, bir derine iki öne, üç arkaya gitti, geldi. Kasketini çıkarıp alnındaki teri sildi, sınıra diktiği yaprakları tek tük sararmaya başlamış kavakların altında soluklandı biraz, ama terini de soğutmadı, geri vardı küçük çukurunun başına. Sınır komşusunun son model dört çeker Masseyini düşündükçe bir yandan santim santim toprağı eşeliyor, öte yandan kesik kesik söyleniyordu.

“Gözümüz yok… Maşallah… Alsın varsın… da gâvur bi teker yapmış… Ben gibi üç gelir. Geçtiği yeri göçürüyor mübarek.”

Bir vakit sonra yeteceğine ikna olunca bıraktı küreği Mahmut Dayı. Çukurun taşlarını, çöplerini temizledi. Ama bir taşı bir türlü yerinden oynatamadı. Belindeki bıçağı alıp etrafını deşti. Deştikçe taş derinleşti, büyüdü, şekillendi. Gözlerinin önündeki şeye birkaç dakika öylece durup baktı. Ardından yavaşça uzandı. Etrafını sarıp sarmalamış topraktan incitmeden çekti çömleği. Üzerinde gezinen solucanı alıp attı bir kenara. Ağzındaki paçavrayı çekip alınca döküldü avucuna sikkeler.

Gün ağarırken bir aralık yine derince dalmış, Döne Kadın’ın yataktan kalkışını fark etmemişti Mahmut Dayı. Sertçe kapanan dış kapının sesiyle açtı gözlerini. Demek sobanın kovasını değiştiriyordu karısı, bu iyiye işaretti. Kulak kesilince Döne Kadın’ın Süpürgesi Yoncadan’ı söylediğini işitti. Derin bir nefes daha aldı. Geceden bir iz kalmamıştı evin kıyısında köşesinde belli ki. Döne Kadın, gençliğinde kınaların türkücüsüydü. Çok kızın avucundaki kınasına altından evvel onun sesinin damlası düşmüştü. Mahmut Dayı’da sesine vurulup istetmişti babasından onu. Bir evin bir kızı olan Döne’yi babası kızından on yaş büyük, malı mülkü de olmayan Mahmut’a vermeye çok direnmiş, ama aracılara karşı da duramamıştı. Döne’nin güzelliğine karşı Mahmut’un kısa boyu, aksak ayağı, omzundan birer dal gibi uzanan biçimsiz kolları, yüzünden boynuna doğru inen çocukluktan kalma yara izi herkese bu iş nasıl oldu dedirtmişti.

Mahmut Dayı şöyle bir gerinip çıktı yataktan. Sabaha kadar ciğerlerine işleyen badana kokusunu atmak için perdeyi sıyırıp camı açtı. Her yer sise teslim olmuştu, sanki sisin ardı yoktu. Etrafı uçurumla çevrili bir avuç toprağa hapsolmuşlar gibiydi. Ciğerlerine çekmeyi arzu ettiği havanın yerine, avuç avuç sisin içine dolduğunu sandı. Ürpererek kapattı camı. Evleri de kendileri gibi adım adım değişmişti. Döne, gelin geldiğinde iki göz bir aralık olan evi, ekledikleri odalarla şimdiki haline getirmişler, Mahmut ve Döne gençlikten olgunluğa, olgunluktan yaşlılığa ilerlerken, evleri de günden güne bir kıymık gibi göze batan yerlerinden sıyrılmıştı. Tuğlalar sıvayla, sıvalar boyayla kapanmış, ahşap doğramalar plastiklere, kalebodurlar tahta tabanlara çevrilmişti. Avlunun taş duvarları yıkılıp, yerine kalıplarla çevrili düzgün betonlar dökülmüş, çift kanatlı ahşap kapının yerini sürgülü demir kapı almıştı.

Hayatlarında günün rengini üç şey belirlerdi; soba kovası, sabah türküsü ve mutfağın kokusu. Şayet, Döne Kadın küs tutuyorsa evde çıtını çıkarmaz, işlerden hiçbirine de el sürmezdi. Kapıyı aralayıp Döne’nin nefesini yokladı Mahmut Dayı. Burnundan süzülüp giren katmerin kokusuyla ferahladı. Odaların hepsi uzunca bir sofaya açılıyordu. Çıtırdayan soba, ayazı kovmuş odayı ısıtmıştı.

“Hayırlı sabahlar hanım.”

Döne geniş omuzlarının üstünden başını çevirip akları kanlı yeşil gözleriyle Mahmut Dayı’nın yüzüne bakmadan, “Hayrolsun,” dedi, “bu siste tarla sürülmez diye ses etmedim.” Aynı anda, “Gidilmez şimdi,” deyip sustular.

Kanarya sesli zillerinin çalışıyla aralarındaki sessizlik bozuldu. “Amaan hiç mi duymadınız gürültü patırtı yer yerinden oynadı ya, siz ekmek aş derdinde böyle?” Kerzik kapının açılmasıyla karasinek gibi eve dalıverenlerdendi. Bahçeden bahçeye, evden eve koşar, her haberi herkese yetiştirirdi. Döne, buyur edilmeden sofanın başköşesine kurulan Kerzik’ten çok Mahmut Dayı’yı gözlüyor, olan her neyse Mahmut Dayı’nın kavruk tenine, kır kumral sakallarına nasıl iz düşürecek onu bekliyordu.

“Köye gece hırsız gelmiş, evlere uğramamış ama milletin bahçe malına, motorunun benzinine, arabasının tekerine musallat olmuş. Hayri kontağa çevirdim ki diyo, damla benzin yok, diyo. Gerçi o zaten damla damla alır benzini o cimrilikle hırsıza ne kalsın. Eşref’in de tekerler kayıpmış, yedeğe diye tuttukları. Aşçı Ayşe yok mu, bakırdan başkasına kaşık sokmayan, gitmiş o koca bakır toyga kazanı, bakır sinileri. Düğününe yemek isteyen bakırını alsın öyle gelsin dermiş. Tutuştu yaza düğün edecekler, diyolar.”

Kerzik bir vakit daha mıştan, mişten tepeler kurdu odanın dört bir yanına. Döne Kadın sadece başını sallayıp dinliyormuş gibi yaparken Mahmut Dayı’nın yüzü renkten renge dönüyordu. Çeşmeden aldığı buz gibi suyu, “Betin benzin attı Mamud, içiver,” deyip önüne koydu Döne. Ayağa fırlayan Mahmut Dayı, “Bizden de bir şeyler almasınlar,” dedi. Kısık gözlerinin üstünde bir yay gibi gergin duran kaşlarını kaldıran Döne, “Bizim neyimiz var canım. Araba ön avluda, motor saçağın altında, bakırın yok, tekerin emanette. Gören de altının incin var sanır.” Kocasının aldan mora, mordan sarıya dönen yüzünü izleyen Döne Kadın, o iri cüssesinin içine sığmaz olmuş, seçimi üçüncü defa kazanan köy muhtarı gibi koltuklarını kabartmıştı.

“Kezban, daha kime nolmuş?” deyip bir kahkaha bırakıverdi. “Allah hırsızında merhametlisini vermiş desene sen şuna. İki lastik üç beş demire razı olmuş.” Elinin ununu silkeleyip ocağın altını kapattı. Mahmut Dayı’nın kıvrandığını gördükçe yeni laf açıp Kerzik’i lafa tutuyor, kim bilir kaçıncı kez aynı haberleri dinliyordu. Kerzik’in yanında avluya seğirtse, o eve girmeden köyün öbür ucunda Mahmut’un çalınan bilmem neleri konuşulurdu. Millet gelir eder, sorar söyler diye, kalkıp çömleği sakladığı yere varamıyor, kıvrandıkça kıvranıyordu Mahmut Dayı.

Sikkeleri bulunca iki hafta gözüne uyku girmemişti Mahmut Dayı’nın. Bir yanı götürüp ver jandarmaya derken, verme tut elinde diyen öbür yanı evden arabaya, tarladan traktöre koşturuyordu onu. Her zaman kıt kanaat geçinen bir adam için Alaaddin’in cini gibi bir şeydi şimdi elinde tuttuğu. Altmış dokuz yıllık ömrünün –Döne’sinden başka- bir mucizesi olmamıştı. Karısına olan sevdası bir çocuğun annesine duyduğu kadar derin ve korkuluydu. Döne Kadın, tüm heybetiyle elini beline atıp, küçük gözlerini kısarak ince kaşlarını çattı mı, kaçacak yer arayan Mahmut Dayı, ilk defa her şeyi göze alıyordu. Günlerce bir yer bulamadı çömleğe. Evden kahveye diye çıkıyor, kahveden camiye diye ayrılıyor ama hiçbirine uğramadan ekimi dikimi olmayan boş tarlanın başında oyalanıyordu saatlerce. Önce elbise dolabının üstüne koysam, dedi aklına yatmayınca tavan arasında kullanılmayan çulları aklına aldı, sıçanı çıyanı tebelleş olursa, deyip ağılda baba yadigârı heybeyi gözüne kestirdi, ama hiçbir yerin Döne Kadın kadar sahibi değildi. Evin her zerresi kadına aitken hiçbir kuytusu adama siper olamıyor, iğne ucu kadar delikten dünyaları çıkaran karısına karşı koca evde elindeki iki okkayı saklayacak yer bulamıyordu.

En sonunda 93 model, tek bir çiziği, çürüğü, dolu izi olmayan beyaz Toros’unun başına vardı. Kavak ağaçlarının duldasına sığınıp başladı şoför koltuğunun içini oymaya. Sikkeleri ayrı çömleği ayrı sardı. Koltuğa sikkeleri, bagajdaki özel yaptırdığı alet kutusuna da çömleği güzelce sakladı. Kırmızı deriden döşemeleri keserken ne eli titremiş ne içi burulmuştu. Döşemeci Rıfkı’ya yaptırdığı yeni kılıfları geçirip döndü eve. Karısına cevabı da hazırdı, “Memleketin yaz güneşinde, bu yaşta pişik mi olsaydı, denemiş bakmış -beş yıl kadar- deriden memnun kalmamıştı.”

“Mamud var mı la sizde bi ziyan?” dedi Bekir kahvenin bir ucundan. İçine doğru, “Ben bilmem mi mallarımı,” diyen Mahmut Dayı, “yok çok şükür bir şey, uğramamış bize köpoğlusu,” dedi. Sekiz on masalık kahvede gözlerini gezdirerek, “Geçmiş olsun, var mı zararı olan?” diye ekledi. “Bizim oğlanın cin arabasını almış namussuzlar, daha geçen yaz aldık, taksidi yeni biddiydi,” dedi çayları dağıtan Ali. Kerzik gittikten sonra arabaya koşan Mahmut Dayı her şeyi yerli yerinde bulunca, bir şey varmış gibi ortaya çıkmamak olmaz, diye gelmişti sırf kahveye. Milletin dertlenmeleri -onlar fark etmese de- Mahmut Dayı’ya ilişmeden yanından yöresinden geçip gidiyordu. Herkesin her şeyi geri gelirdi çünkü hepsi bu devrin malı, levazımıydı. Ama onunki öyle mi? Yitip gitse gariban Mamud’u bir daha nerden bulurdu bu talih!

Mahmut Dayı sessiz sakin bir köşeye yerleşecekken kapıdan Cemşid giriverdi. Başka zaman olsa gölgesine bastırmayacağı adamı iki haftadır kimseye soramadan bekliyordu. Evvelki hafta kahveye gelince Cemşid yanına çökmüş, oda sikkelerin hesabından yanından kovalayamamıştı.

“…sıradaki haberimiz define avcılarından. Muş’ta Roma dönemine ait olduğu düşünülen yedi parça eser bulan iki kafadar, paylaşımda anlaşamayınca pazarlık karakolda bitti.”

Haberin bu kadarı yetmişti Mahmut Dayı’nın nefessiz kalmasına. Yudumladığı çay genzine kaçmış, bardağı can havliyle bırakırken çayı masaya devirivermişti. Cemşid, Mahmut Dayı’nın sırtına birbiri peşine yumruklar indirirken, Ali koşup masayı sildi. “Ortaklık olur mu bu işte gavatlar,” diye içinden söylenirken, aklına gelen hiç kimseye bu işi açmadığına memnun olmuştu. Televizyona işmar eden Cemşid, “Bunlar acemiymiş dayı, üç kazma beş kürek sallamaya iki adam mı gidilir? Tutuşursun işte böyle kavgaya. İstanbul’da Ankara’da koleksiyoncular var -sesini alçaltarak- seni müzeyle, belgeyle uğraştırmıyor, araştırdım inceledim diye bekletmiyor. Malını alıyor, cebine parayı koyuyor, sen sağ onlar selamet. Bu adamlar öyle yurt dışına falan da çalışmaz. Vatan mirası içeride kalır. Kültür değeri netice de. Önemli şeyler bunlar.”

Mahmut Dayı başlarda hevesle dinlediyse Cemşid’e bir anda parlayıverdi. “Bir ajans dinletmedin Cemo, sinek gibi vız vız edip duruyon.” Kahveden bir hışımla çıkarken artık yürüyeceği yolu öğrenmişti.

“Görünmedin ortalarda Cemo, kazma kürek sallamaya mı gittin hayırdır?” derken eliyle masaya buyur etti Cemşid’i Mahmut Dayı. “Toz toprak benim işim olsa, çiftçilik ederim dayı. Benim birader Ankara’da ya onu dolanıp geldim.” Mahmut Dayı lafı Ankara’ya nasıl getireceğini düşünürken, laf misket olup önüne yuvarlanıvermişti. “Ankara’da mı senin küçük? Rahmetli babanla Ankara’da yaptık ya askerliği, hâlâ bilirim bazı yerlerini.” Bu esnada önlerine Ali’nin zift gibi çayı gelmiş, şekerli bardaklar şıngırtıyla karıştırılıyordu. “Yolum düşse bir işim de var ya bakalım,” dedi usulca. Cemşid’in oralı olmadığını görünce çayından bir yudum alıp devam etti, “Evde dededen kalma bir hançer var, belli yaşı çok. Ona şöyle bir el attırayım parlasın, yenilensin yalnız zarar da görmesin istiyom. Ama burada kimse yapamaz onu. Hem kaç yıllık aile hatırası, hadi adamın gözü malı tuttu bana iftira attı, elimden aldı ya da beni sandı kaçakçı. Güvenilir adam lazım böyle işe.”

Acı kahve renkli derin cepli ceketinin cebinden tespihini çıkarırken bir yandan da Cemşid’i süzüyordu. “Altındağ’da bir Hüsnü Abi var. Sen giderken haber et, ben sana yerini anlatırım,” dedi Cemşid gözünü telefondan ayırmadan.

“Altındağ’ın neresinde? Bilirim ben oraları.”

Cemşid bir vakit daha sessiz kaldı. Mahmut Dayı iri, nasırlı elleriyle ensesine bir tane patlatmamak için zor tutuyordu kendini. “Ulus’ta Ankara Kalesi’yle Hacı Bayram Türbesi arasında ipince uzun bir sokak var, o sokağın sonunda kalıyor, zaten camekândan belli adamın işi.” Şekeri dibinde erimeden kalmış çayının son yudumunu içen Cemşid devam etti, “Ama karışık yerlerdir sen tek gitme, arada polis erketeye de yatar, baskın verir, dikkat etmek lazım.”

Sisin gün ortasında dağılışı gibi Mahmut Dayı’nın aklının sandıkları da bir bir açılmış, içindekileri ortaya saçılınca kaybolmuştu. Yolculuğunu iki gün sonrasına tayin etti. Karısıyla Orhan’a yapacağı yolculuğu, Orhan’la baldızıyla bacanağına edeceği ziyareti konuşmalıydı. Hasan’ı hiç dert etmedi. Sabi, atölyede gece gündüz çalışıyor, aramadıkça sormuyor, çağırmadıkça gelmiyordu.

“Mamud, akşama Fahri abiler gelecek. Yasin’e ısmarladıklarımı alıp gel eve.”

Mahmut Dayı ağzını açamadan Döne diyeceğini deyip kapatmıştı yine telefonu. Eli dilinden, dili elinden çemrek, yetişilmiyor ki arkadaş, diye geçirdi aklından telefonu cebine koyarken. Kalbini eliyle şöyle bir yokladı. Yıllardır telefon kullansa da titreşim huyuna bir türlü alışamamıştı. Titreyen her telefon, azasından sızan ince bir kan sanrısı veriyordu ona. Ama şimdi derdi sanrısından daha büyüktü. Onlar varken konuşulmaz, onları yolcu edince de geç olur, Döne’nin inadı tutarsa gece gece uğraşamam da, diye dertlenerek Yasin’in yolunu tuttu.

Yazın iş derdine birbirinin yüzünü göremeyen eş, dost, akraba kışın sakin ve uzun gecelerini gezmelerle donatırdı. Sobalar gürül gürül yakılır, tencereler kazan kazan kaynar, çaydanlıklar boy boy doldurulurdu. Adamlar geçen mevsimin hasadından, gübrelerden, kiralık tarlalardan, satılık bağlarda konuşurken kadınlar yaptıkları kurutmalardan, kaynattıkları pekmezlerden, yeni alacakları sebze fidelerinden, evlenecek oğlanlardan kızlardan, koca tarafı akrabalarıyla bir türlü memnun edemedikleri gelinlerinden, damatlarından laf açarlardı. Eskiye nazaran köy her geçen gün –hele de kışları- tenhalaşsa da kapısını çalacak birileri her vakit bulunurdu. Mahmut Dayı, aklıma aldığım işi ortaya saçıveririm, diye bütün gece dut yemiş bülbülden halliceydi. Hiç sormadı, az konuştu. Fahri’nin Kayserililik damarına basmasına bile gülüp kafa salladı. Geçiştirdi.

Döne Kadın için bu gecenin ve sabahın çoğu gece ve sabahtan farkı yoktu. Ama Mahmut Dayı bütün gece kıpırdanıp durmuş, gözüne giren uyku birkaç damlayı geçmemişti. Döne Kadın’dan önce koşup kovayı yeniledi. Çayın suyunu koyup, bardakları bile masaya indirdi. Döne, kadınlara has sezgisiyle baktığının da ötesini görerek sesini çıkarmıyor; yakında kilidin kucağıma düşer, anahtarını da ben bulurum Mamud Efendi, deyip sayıklamanın gecesinden beri sabırla bekliyordu.

“Havalar iyice bozmadan Orhan’ı dolanıp gelmeli,” dedi Mahmut Dayı. “Gidelim, gidelim. Hem erzaklarını da götürürüz. Abisi gibi değil, her işini görüyor yavrum çok şükür. Ana yemeğini özleyince pişirir koyduğumu,” dedi Döne biraz gurur, çokça özlemle. Mahmut Dayı her şeyi düşünürken Döne’nin de yola düşmek isteyeceğini akıl edememişti. Sesi bir anda yükseldi.

“Senin ne işin var canım, bi iki gece dolanır gelirim ben. Ana gözü göz de, baba gözü göz değil mi? Yetmiyor mu benim görüp geldiğim?”

Lafı masaya kocaman bir asma kilit olup düşmüştü. Demek yalnız bir iş kotaracak koca herif, diye düşünürken gözlerini Mahmut Dayı’nın titreyen burnunun ucuna dikti Döne. “Doğru dersin sen git, dolan. Torun geldi gelecek. İstememiş gibi gidilmez şimdi?” dedi sesine ikna olduğuna dair bir yumuşaklık vererek. Mahmut Dayı kuş olsa ancak böyle uçardı. Kimin daha akıllı olduğu, kimin kimi neye daha çok ikna ettiği aralarında bayrağı açılmamış bir yarış gibiydi. Kazanan ve alt eden çoğu zaman kadınken, erkek sadece müsaade aldığı kadar ilerleyebildiğini göremiyordu.

Sikkelerinin üstüne kurulunca Orhan’ı aradı Mahmut Dayı, “Oğlum, nasılsın, işte misin?” İçinden tane tane söyleyeceklerini tekrar ediyordu. Baba-oğul karşılıklı birkaç kez ne yaptıklarını, nasıl olduklarını konuştuktan sonra, “Anana Orhan’ı görüp geleyim dedim ama enişten aradı, teyzen iki güne ameliyat oluyormuş. Annen, teyzene düşkün bilirsin, telaş etmesin diye ameliyattan çıkana kadar demeyelim dedik. Senin de haberin olsun. Sesini duymadan uyuyamaz o. Arayınca idare ediver.” Döne’den öğrendiği gibi derdini anlatıp çok uzatmadan, sorup söyletmeden bitirdi konuşmayı. Ailenin en uzağı fiziken ve ruhen Orhan’dı. Mahmut Dayı’nın planı için Orhan kendinden bile iyi bir başroldü.

“Hadi Allah’a ısmarladık. Ben varınca ararım, sen çocuğu arayıp da huzursuz etme baban geldi mi, nerde, naptı, diye.” Döne Kadın, “Aranır mı oğlan canım, meraklanır. Sen gidince haber edersin,” dedi. Mahmut Dayı sırdaşı Toros’unun kontağını gözlerinde bir bayram çocuğu hevesiyle çevirirken Döne Kadın, keyifle izliyordu halini.

Mahmut Dayı önceki sabah Döne’yi ikna ettiğini sanıp evden çıkınca, Döne’nin ilk işi Orhan’ı aramak olmuştu. Orhan’ın iki haftalık görevle arazi de olduğunu öğrenmiş, “Babanın sana gelmeye niyeti var ama babana sen bi şey deme, ben söylerim görevde olduğunu,” demişti, “şimdi yanında birileri olursa, oğlan seni istemiyor mu, diye ileri geri konuşur, onun da canı sıkılır, asker adam hazır olda ana-baba mı bekliyor diyemez,” diye de eklemişti.

Akşam sessizce kocasını karşılayıp hala hazırlıklara devam ettiğini anlayınca komşu kızını çağırıp ikinci hamle olarak kız kardeşi Hatice’yi görüntülü arattı. Halleri, hatırları nasıldı, hasta sökel var mıydı, memleketten geleni gideni olacak mıydı? Aklından geçen cevaplar ses olup kulağına dolunca, aklında dolanan tilkilerin kuyruğunu birbirine bağlayıp koydu bir kenara.

Mahmut Dayı arabasına usta gözü değmeden yola çıkmayanlardandı. Arif Usta meşgulüm dese de ısrar kıyamet yağına, suyuna, motoruna, aküsüne şöyle bir göz attırmıştı. Sanayiden çıkıp tenha bir köşeye gelince torpidoda duran, birkaç yılda bir yenilediği haritasını köklü bir alışkanlıkla önüne serdi. Erciyes Dağı beyaz kaftanından gelen bütün soğuğu şehrin üzerine yayıyordu. Araba ısınıp camların buğusu çözülene dek bekledi. Hız limitini aşanlara, hatalı sollamalara, öne kırmalara, sinyalsiz hamlelere la havle çeke çeke Kırşehir’e vardı. Benzin deposunu dolduran genç, “Gaz için ilerideki pompaya yanaş amca,” dedi. “Bunda tüp yok yeğen,” dedi Mahmut Dayı gururla. Arabanın ciğerini deldiremem, deyip yanaşmamıştı bu işe hiç. Bir an kendi elleriyle kesikler attığı döşemesi, oyduğu süngeri aklına gelince içi titredi, ama Kaf Dağı’nda Zümrüdüanka’ya erişmek varken serçenin peşinde koşacak değildi.

Gölbaşı’na alacakaranlıkta vardı. “Gündüzün şerri gecenin hayrından iyidir,” deyip hem etrafı hem kendi güvenilir bir pansiyon gözüne kestirdi. Neredeyse dört saattir direksiyon sallamıştı. Ertesi gün, akşam yaptığı gibi bir tas çorba içip Altındağ’a doğru yola düştü. Şehir şehir gezsem de şu şehir içlerine hiç girmesem diye serzenirken beyaz güvercininin sesi kesiliverdi, üstelik yeşil ışık yanmıştı ve trafik polisi de iki adım öteden gözünün içine bakıyordu. Arkadan gelen sabırsız korna sesleri, diğer tarafta kırmızıya yakalanmış uzun araç kuyruğu, kavşakta kararsızca hareket eden arabalar elini ayağını iyice birbirine dolaştırmıştı Mahmut Dayı’nın. Trafik polisi gelip camı tıklatınca acemice açtı. “Hiç böyle yapmazdı bu araba,” dedi marşa basarken. Bekleyen arabalar sağdan soldan hırsla geçiyordu. “Amca müsaade et, iki dakika çekeyim kenara.” Mahmut Dayı’nın soluğu kesiliverdi. Altında taşıdığını başkasının kucağına atıvermek de vardı bu işin sonunda. Kekeleyerek, “Bi dakka evladım, şimdi olur, olacak,” derken bir daha bastı marşa. Polis memuru gittikçe sabırsızlanarak elini kaportaya dayamış bekliyordu. Üçüncü deneme de nihayet güvercini ötmeye başlamıştı. Bin bir selamla hızla ayrıldı oradan.

Cemşid’in tarif ettiği adrese vardığında öğle ezanı okunuyordu. Abdest alıp bu işin hayrını da içine katarak Hacı Bayram Camii’ne seğirtti. Namaz bitince, hoca efendinin duasını beklemeden fırladı camiden. Bir solukta dükkânın önüne vardı, ama temkinli davranıp hemen içeri girmedi. Şöyle bir kolaçan etti, bekledi, sağı solu dolandı. Kimselerin olmadığına ikna olunca attı adımını içeri. İki eline birer tane örnek almış, arabayı birkaç metre uzağa park etmişti. Kendi heyecanından kendini karşılayan adamın telaşını fark edememişti.

Dükkân uzun ince bir girişe sahipti. Farklı boylarda raflar ince girişte iki yana asılmıştı. İçerisi kış güneşinin cimriliğinden mi yoksa kasvetli vitrininden mi bilinmez, insanın ruhuna bir ağırlık veriyordu. Selam verip Hüsnü denilen adamı iyice bir tarttı. İçeri de çok eser yoktu. Hatta bir tarihi eser değeri taşıyıp taşımadıkları bile belli değildi. Çeşitli boy ve şekillerde iki raf kadar heykelcik, babasının onun çocukluğunda kullandığına benzeyen ama daha eski usul görünen birkaç bağ bahçe eşyası, bakır kap kacak, üç beş tane de çanak çömlek... Gösterilen yere ilişirken, “Hüsnü sen misin arkadaş?” dedi.

“Benim, buyrun.”

“Ben lafı dolandırmayı sevmem, –kendine bu işleri biliyormuş havası vermeye çalışarak- seni bulanlar ne iş için buluyorsa, bende onun için geldim yanına.” Sağ eli dizinde, sol kolu bacağına yaslı tespih sallıyordu.

“Kayseri’den gelirim,” dedi damarlarında dolaşan uyanıklığı bilsin ister gibi. Elindeki sikkelerin ikisini de aynı anda masaya koyup tekrar aynı hale döndü. Altın yaldızlı kol düğmeli bordo gömleği, gri cepkeni, boynuna bağladığı sarı fuları ve yağlı görünen hafif uzun saçları ile Mahmut Dayı’ya pek de güven vermemişti bu adam. Esnaf ruhu yok meymenetsiz de ama denize düştük artık deyip devam etti.

“Bak sana bir mesel anlatayım. Padişahın biri tellak çıkarıp beni yalanına inandırana bir küp altın demiş. Yalancılar gelmiş bir bir. İlki demiş ki, kuş koca aslanı kaptı, yuvasına götürdü; padişah, kuş kartalsa aslan da yavruysa olur götürebilir, deyip savuşturmuş yalanı. Başka biri, ülkenin birine eşek kral oldu, diye gelmiş. Kral pencereden eğilse tacını düşürse, eşek de o anda camın altından geçerken taç kafasına geçse, eşek kral olmuştur, tacı alan kral olur, deyip bu adamı da yollamış. Öteki yalancı gelmiş, ben bir ok attım gökyüzüne, altı ay sonra düştü yere demiş. Attığın ok bir ağacın üstüne konmuştur, sonbaharda yapraklar dökülünce tutunacak yer bulamamış yere inmiştir, deyip onu da eli boş göndermiş. Söylenilen her sözün akla yatkın bir izahını bulmuş padişah. En son bir Kayserili gelmiş, Sultanım, babamdan bir küp altın almıştın, geri almaya geldim. Yalandır dersen ödülümü, doğrudur dersen borcunun ödemesini isterim, demiş.”

Hikâyesi bitince bedenine göre zayıfça olan yüzünde çukura kaçan gözleriyle baktı Hüsnü’nün yüzüne. “Şimdi bunlardan -masaya koyduğu sikkeleri işaret ederek- bir elli tane var elimde, birkaç parça da -başparmağıyla ölçü vererek- küçük adamlar var. Ederini ver elimdekileri al.” Hüsnü başını salladı, çelimsiz bedeniyle sandalyesinde şöyle bir kıpırdandı. “Ben bu dükkândan kimseyi memnuniyetsiz göndermem, herkese hakkını verir, kendi hakkımı da alırım,” dedi. Önünde duran küçük kâğıt destesinden bir kâğıt alıp rakamları yazıp uzattı. Mahmut Dayı’nın gözleri parladı bir anda. Kâğıdı ceketinin cebine koyup bir tavşan ürkekliği ve çevikliğiyle çıktı. Beş dakikaya kalmadan ardına baka baka döndü dükkâna. Adamın paraları masanın üzerine bu kadar zamanda hazır edişine şaştı ama gediğini aramadı. Kendini pek mahir görüyordu şimdi. Böylesi bir işi bu kadar kolayca halletmiş, yolunu yordamını iyi bellemiş, karşısındakine hiç açık vermemişti. Kâğıt paralara baktıkça, kırmızı Erkunt’lar, mavi New Holland’lar, yeşilli sarılı John Deere’lar geçiyordu gözlerinin önünden.

Avuçlarında dokunduğu paranın sıcaklığını hissederken sırtına değenin ürpertisi ve kulağına gelen, “Eller yukarı,” sesiyle buz gibi katıldı Mahmut Dayı. Bedeni bir kova kül gibi dağılmak isterken, titreyen dizleri onu zorla ayakta tutuyordu. Cemşid’in dedikleri aklına geldi. Bekleyen, beklemiş; beklemeyeni bulmuştu. Polislerden ikisi sivildi. Sadece birinin üstünde çelik yelek vardı. Hüsnü’nün arkasında duran perdeli bölmeyi ancak polisler aralayınca fark etti. Üçkâğıtçının da acemisine denk geldik, diye geçirdi içinden, ulu orta yerde iş mi görülürdü.

Polisler ikisini de arka tarafa götürüp sandalyelere oturttu. “Mahmut Gezgör, seni günlerdir takip ediyoruz. Çok zıpladın ama daha fazla kaçamadın. Bu sefer yakayı ele verdin,” dedi kısa boylu olanı. Gözlerini ayırarak konuşana baktı Mahmut Dayı, “Yok yok, benim ilk seferimdi. Ben bu işleri bilmem dünya malının rengine kandım,” dedi titrek sesiyle.

“İlk seferin olsa, Hüsnü’yle ne işin var. Söyle hangi şebekenin başındasın?”

“Şebeke falan yok memur bey. Şebekeye nasıl sözüm geçsin. Ben bir hanıma lafımı dinletemem.”

Gür sesli olan aldı sözü bu sefer, “Demek tek çalışıyorsun. Bu kadar profesyonel olmandan belli her işi senin yaptığın.”

Mahmut Dayı sandalyede ileri geri sallanıyor, elleriyle dizlerini incitmeden dövüyordu, “Beşer şaşar demişler memur bey oğlum, kuruşa el sürmedim daha, aha toprağın verdikleri de orda, bırakın gideyim. Töbe yapmam bi daha.”

İrice olan polis memuru telefonuna cevap verirken yanlarından uzaklaştı. Mahmut Dayı, o boruyu değiştirmeyi aklına aldığı güne de işin başına geçtiği saate de sayıp sövüyordu içinden. Bir anlık hevesi bunca yıllık namına, adına kara bir leke gibi sürülecek, çoluğunun çocuğunun başını öne eğdirecekti. “Döne mapusta yanıma bile gelmez,” derken gözleri doldu. Telefonu kapatan polis memuru yanlarına gelince, “Bu iş bizi aşıyor, kuvvet komutanları ve istihbarat başkanı yoldalarmış. Olay yirmi sekiz ülkeyi kapsıyor. Karşımızda duran adam on yıldır peşinde oldukları tarihi eser kaçakçısı Derin Kazım’mış,” dedi. Mahmut Dayı duyduklarıyla halden hale giriyor, etlerinin parça parça dağıldığını sanıyordu. “Benim öyle adım, namım yok evladım. Ben Mamud’um. Dediniz, siz dediniz Mamud Gezgör diye. Ben o’yum.” Cebinden kimliğini çıkararak,” “Bak, ana adı Cemile baba adı Rıfkı. Kütük Kayseri. Gözünüzün yağını yiyim bırakın beni. Ben şaştım da düştüm buralara.” Mahmut Dayı konuşmasını zar zor tuttuğu hıçkırıklarla sürdürüyor, kır kumral sakalları gözlerinden düşen birkaç damla yaşı pişmanlığına bir kanıt gibi tutuyordu.

Telefonla konuşan memur telefonunun ikinci çalışıyla yine uzaklaştı, bu sefer bölmenin dışına da çıkmıştı. Mahmut Dayı, bir bataklığın içinde debelendikçe battığını hissediyordu. Hüsnü’ye denizdeki yılan gibi sarılmak istese de adam hiç oralı olmuyor, ağzını açıp tek kelime etmiyordu. Dakikalar geçiyor, Mahmut Dayı sızlanıyor, diğerleri öylece yüzüne bakıyordu. Dışarıdan anons sesleri, polis sirenleri duyulmaya başlayınca Mahmut Dayı’nın yüreğinin gümbürtüsü de arttı. On, on beş kişi sanki aynı anda içeri giriyordu. Ayak patırtıları, çaresiz Mahmut Dayı’nın içine birer bomba gibi düşüyordu. Tutmakta zorlandığı hıçkırıklarıyla birlikte kendini de sandalyeden aşağı bırakıp, “Fakir hırsızlığa çıkmış, ay ilk akşamdan doğmuş, derler. Bu yaşıma kadar haramla işim olmamış, niye uzandım haramlara da düştüm yollara. Hasan’ım Orhan’ım cahil babanız bunu da mı getirecekti başınıza? Döne, keşke bulaydın sakladığımı, yakalayaydın beni de alaydın elimden o çer çöpü…” Mahmut Dayı söyledikçe dertleniyor, dertlendikçe dövünüyor, dövündükçe ağlıyordu.

Perde sıyrılınca ön bölmenin tavanından sarkan ampulün sarı ışığı ıslak yüzüne düştü. Siren ve ayak sesleri bir anda kesildi. Mahmut Dayı ne başını kaldırıyor ne de gözlerini açıp başında bekleyenlere bakıyordu. Dükkânda çıt çıkmıyor, Mahmut Dayı korkuyla, diğerleri merakla bekliyordu.

“Yaa Mamud Efendi, sandın ki, Döne’yi kandırdın da yollara düştün? Dedin ki, yaş altmış bu kadında iş bitmiş, benim dolapları mı görmez, bilmez. Atımı dörtnala koşturur gider, gelirim. Nası alt ettim ama seni! Günlerdir kıvrandın kıvrandın da aha da döküverdin kurdeşenlerini.”

Döne Kadın uzun boyu, boyuna erişmeye çalışan eniyle, yerde ufak tefek kalan Mahmut Dayı’nın başında dururken, sesinde galibiyetinin coşkusu vardı.

Mahmut Dayı kalbi ağzında atarken hiçbir şey anlamadan karısının yüzüne uzunca baktı. Korkuyu atlatsa kalkıp karısının kollarını kavuşturamayacağı omuzlarına sarılacaktı ama ne konuşmaya ne ayağa kalkmaya takati vardı.

“Hep özenmişimdir o televizyonda hikâyeleri yazıp çizenlere, bak ben de sana yazdım bi tane Mamud,” dedi Döne Kadın, bir yandan sarsılarak gülüyor, bir yandan yere yığılan Mahmut Dayı’yı ayağa kaldırıyordu.

“Döne,” dedi kendine gelmeye başlayan Mahmut Dayı, “bilir miydin buraya geldiğimi, niye geldiğimi? Niye demedin o zaman gitme? Niye elimden çekip almadın onları?”

“Yavrum, dayınıza bi su getirin,” dedi Döne Kadın sandalyelerden birine bedenini sığdırmaya çalışırken. “Sen onca düşündün taşındın, aylarca sakladın, Cemşid’e olmayan hançerle yer yol sordun, işin içine bi de dağ başındaki yavrumu katıp yola düştün. Sende o kadar akıl var da, bende yok mu Mamud Efendi?”

“Ömrümden ömür aldın ya Döne. Ya kalbime ineydi, ya hık deyip gideydim?” dedi Mahmut Dayı. Uçan aklı yerine konmuş, nefesi uslanmıştı.

“Allah korusun canım. Onun kararını da bildik çok şükür.”

Susmalarını fırsat bilen gençler öne atıldı bu sefer.

“Mahmut Amca kusura bakma, biz Döne Teyze ne dediyse onu yaptık.”

Gençlerin yüzünü gözleriyle didikleyen Mahmut Dayı, “Döne, bu delanlılar kim? Hiçbiri tanıdık gelmedi. Hem sen nası geldin tek başına?” dedi. Korkuyu iliklerinden yenice çıkaran Mahmut Dayı’nın merakı loş odanın içine doluyordu.

Döne’nin, “Cemşid,” diye seslenmesiyle içeri girdi eşikte bekleyen Cemşid. “Geçmiş olsun dayı,” dedi. Bakışları, bana açık açık deseydin şimdi ikimiz de kesemizi doldurmuştuk, diyordu.

Mahmut Dayı düşeceği yolun hazırlığındayken Döne Kadın dönülecek yolun taşlarını döşemiş, aklı bir saat gibi işlerken, bildiği bulduğu ne varsa dişlilerin arasına yerleştirmişti.

“Halin nicedir hal değildi, şunca yılda gözüne bakmadan anlarım artık. Gecenin yarısı samramandan bildim ki, para meselesi var. Sen beş kuruşu on kuruş etmeden gidip beş kuruşluk mala bakmazsın. Hem sayıkladığın motorların hepsi bi dünya para, toprakta yetişmez ağaçta bitmez ama bizim oralarda topraktan çıkıyor işte, o ayrı. Neyse, onun peşine köyü dolanan hırsız da seni o gün çok korkuttu. Aklın çıktı da, soluğu arabada aldın Kerzik gider gitmez. Ee akşamına da Fahri Abi kahvede Cemşid’le kafa kafaya verdiğini deyince, taşlar kucağıma dökülüverdi.”

Cemşid’in velfecri okuyan gözlerine bakarak, “Babandan emanetsin ama uğursuza meylini de nası inkâr edelim be oğlum,” dedi Döne Kadın, yarı mahcup yarı sitemle.

Bir anda tekrar panikleyen Mahmut Dayı, “Oğlanlar, oğlanların haberi var mı?” dedi.

“Der miyim hiç? Biri makinelerin öteki ateşlerin arasında.”

Mahmut Dayı bir oh daha çekti. Bu gençlerde yeğen Ferhat’ın arkadaşları, gadasını aldıklarım, böyle oyunlar yaparlarmış okulda. Ferhat arayınca hemen koşup geldiler. Nası yamanlar ama he mi?” dedi kıkırdayarak Döne Kadın.

“Çok çok…” dedi Mahmut Dayı kafasını sallayarak.

“Sen de sağ ol kardeş işimizi gördün,” dedi Hüsnü’ye Döne Kadın. Masanın üstünde duran paraya bakarak, “Biz seninkine dokunmadık, sen de emaneti ver, yerine yerleştirelim.” Hüsnü o anda canlanmış gibi, “Yenge hanım, aslında oturup bir konuşsak. Hem ben bunları kıymet bilen insanlara…”

Lafı ağzına tıktı Döne. “Senin kıymet bileninle benim kıymet verenim bir değil kardeş. Senin işin ayrı bizim yolumuz ayrı,” deyip masadaki sikkeleri, heykelcikleri ve çömleği yanında getirdiği keseciklere özenle yerleştirdi. “Çocuklar, sizden son isteğim şunları iyi ellere teslim edecek bir yere götürün bizi.”

Beyaz güvercininin başına varan Mahmut Dayı’nın koltuğa ettikleri aklına gelince ilk defa içinde bir yer sızladı. İçini oyduğu koltuğa gömülürken Döne’nin sıkıca sardığı keseciklere baktı. Yaptığıyla, yapamadığının pişmanlığı iki yanını sarmıştı. Kontağı çevirirken, “Bize bi de döşemeci lazım gençler,” dedi.


Edeviye Bekleviç

0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page