top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Öykü- Ethem Baran- O Kadar Yüksekte ki Görünmüyor

“Yıkandın mı kel kız?” demişler, “Tarandım bile,” demiş.

Benimkisi o hesap.

O kadar tembih ettiler, durup durup hatırlattılar, ciddiye almadım; kendimden emindim çünkü. Fazla büyütüyordu arkadaşlarım. Kaçın kurasıydım ben, bu tür ucuz numaralara pabuç bırakır mıydım?

"Kulağım ağrıyor," dedim Nebahat’e, "sabaha kadar uyuyamadım."

Uzun zamandır aynı odada çalışıyorduk onunla. Adım atışımızdan, duruşumuza, bakışımızdan susuşumuza birbirimizin ne düşündüğünü, ne hissettiğini bilirdik.

"Sen yine doktora gitmeyeceğim diye tutturursun şimdi."

“Yahu zırt pırt doktora mı gidilir! Geçer birazdan,” desem de kendim de inanmıyordum söylediklerime. Bu lanet olasıca ağrı geçecek gibi değildi. Tam tersi her geçen dakika beynimi oymaya devam ediyordu. Bütün dünya kulağımda toplanmıştı. Ya da benim dünya dediğim şey veya hayat dediğimiz o her neyse, işte o yüzünü şeytan göresice, kulaktan ibaretti. Gerisi boştu. Neren ağrıyorsa canın oradaymış gerçekten. Evin içinde deli danalar misali sabaha kadar dolaştım durdum da, yazıktır, bu da insan evladıdır, bir müsaade edeyim de iki dakika uyusun, demedi.

Sabahı sabah ettim. Evimle iş yerimin arası arabayla yaklaşık yirmi yirmi beş dakika, park yeri bulup aracımı bırakmam en az on beş dakika. Her gün başka bir yere park ediyorum anlayacağınız. Bu sabah da, o uykusuz ve perişan halimle, bütün dünyası sağ kulağından ibaret bir adam olarak arabamı hemencecik bulamadım tabii. Her sabah işe gelirken dinlediğim, siyasi mizah yapan ve ön plandaki iktidar mensuplarının neredeyse tamamının, hakkında açtıkları davalar yüzünden mahkeme kapılarını beklediği için sık sık programlarını aksatmak zorunda kalan çok sevdiğim radyocu Sivrisinek’in bugün hangi konuyu işlediğine bile odaklanamadım daireye gelirken.

Nebahat, benim doktora gitme konusunda yine damarıma basınca, bu konulardaki şanssızlığımı bir kez daha hatırladım. İş yerinde herkesin, özellikle Nebahat’in doktora gitmesi ile gelmesi bir olur. Gözünü aç kapa, bizimkiler doktora gitmiş, ilaçlarını yazdırmış, yazdırmayı geçtim, eczaneye uğrayıp ellerinde bir torbayla çoktan dönmüş olurlar. Ben de kırk yılın başı hadi bir doktora, bizim kurumun dispanserine gideyim dediğimde, ya doktor o gün izinlidir, ya daha sabahın körü olmasına rağmen sıra kalmamıştır ya da bir milyon kişiden sonra bana ancak sıra gelecektir. Sonra bana diyorlar ki, niçin doktora gitmiyorsun? Doktorlar size çalışıyor beyler bayanlar. Azıcık fırsat verdiniz de değerlendirmedik mi? Dahiliye diye gidiyorsunuz, o yoksa cildiye istiyorsunuz, olmadı, kulak burun boğaz, yok mu, ortopedi olsun o zaman. Bir tarafınızı göstermeden gelmiyorsunuz. Bu garibanın da yolu yanılıp şaşıp oralara uğrayınca, şans dediğimiz ve sizin avcunuzun içinde olduğu için şahsımın payına zerresi düşmeyen ve görsem tanımayacağım o arkadaş ve bendenizin bu şanslılar âlemindeki stratejik konumu başlıklı bir tartışma başlattım diye yok şöyle, yok böyle…

Ama bu kez pabuç pahalı. Kulak bu, başka şeye benzemiyor. Dünyada kulaktan önemli bir şey var mı?

“Kime gideyim,” dedim Nebahat’e, “sen bilirsin.”

“Hulki’ye gitme sakın, bir de kadın doktor var, neydi adı?”

“Tam adamına soruyorsun. Ben kendi adımı bile unutuyorum bazen.”

“Sana soran yok, dur şimdi hatırlarım. Hah, Tülin Hanım. İyidir o…”

Hulki’ye niye gitmiyormuşum, nesi varmış adamın?

Anlattı. Sadece Nebahat değil dairedeki diğer arkadaşlar da anlattı.

Koridora çıktığımda kiminle karşılaştıysam, -ezan okumaya hazır müezzin gibi bir elim kulağımda duruşumdan olsa gerek- bir an önce dispansere gitmemi ama Hulki’ye yakalanmamamı söyledi herkes.

“Ne Hulki’ymiş arkadaş!” dedim canımın acısıyla, “Benim Hulki mıulki dinleyecek halim yok!”

“Bildiğin gibi değil, mutlaka kandırır,” dediler alaycı gülümsemelerle. “Hele de seni!” sözünü söylemeseler de ben yine de duyuyordum.

“Sizi kandırdı o zaman,” dedim İlhami abiyle Hatice ablaya.

“Yoo, biz kanmadık.”

“Ben niye kanıyorum o zaman?” dedim demesine de kendim bile inanmadım söylediklerime.

İlhami abi:

“Gümrükçüyüm diye gelen pazarlamacıdan sonra, ne bileyim.”

Hınzır hınzır kıkırdıyordu. Bir fıkrayla onu yerlere yatırmasını bilirdim ama ah kulağıma, bir de Hatice ablaya dua etsindi o.

“Ama İlhami abi o başka, adam gerçekten gümrükçüye benziyordu.”

Hatice abla da, “Cüzdanını boşaltan çocuk da gerçekten sara hastasıydı değil mi?” diye gülünce, “Gideyim de şu Hulki’nin boyunun ölçüsünü alayım, hepinizi kurtarayım bu dertten!” diye gürledim. (Ne kadar gürleyebildiysem artık.)

Adımı soyadımı yazdıktan sonra, “Kurum?” dedi KBB doktoru Hulki Bey. Muayenem kısa sürmüştü. Hatta adamın beni dinlemediği, sabaha kadar uyuyamadığımla zerre kadar ilgilenmediği duygusuna kapılmıştım. Yine de şanslı günümde olmalıydım ki dispansere gelir gelmez sıra bulmuş ve beklemeden doktorun odasında almıştım soluğu. Sıra bulmanın sevinciyle hangi doktor olduğunu görevli memura sormayı akıl edememiştim bile.

“Basılı eserler ve kültür yayınları dairesi.”

Birden canlandı doktor. Hasta muayene eden, her zamanki rutin işini yapan adam değildi sanki. Gözlerinin içi, bir hastasının kulağındaki sıradan, bildiğimiz, ne var ki canım bunda dediğimiz ağrıdan çok çok uzakta başka, bambaşka şeyler söylüyordu. Üzerine bir dirilik, coşku, neşe gelmişti.

Beyaz, spor gömleği giyimine özen gösterdiğini belli ediyordu. Arkaya taralı ve belli bir uzunlukta bırakılmış saçları, hakkında söylenenleri haksız çıkarırcasına onu ağırbaşlı, etkileyici gösteriyordu.

“Ooo, okumayı seviyorsundur o halde,” dedi kulağımdan sonra yüzüme dikkatle bakarak.

Nebahat’e, olanları anlatırken gülüyor diye ona mı kızdım kendime mi, bilmiyorum.

“Sen ne dedin okumayı seviyor musun deyince?”

Bir yıl önce saçlarını kısacık kestirmişti Nebahat. Çok beğendiğimi söyleyince bir daha uzatmamıştı. Şimdi bana alaycı alaycı bakıp güldüğünü görünce yan masaya geçip o kısa saçlarını bir iyice dağıtmamak için kendimi zor tuttum.

“Ne diyeceğim! Kem küm ettim.”

“Hadi canım, elimden kitap düşmez, hatta tek sevdiğim şeydir okumak demedin mi?”

Demiş kadar oldum aslında. Doktorun masasının üzerindeki kitapları görünce, o kadar tembihli olmama rağmen nasıl bir gözle baktıysam adam beni çözdü. Üst üste yığmış kitapları. Dört sıra, dört ayrı kitap. Hepsinden en az onar tane.

Okumakla aram pek yok aslında diye başlayıp ne yalan uydurayım diye düşünürken doktor çoktan yola koyulmuştu.

“Seversin canım, benimki de soru mu! Okumayı sevmeyenin o kurumda ne işi var?”

Bunu söylerken lafının arkasında dile getirmediği pek çok şey olduğunu fark ettim ama o, cevabı beklemek yerine kitaplarından birer adet alıp önüne dizmişti çoktan.

Keşke öyle olsaydı diyecektim neredeyse. Hatta okuyanı kapıdan içeri salmayacaklar ellerinden gelse. Yeni bir dergi daha çıkaralım dedim de başıma gelmeyen kalmadı. Beni de bir tane de okuyan olsun bari diye tutuyorlar aralarında. Projesi baştan sona bana ait olan bir kitaba yazdığım “sunuş” yazısının altına adımı yazdığımı gören daire başkanı, neden kendi adının orada olamadığını hiddetle sormuştu da yazıyı yazanın ben olduğumu söyledim diye herif renkten renge girmiş ve kime yazdırdıysa artık, birine bir “giriş” yazısı yazdırıp benimkinin önüne koydurmuştu sevgili şair doktorum. İşte ben böyle bir kurumda çalışıyorum. Okuyandan çok yazan var bizde.

“Haklısınız,” diyebildim kısaca.

Gözyaşım Üşüyor. Son kitabım. Bu kitabımda çıtayı çok yükselttim.”

“Bravo, tebrik ederim.”

“Bak şu da ilk kitabım: Aşkımı Yüzümden Oku. Nasıl? Sen anlarsın bu işlerden.”

Tembihliyim. Açık vermemem lazım. Dayanmalıyım.

“Kulağım… Kulağımın ağrısı ne zaman geçer?”

Daha eczaneye gideceğim. Orada sebebini bilmeden bekleyeceğim de bekleyeceğim. Muhtemelen ilaçlardan biri şu an ellerinde bulunmayacak. Muadili filan… Bırak beni gideyim doktor bey. Canınızı seveyim. Bu kulakla hiçbir şey çekilmiyorken… Senin çıtaya yazık olmasın!

Nebahat elimdeki kitaplara bakıp bakıp güldü.

“Ne oldu? Kaçın kurasıydın sen hani!”

“Bana bak Nezahat!” dedim elimdeki kitapları masama fırlatarak. Onu kızdıracağım zaman adından başlardım. Kızmadı bu kez. Eğlencenin tadını çıkarıyordu.

“Bırak şimdi Nebahat’i Nezahat’i, sana demedim mi, dikkat et, diye.”

Kulağımdaki zonklamanın etkisiyle kendi sesimi kontrol edemedim:

“Size niye satamıyor da bana satıyor?”

“Sen yok diyemezsin ki!”

“Nasıl deyim, adam, sen yayıncısın, şiirin, kitabın kıymetini bilirsin filan, bir dolu laf etti.”

Hâlâ gülüyordu hain Nebahat/Nezahat.

Birden aklıma geldi. Üstünlüğü ele geçirmenin keyfiyle:

“Ama bu karşınızdaki şahsiyeti hafife almayın sayın bayan. Dört kitaptan üçünü aldım sadece.”

“Aaaa,” diye şaşırmış gibi yaptı, “hayret, nasıl oldu o?”

“Çünkü diğerini okumuştum.”

Bu kez gerçekten şaşırdı:

“Nasıl yani! Sakin sakin anlatsana sen şunu.”

Şiirimizin çıtasını yükselten kitabının adı bir yerden tanıdık gelmişti zaten. Doktorun adı da zihnimi kurcalayıp durmuştu muayene sırasında. Soyadını da kitabın adıyla birlikte zihnimde bütünleyince resim tamamlandı. Geçen sene, yayımlamamız için bize gönderilen ve okuyup ret raporunu yazdığım dosyaydı bu. Hulki Bey o kitabı da uzatınca, bende olduğunu, okuduğumu söyledim. Çok sevindi adam.

“Bu başarımı görmezden gelemezsin artık,” dedim.

“Sevsinler…”

Sevsinler mi? Nasıl da güzel gülüyor hınzır.

Sahi, ben bu kıza niye evlenme teklif etmiyorum!


Ethem Baran

0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör
bottom of page