top of page

Öykü- Hale Şenözgen Buruş- Mavi Çorap

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 4 gün önce
  • 6 dakikada okunur

Puslu, soğuk bir sabah. Nefesinin buharı önünü görmesini zorlaştırıyordu. Buz, asfaltı kaygan bir yarış pistine çevirmişti. Asel’in eteklerinden içeri, göğsüne, ciğerine işleyen bir rüzgâr vardı. Her adımında üşüyordu ama durmanın vakti değildi. Dün gece yüzünde şaklayan o tokadın sızısı, dışarıdaki ayazdan daha çok yakıyordu tenini. Acı gitmiş yerine acının izi kalmıştı. Sinan’ın duvara fırlatıp kırdığı telefonun sesi hâlâ kulaklarındaydı. O telefon, onun dışarıyla son bağlantısıydı; telefonun ekranıyla birlikte, Asel’in sabrı da un ufak olmuştu.

Yürürken annesi gözünün önüne geldi. Yıllar önce, daha Sinan'ı yeni tanıdığı günlerde, aralarındaki geçen bir kıskançlık tartışmasını anlatırken, annesi hemen kaşlarını çatmış, o da durumu anlayıp "Sultanım," diyerek annesinin gönlünü almıştı. O günden beri adı: Emine Sultan kalmıştı. Emine Sultan kızının bal gözlü yüzünü avuçlarının arasına almış. "Ah Asel’im, bal özüm benim. Analar tahtını yapar, bahtını yapamazmış derler. Ben senin tahtını yaparım ama bahtını sen yapacaksın." dedikten sonra geleceği gören bir kahin gibi kehanette bulunmuştu: "Oku kızım, oku da yolunu aç. Evinin ekmeğini elden bekleme, kendi yolunu kendin aç.”

Dün gece karanlıkta oturmuş, bir an evvel sabah olsun diye dualar etmişti. Gün aydınlanınca, henüz uykularından uyanmamış olan Zümrüt ve Kaan’ı evde bırakıp çıkmıştı; kapıyı sessizce kapatıp, kilitlemişti. Onlar uyanmadan, Sinan kapıya dayanmadan dönmüş olmalıydı. Bu kısa ayrılık, bir ömür boyu el ele kalabilmeleri için verilmiş en zor karardı. Kim bilir, o yokken Sinan geri gelir, bir gölge gibi beklerdi Asel’i.

Yıllardır kalbinin üstünde bir ağırlıkla yaşadı, içinde bir sızıyla oradan oraya gitti, ama o sızı bu sabah aynı zamanda cılız, titrek bir umudun kıvılcımına dönüştü. Yıllar boyunca Sinan’ın onun mesleğini ve özgürlüğünü köreltme çabalarına rağmen hâlâ ayakta durabileceğine inanıyordu.

Postanenin kapısına vardığında nefesi neredeyse buza döndü; ellerinde sıkıca tuttuğu kimlik, yalnızca bir kâğıt parçası değil, belki de yeni hayatının anahtarıydı. Ama o anahtarın soğukluğu, yıllardır kilitli kalmış bir kapının ağırlığını da taşıyordu.

Bekleme salonuna girmeden önce, küçük plastik karta son bir kez baktı. Fotoğraftaki genç kıza... Tezini teslim ettiği, asistanlık odasının anahtarını ilk kez eline aldığı günlerdeki ışıl ışıl gözlerine. Sinan o ışığı söndürene kadar üflemişti. Sonra parmağını "Medeni Durumu: Evli" yazan kısmın üzerinde gezindi. Ve soyadına baktı: Sinan’ın soyadına. Artık taşımak istemiyordu. Bu kimlik, onun kim olduğunu değil, kim olmak istemediğini haykırıyordu. Bu havale sadece bir kaçış parası değildi; yıllardır tozlu raflarda bekleyen akademik hayallerin, yeniden açılacak üniversite kapısının giriş biletiydi.

Bekleme salonuna girdiğinde içerdeki kalabalık onu uğultusuyla birlikte içine aldı: yaşlı kadınlar, genç anneler, güne yorgun gözlerle başlamış adamlar, sabırsız çocuklar… Herkes kendi hikâyesinin yüküyle oturuyor, sırasını bekliyordu. Hemen bir sıra numarası aldı. İçinden her birinin gözlerinin içine bakıp “Kurtarın beni”, “Kurtarın bizi” demek geçiyordu. Yapmadı. Yapamadı. Ne zaman böyle düşünse gözyaşları gözlerine hücum ediyordu. Şimdi ağlamanın sırası değildi.

Asel’in kalbi sıkışmaya başladı. Ara ara kalbinin sesi kulaklarına uğultu olarak geliyor, çarpıntının şiddeti sırtına ağrı olarak vuruyordu. İstemsizce eli kalbine gitti. Sanki açsa, alsa kalbini ellerinin arasına, tüm derdi tasası, çırpıntısı duracaktı.

Veznedeki görevli seslendi: “Sıradaki!”

Sıranın yavaş ilerlemesi Asel’i panikletiyordu. Bunu hesap etmemişti. Oysa her dakikanın önemi vardı. Arkadaşı Elif'i arayıp “Gecikiyorum, biraz daha bekle” diyemezdi; çünkü artık bir telefonu yoktu.

Geri adımda atamazdı. Bekleyecekti. Planın aksamasının verdiği endişe tüm bedenini ele geçiriyordu. Ensesinden aşağıya ince bir ter süzüldü.

Bekleme sırası uzuyordu, zaman geçtikçe evdeki tehlikeyi hatırlatıyordu. Sinan’ın günlerdir savurduğu tehditler kulağında yankılandı. “Seni boşarım ama o kadar kolay değil.” “Çocukları bırak git. Ne halin varsa gör.” “Benden ayrıl da gör bakalım dünya kaç bucakmış?”

Postanenin sıcaklığı, ellerini ısıtmıştı. Peki ama içi, duyguları ne zaman buza dönmüştü, ruhunu ne zaman böyle fırtınalar sarmıştı. Anımsayamadı. İçindeki o neşeli kız çocuğu, ne zaman küsüp tüm oyunlara sırtını dönmüştü. Kalabalık, boşluğunu doldurmuş, bir güven duygusu vermişti ona; güven uzun zamandır hissetmediği bir duyguydu… Ama kapı her açıldığında içindeki kaygı yükselip alçalıyordu. Ha yakalandı, ha yakalanacaktı.

Tam o anda annesinin sesi yeniden yankılandı kulağında: “Oku kızım, oku. Kendi yolunu kendin aç.” Sırada ilerlerken Asel kendi kendine mırıldandı: “Sadece kendi yolumu açacağım, anne merak etme… Sana söz, yolumu açacağım.”

Sıra Asel’e geldi. Ellerini sıkıca kimliğine bastırdı. Çarpıntısı yine başladı. Nefesi daraldı. Hayır şimdi kendini koy vermenin zamanı değildi. Dizleri titriyordu. “Kendine gel Asel.” Sadece bu an vardı. İçindeki bir ses “Karşıya bak, baş dik, omuzlar geriye: güçlü ol” diyordu. Diğer ses kendini yerden yere atıp, ağıtlar yakmak, haykırmak, saçını başını yolmak, kaybettiklerini tek tek geri alana kadar ağla diyordu. Komşunun çocuğu topladığı tüm bayram şekerlerini yediği gün yaptığı gibi, saçındaki kurdeleleri koparıp, ayaklarını yere vura vura bağırmak istiyordu.

Tam o anda postane önünde arkadan bir ses yankılandı: “Asel!”

Asel sesi tanıdı, arkasına dönüp baktı; Sinan, montunun içinden silahını gösteriyordu. Ama o an, Asel'e bir çocuk gibi göründü. Mızıkçı bir çocuk gibi. İlkokulun bahçesindeki hali geldi gözünün önüne. “Bak topuma.. ama sana vermem..” diyen, her şeye sahip şımarık çocuk hali. O zamanda kıskanç, mutsuz, öfkeliydi. Filmlerin o klişe sahnelerinde olduğu gibi olmadı yüz yüze gelmeleri. Asel durdu ve sadece baktı. Kalbi sıkıştığını çok sonra hissetti.

Kalbi sıkışmıştı ama bu, yıllardır hissettiği o ezici, omzunda bastıran, mide bulandırıcı korku değildi. Bu sefer başkaydı. Sinan'ın elindeki silahla bile ne kadar "aciz" göründüğünü anladı. Yıllarca korktuğu adam, okul bahçesindeki o mızıkçı çocuktan farksızdı. O silah, onun tek gücüydü ve o silah bile Asel'in zihnindeki kararlılığı yenemezdi. O an anladı; Sinan'ın bütün gücü, Asel'in ondan korkmasından ibaretti. Artık korkmuyordu. Sadece tiksiniyordu. Kalbinde hayal kırıklıklarından kocaman bir çukur açılmıştı. İşte bu çukur onu yutmadan, oradan kurtulması gerekiyordu. Bu arada sıra ona geldi. Kimliğini görevliye verdi, ekrandan gözünü ayırmadı. Görevli çekmeceden, üstünde adı yazılı sarı zarfı uzattı. Bir kağıda imza atmasını istedi, imzaladı kağıdı Asel, ensesinde Sinan’ın bakışlarını hissederek. Zarfı cebine koyup hızlı adımlarla postaneden çıktı.

Tam o anda… bir mucize gibi, postanenin önündeki insanlar bir anda yürümeye başladı. Sinan kime bakacağını şaşırıp yola fırladı; hırsla karşıya geçip Asel’i yakalamak istiyordu. O sırada buzlu yolda güçlükle ilerleyen bir kamyonetin acı bir fren sesi duyuldu. Koca kamyonet son anda durabildi. Şoför camdan elini çıkardı, “Kardeşim atlanır mı öyle yola?”

Sinan, bir anda patladı. “Ulan, önüne baksana be adam!” Şoför kapıyı açıp aşağı indiğinde, postanenin önü bir anda küfürlerin ve itiş kakışın yükseldiği bir kargaşa yerine döndü.

Asel, baktı ve arkasını döndü kalabalığa. Sinan, hiç tanımadığı bir adamın yakasına yapışmıştı. Küfürler, itiş kakış… Kalabalık bu kavgayı izlemek için etrafını sararken, Sinan saldırıyor; şoför de her fırsatta karşılık veriyordu. Asel çoktan bir hayalete dönüşüp yan sokağa sapmıştı.

Sinan arkada kalmıştı ama öfkesi? O hırsla oradan kurtulması kaç saniye sürerdi? Asel'in kazandığı birkaç dakika, kum saatinin son taneleri gibi akıp gidiyordu. Sessizce süzülüp eve girmeyi, o minik elleri avuçlarının içine almayı, çocuklarının nefeslerini içine çekmeyi istedi. Ya ondan önce Sinan eve varırsa, kapıyı ona açarsa, belinde silah, belki elinde… Ya onlara bir şey yaparsa. O telaşla merdivenleri üçer beşer çıktı.

Kapıyı araladı, çıt yoktu. Çocuklar oyuncaklarıyla oynuyordu yerde; Sinan daha eve gelmemişti. Hemen kucakladı onları. Zümrüt eteğine tutundu, Kaan’ın dünyadan habersiz uykulu gövdesini göğsüne bastırdı. Ne bir eşya ne bir kıyafet... Basamaklardan uçarcasına indi.

Karanlık merdiven boşluğunda Kaan’ın sarkan ayakları trabzanlara çarptı; çocuk hafifçe mızıldandı ama Asel durmadı. Soluğunu tutuyordu. Oysa her şeyi ne kadar titiz planlamıştı... Kimlikleri geceden fanilasının içine yerleştirmiş, Kaan’ın mavi yün çoraplarını uyanır uyanmaz giydirmişti. Her şey tam olmalıydı, hiçbir açık vermemeliydi.

Dış kapıya ulaştığında, ciğerlerini yakan soğukla birlikte duraksadı. Zümrüt’ün elinde bebeği, Kaan’ın avucunda peluş maymunu... İşte o an gözü aşağı kaydı; Kaan’ın tombul, minicik ayağında çorap yoktu. Kaan üşüyen ayağını sallayarak, dudaklarını büzmeye başladı. Ağlaması yakındı. Asel, “Tamam anneciğim, neredeymiş oğlumun mavi çorabı?” diye oğlunu sakinleştirmeye çalıştı. Etrafına bakındı. Merdivenlerden telaşla inerken, düşmüş olmalıydı. Asel kucağındaki oğlunun, minik ayağını kendi sıcak ellerinin arasına aldı. Isıtmaya çalışıyordu. Kendi sızısını çoktan unutmuştu. Kaan tekrarladı: “Mavi-Çorap”

O sırada Elif, sessizce arka sokakta, kontağı kapatmadan bekliyordu. Asel'in arabaya güvenle binmesine ve çocukları kucaklamasına yardım etti. Elif, sadece üniversiteden güvenilir bir arkadaş değildi; Asel'in aylardır gizlice yürüttüğü kaçış planının en kritik parçası, onun "kız kardeşi" idi. Ona ulaşmak kolay olmamıştı. Sinan'ın banka hesaplarını ve telefon dökümlerini sürekli kontrol ettiğini bildiğinden, Asel, Elif'le sadece marketin ücretsiz internetinden, gizli bir e-posta hesabıyla iletişim kurmuştu. Bu haberleşme, iki kadının erkek şiddetine karşı kurduğu bir ittifaktı. Elif, bu kurtuluş operasyonunun cesur ortağıydı.

Araba ara sokaklardan ana caddeye çıktığı anda kar yağışı başlamıştı. Büyük, yavaş ve sessiz taneler, şehrin üzerini beyaz bir örtü gibi kaplıyordu. Çocuklar sevinçle kar yağışını alkışlıyor, camının buğusuna şekiller çiziyorlardı. İçerisi sıcaktı, umut sıcaktı. Radyodan spikerin sesi duyuldu: “Yoğun kar yağışı bekleniyor. Okullar kar yağışı nedeniyle iki gün tatil edildi. Tüm yollar kapanabilir. Mümkün olduğunca evden çıkmayın.”

Spikerin sesi kesildiği an, radyoda bir sazın teli titredi ve o türkü başladı. Annesinin dilinden düşürmediği o türküydü bu. Gülümsedi. Emine Sultan... Tıpkı hayattayken olduğu gibi, bu yeni başlangıcın eşiğinde de onu yalnız bırakmamıştı. Sırtını koltuğa yasladı. Derin bir nefes aldı. Ellerini cebindeki para dolu zarfın üzerinde sıkıca tuttu. Eski hocasıyla gizlice yaptığı e-posta yazışmaları aklına geldi; postaneden aldığı o havale, hem kaydını açtırmak hem de hocasının onun için bölümde bulduğu o 'asistanlık' pozisyonuna başlarken ona ilk ay yetecek olan miktardı. Asel, artık hem kendi hayatını hem de çocuklarının geleceğini şekillendirmek için yolu açmıştı. Ağzından fısıltıyla “Haklıymışsın anne” sözleri döküldü.

Kar yolları kapatsa da, onun yolu kapanmayacaktı.

Gidiyordu.

Gündüz gece.


Hale Şenözgen Buruş

Yorumlar


bottom of page