• İshakEdebiyat

Öykü- Mehmet Cebe- Bahçedeki Naneler

"Ölüler rüzgârla yükselir."

Torino Papirüsü

Gün sürekli solduğunu unutup tutuklu bir biçimde yine gonca gonca açmıştı. Taş evin ahşap çerçeveli penceresinden dışarıya doğru durgun bir nehir olmuş incecik buhar demeti süzülüyordu. Alacalı kedi sağ gözünün körlüğünü umursamadan ağılın geniş kapısının önünde belirdi aniden. Durup patisini yalamadan evvel hem gün ışığıyla köşe kapmaca oynadı, hem de naneleri tepeleyerek rüzgârda salınan incir dalının gölgesini kovaladı. Daha sonra o da aynı buhar gibi gözden kayboldu.

Yıldızsız gece kadar siyah saçlarını savurarak, evin etrafında bir tur döndü Burcu. Yorulduğunu anlayınca ikincisine başlayamadan yerden dört basamak yükseklikteki kapının eşiğine oturdu. Saydı. Yedi kere soluklandı. Sonra buğday tenini güneşe armağan edip öylece havada tuttu ellerini. Avuç içinde çiçeklerin boy vermesini beklediyse de olmadı. Her sabah tomurcuklanmış mı diye kontrol ettiği minik göğüsleri gibi bu isteği de kuruyup kaldı kursağında. Omuzlarını düşürdü. Neden sonra yaşlı bir adamın sesi bakır raptiyeler misali pencereden güne taştı.

“Asiye. Kızım gel hele.”

Rüzgâr saçlarına üşüştü, boğazına dolandı, sanki nefesini sıktı. Gözü yaşardı kızın ve az önce kopardığı papatya düştü elinden. Evin sırtını döndüğü dağın dumanlı mırıltısı bile onun koyu dudaklarından çıkacak sözü beklercesine azalarak dindi.

“Geliyom dede, geliyom.”

Cevap verir vermez kelebekler havalandı kızın yüreğinde. Kalkıp yün yeleğini silkeledi. Neden sonra dün doğum yapmış Azize'nin tiz sesini, kokusunu duydu, zihni gölgelendi. Hareket edemedi yerinden. “Azize'nin sütü azmış, üç yavru ona fazlaymış.” Memeden kesilecek olan üçüncü kuzuya isim verecek, ismi kulağına küpe edecek bugün. Aklı ondaydı geceden beri abisi ne demişti.

“Al sen bak, anası emzirmeyecek bunu ya...”

Aslında bir kuşu olsun isterdi ama kendisinden kaçıp gidebilirdi kuş. Bembeyaz bir kuzu da gönlünü hoş edebilirdi bu yüzden. Dişlerini sıktı birden. Onu güzelce giydirecek, onu güzelce temizleyecek... Onu biberonla kendisi besleyecekti.

Kirli beyaz bir yorganı andıran sürü otlakların üzerine serilmekteydi henüz. Abisini aradı gözleri ama bulamadı. Abisi bir gelse, ağaç ağaç gezseler... “Bak Burcu bu çam, bu kayın, bu defne...” dese, ağaçtan ağaca selam götürse. Ağaçların kolu, ayağı, gözü, kulağı olsalar. İki ak güvercin olup buradan uzaklaşsalar.

“Asiye, gebermeyesice.”

Dedesinin sesini duyunca tekrar güneşe dönüp başını sağ omzuna doğru eğdi.

“Nerdesin Asiye? Bir fısılda hele kulağıma.”

Menteşelerden rahatsız sesler yükselirken yavaşça girdi dedesinin odasına. Pencere açık olsa da içerideki ağır koku hükmünün son demlerini sürüyordu sessiz sedasız. Dün kuzulardan tekini dedesine göstermek için abisiyle getirdiklerinde de oda aynı böyle kokuyordu. Koku göz kapaklarına sindi sandı, göz kapaklarını kırpıştırdı da kırpıştırdı.

“Burcu. Yavrum sen misin? Şu ilacı ver bakayım, önce su kızım. Bak. Poşetin berisinde. Su, bir bardak su...”

Acıyarak baktı dedesine. Yatağın başucunda dikilirken yorganın altındaki yatak yaralarını göremiyordu ama keskin burnu bunun bilincindeydi. İğrendi. Geçen yıl kucağından inmediği, hatta oyunlar oynadığı aklı başındaki dedesini bu halde görmenin verdiği sıkıntıyı sadece bahçedeki naneler biliyordu. Odadan çıkar çıkmaz nanelerin yanına varıyor, onları derin derin solukluyor, içerinin nasıl koktuğunu ve dedesinin ne halde olduğunu nanelere bir bir anlatıyordu. Abisinin her gün pişirdiği tarhananın artık güzel gelmediğinden bahsediyordu mesela. Evdeki aynaları aslında kendisinin çatlattığını da ağzından kaçırıvermişti bir keresinde. Anasının kaçtığını söylememişti ama. Babası memlekete gitmeden evvel uyarmıştı.

“Sakın ha...”

“Baba, yenice bir ana bulup gelecekmiş, ana dediğin çocuklarını atmaz, kollar, güdermiş.” Gırtlaktan zorla inen su sesini işitirken dedesi hiç kokmasın istedi. Günleri karıştırmasın, sürekli onu sormasın, dedesi artık yaşama... Korktu, korkusu gelip gözüne yaş olarak oturdu. Duvarın, fotoğraflardan sıyrılınca açılıvermiş, mahremine bakmak istemedi. Boş bardağı alıp eski komodine koydu hemen. Falezi dışarı taşmış yatağı izledi çıkmadan evvel. Yaşlı adamın üzerinde yaşamını sürdürdüğü hırçın bir deniz olmuştu yatak nicedir. Bereketli olmaktan ziyade yiyip bitiren, acımasız bir deniz.

*

Gün ışığı gibi evin yöresinde dolanıyor son günlerde: Gerekmedikçe eve girmeye varmıyor ayakları. Bahçede uzuyor, kısalıyor, bir büyüyüp bir küçülüyor. Geveze yüreğinin sonu gelmez sorularını cevaplamaya dili varmıyor artık. Özür dilemesine rağmen kedisi günlerdir yanına yanaşmıyor, farkında. Kedinin suratını taşladığı gün, göle tuttuğu dua da dün gibi aklında. Kedi, özrünü kabul etse; göl, duasına cevap verse...

Gecenin gediğine yönelen ay misali eşikteki yerine dönünce, soğuk zemine tekrar oturdu. Gönlü bir daralıp bir genişledi. Belki duyar da gelir ümidiyle “pisi pisi,” çekti üç kere. Yolunmuş tırnak etlerini arsız bakışlarından saklayarak, abisini beklemeye koyuldu. Ihlamur ağacının gölgesinde uyuyan köpeğin gevrek havlamalarını ise anasının evden gittiği gece çıkardığı tıkırtılar gibi duymazdan geldi. Bir rüzgârdır kulağının dibinde ses çıkarmadan esti. Şimdi yüksek dağlardan süzülen, kirini ardında bırakmış nehirleri andırıyordu yüz ifadesi.

Yarım kalmış onca oyunu, artık abisiyle uyuduğu odanın sessiz soğuğu ile birleştirip avuç içinde muhafaza edercesine sıktı yumruklarını oturduğu yerde. Saçları istemsizce dalgalanıyor, tombul suretini kamçılıyordu. Sonra yavaşça doğrularak bir adım attı güneşe doğru. Kapının önüne, toprak zemine sıçradı birden. Kapalı avuçlarını göğsünde tutarak ikizi Asiye gibi kendi etrafında dönmeye başladı: Gönlünde kapı üstüne kapı açıldı. “Asiye göle düşmüş, anası da kafayı üşütmüş." Hız kesmeden döndü, ağladı, döndü...


Mehmet Cebe

69 görüntüleme