top of page
  • İshakEdebiyat

Öykü- Selahattin Anatürk- Muskanın İçindeki Tohumlar

Köyün sonundaki dar sokakta, penceresinden yırtık bir çaput sallanan evin avlusundaki kalabalığın pek hayrı yok. Mırıltılar, uğultular, homurtular dolanıyor bahçe duvarının yarıklarından. Gözlerini kaçırıp kara nefeslerinin kokusunu ağızlarına sardıkları yazmalarıyla saklayan kadınların garabeti taş sokaklardan seke seke köy meydanına ulaşıyor. Oyun oynayan çocukların kuş kapanlarını deviriyor tek tek. Yetmiyor, çocukların çıplak ayaklarına dolanıp temiz bedenlerini mundar ediyor. Bu devran böyle gelmiş böyle devam ediyor. Şalvarlarının belliğine kötülüğün muskasını takmışlar. Mutlu gördükleri yuvaların tuvaletine salıveriyorlar. Bizim eve de attılar tohumlarını. Bugün filizleniyor, dallanıyor, öbek öbek açıyor muskanın içinden çıkan tohumlar. Duvarları yararak patlıyor. Köyü tavaf ediyor. Ta annemin evine kadar ulaşıyorlar. Herkesin yüzünde eğreti bir acı. Kimisine iki beden büyük, çenesinden sarkıyor. Avuçlarıyla tutamıyorlar. Fazlası ellerinden yere dökülüyor. Kimisine ise üç beden küçük, dudaklarını büzüyorlar. Boğazları yumruk gibi şişmiş. Olanca güçleriyle içlerine çekiyorlar. Dayanamıyorlar ha patladı ha patlayacaklar…

Ben de mırıltıların, homurtuların, uğultuların, tükürüklerin arasından süzülüp üzerime tam oturan acımı giyip olanca gücümle atımı mahmuzluyorum. Nalların sesiyle susturuyorum acımızı. Çın çın nal ötüyor. Mıhı düşmüş. Gözlerimizden akan yaşlarla acımızın eşitlendiğini görüyorum. Kadınların kötü kokan dillerinin yüzünden içimdeki sokaklardan kaçıyorum. Dışımdaki dünya zaten üzerime çıkmış tepiniyor. Onun kişnemesine daha fazla dayanamıyorum. Dizginleri ve bedenimi penceresinden kanlı bir çaput sarkan eve doğru çeviriyorum. Uğultuların kovuklarına çekildiği alacakaranlıkta salondaki somyaya uzanıyorum. Hasır yastığın altına başımı sokup ezercesine bastırıyorum. Annem usulca yanaşıyor “insanın diline tuz basmazsan kokar” diyor. Gelin olduğumun ertesi gününden beri kokusu burnumdaydı. Oturduğu yerden uğultuların geldiği yarıklara çam pürçeği tıkayıp üzerini çamurla sıvıyor. Kerpiç ocaklığa yaslanıp köyün bereketini kaçıranların dilini kökünden kesip derede ak taşların üstünde tokaç ile döve döve yıkasan temizleyemezsin diye ninni söylüyor annem. Uykuyla uyanıklığın arasında bir yerdeyim. Bir çocuğun ağlaması karışıyor annemin söylediği ninniye. Başımın üstünde gecenin ağırlığını taşıyorum. Ya annemin yüreği! Kuş olmuş sarı duvarlara çarpa çarpa yolunu arıyor. Neresinden tutsam bilemiyorum. Başımı bir türlü kaldıramıyorum. Sadece başımı olanca gücümle eziyorum. Ayaklarından tutsam kuş avuçlarımı parçalayacak. Yakalasam tüyleri savrulacak. Çırılçıplak bir et parçası olup ocaklığın közünde büzüşecek... Parmaklarımı kanatlarının ucundaki beyazlıklarda gezdiriyorum. Sakinleşiyor. Usulca süzülüyor. Yerdeki yeşil minderin üstünde çarpan yaralı göğsünü dinliyorum...

Gün ağarınca içi kaynayan bir kurt çukuruna dönüyor yine ev. Minderin üstündeki kuş sürülerini sayamıyorum. Kimisi çirkin, kimisi sıska. Suratları kara kara olanların sesini duymaya dayanamıyorum. Ellerimi gırtlaklarına kadar sokup içlerinde ne var ne yok çıkartmak istiyorum. Elim yetmez, kolumla uzanabildiğim en derine inmeliyim. Çıkarttıklarımın koca bir kurt tepesi oluşturacağı kesin. Şimdiden düşünmeliyim onları nereye gömeceğimi. Daha fazla dayanamıyorum. Evin salondan sonra en geniş ama en az uğranılan odasına atıyorum kendimi. Elim kolum yapış yapış kuş tüyleri. Üflüyorum ama bir türlü çıkmıyorlar. İki kişilik yatak ama bir tek ben varım içinde. Annemin tek kullandığı çift kişilik ucu mor saten yastığa sarılıyorum. Yine olanca gücümle kafamı altına koyup bastırıyorum. Ah uyku! Sadece kocamın evinde uğramadığın yetmezmiş gibi burada da mı koynuna almayacaksın beni? Kocamın yaptığı gibi! Peki annem koynuna alır mı beni? Neden onca zaman iki kişilik yatakta tek başınayken çift kişi olma çabası?

Artık sonsuza kadar tek başınayım. Tüm o dilleriyle nefesleri kötü kokanlara inat. Günlerdir eve kurtlarını kusanlara inat. Şu an salonda, avluda mırıltılarıyla, homurtularıyla, vah vahalarıyla annemin kanatlarını kıranlara inat. Ben annem gibi bir kız çocuğunu ne zaman dünyaya getirdim? Artık hatırlamıyorum. Ben de kanla karışık bir çarşafa dolanmış olmalıyım doğduğumda. Tıpkı kızım gibi. Büyümüş olmalıyım. Mor kılıflı yastıklara yatacak kadar büyümüş. Başımı yastığın altında ezdikçe artık hiçbir şeyi hatırlamıyorum. Tek hatırladığım kuşlar, kurtlar, mahmuzladığım at, annemin yalnızlığı, kızımı doğurunca kanlı bezlere sardığım annemin yalnızlığıyla kalabalıklaşan yalnızlığım. Bir de mırıltıları, homurtuları, tuvalete attıkları muskanın içindeki tohumları yeşerten kadınları hatırlıyorum.

Sarı duvarların arasından bir kuş süzülüp konuyor avuçlarıma. Annem gibi yüreği özlem dolu. Kim bilir belki de annemdir. Kulağıma usulca “ilk hangi örtüden vazgeçilir?” diyor. Kaynanamın bir türlü göremediği örtüden mi? Kocamın altında bir türlü kızıla boyanamayan örtüden mi? En son bacaklarımı dişleyecekti kanatmak için elinden zor kurtuldum. Yoksa kızımın doğumuyla kana bulanan örtüden mi? Evet kaynanama, kocama gösterebileceğim bir örtüm olmadı. O yüzden evimiz günlerce dolup dolup taştı. Şimdi annemin evinde de aynı taşkın. Aynı kötü nefesler, kurtlar… Ayağa kalkıp bir hışımla parçaladığım kuşu kafesin içine fırlattım. Çocukların bedenini yine bir korku sardı.

Kocamın evinden gelirken yanıma aldığım tek örtüyü artık küf kokan torbadan çıkarttım. Ortadan ikiye cart diye ayırdım. Parçanın birini avluya bakan taraftaki kadınların üstüne silkeleye silkeleye astım. Diğer parçayı dar sokağa bakan pencereden boylu boyunca gererek... Tüm köyü bir mırıltı, uğultu, homurtu sardı. Kalabalığın arasından geçerken evden bir tek kızımı yanıma alıyorum. Çaputlara sarmadan. Artık bundan sonra hiçbir çaputa konmayacağız. Annemi de uğultuların arasında unutuyorum. Evet kızımı. Sadece kızımı yanıma alıyorum. Pencereden sarkan kanlı bezlere bakan kadınlara gelin etmeyeceğim kızımı hatırlıyorum.


Selahattin Anatürk

106 görüntüleme2 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör
bottom of page