• İshakEdebiyat

Öykü- Selman Dinler- İki Arkadaş

Bursa Fen Lisesi eskiden Demirtaş’taydı ve o zamanlar Demirtaş, tarlaların ve şeftali bahçelerinin ortasında, şehrin epey dışında irice bir köydü. Dolayısıyla okuldan kaçan fen liseliler bu sapa yerden şehir merkezine gidebilmek için ya nadiren geçen 19-B otobüsünü beklemek ya da biraz yürüyüp otostop çekmek zorundaydı.

Gökhan’la Mehmet de sıcak bir mayıs öğleden sonrası okuldan kaçmış, yoldan geçen tek tük arabaya otostop çekerek, uzaklarda tepeleri hâlâ kar beyazı parlayan Uludağ’a doğru yürüyorlardı. Mavi gökyüzünden yansıyan çiçek kokuları sarhoş ediciydi. Yolun kenarında uzanan sulama kanalından kristal şıkırtılarını çağrıştıran su sesleri geliyordu. Bir mayıs günü ne kadar güzel olabilirse o kadar güzeldi gün.

İsmetiye Kavşağı’na vardıklarında yol kenarında bir ağacın altına oturmuş, sigara içen çocuklarla karşılaştılar.

“Ne yapıyorsunuz burada alt dönemler?” diye sordu Gökhan.

Alt dönemler sıkıntıyla kaçırdılar bakışlarını. Bir tanesi sigarasını saklamaya çalıştı.

“Birer dal bize de verin bakalım.”

İsmi Orkun olan yakışıklı basketçi çorabından bir paket çıkardı, üst dönemlere tuttu. Gökhan’la Mehmet’in sigarasını yaktı.

“Berhudar olun gençler,” dedi Gökhan dumanını aşağıda oturan üç çocuğun üzerine üflerken.

“Ee, okuldan mı kaçtınız, sizi yaramazlar?”

Mehmet biraz daha sıkıştırdı.

“Ananız babanız sizi buraya okumaya gönderdi ama dersleri ektiniz, burada sigara içiyorsunuz, savunmanız nedir?”

Çocukların keyfi kaçmıştı. Suskundular.

“Tamam lan tamam, belki fark etmişsinizdir, biz de kaçtık. O yüzden rahat olun,” dedi Gökhan.

“Ama fazla da gevşemeyin. Ne olursa olsun biz üst dönemiz, siz de alt dönem.” Mehmet’in sesi sertti ama gözlerinin içinde her zamanki pırıltı duruyordu. Basketçi Orkun cesaretini toplayıp buzları eritmek için konuştu.

“Böyle güzel bir havada okuldan kaçmak ayıp olmamalı.”

“Bravo!” Gökhan’dı konuşan. “Ayıp olmadığı gibi, erdemli bir davranıştır. Bu bahar havası, bu kuş cıvıltıları birazcık ruhu olan insanların okuldan kaçmasını mecburi kılar. Böyle bir havada biyoloji dersi dinlemek için insanın zombi olması gerekir.”

“Zombiler bile yeri geliyor mezardan kaçıyor.”

Şimdi de gözlüklü esmer çocuk girmişti lafa.

“Aferin alt dönem. Çok güzel söyledin. Zombiler bile taze et kokusuna çekilir, sürünerek de olsa hareket eder. O halde böyle bir havada okulda kalıp biyoloji dersi dinlemek için ölü olmak gerekir.”

“Ve biz ölü değiliz,” dedi Mehmet.

“Dolayısıyla okuldan kaçma eylemi damarlarımızda akan kanın bize dayattığı bir biyolojik zaruret.”

Basketçi Orkun ritmi yakalamıştı.

“Peki sınıfta oturup biyoloji dersi dinleyenlerin biyolojik olarak ölü olmaları?”

“İronik bir durum, itiraf edelim,” dedi Gökhan. “Yine de bir yandan mantıklı, çünkü insan kendisinde olmayanı arar. Ölüler yaşamadığı için, yaşama dair şeyler duymak istemelerini mazur görelim.”

“Evet,” dedi Mehmet. “Neden ölü olduklarını, nerede hata yaptıklarını anlamaya çalışıyor olabilirler. Ama ne olursa olsun onlar arkadaşlarımız. Sadece bugün okuldan kaçmadıkları için onları tamamen ötekileştiremeyiz. Ayrıca, daha da önemlisi, onlar sizin üst dönemleriniz. Ölü bile olsalar onlara ölü demek saygısızlık olur. Onlara ancak biz ölü diyebiliriz.”

“Ama siz de o sırada başınızı sallayıp sırıtırsanız buna da karışacak değiliz. Anladınız mı? O halde deneyelim. Okulda oturan pis ölüler.”

Sırtlarını ağaç gövdesine dayamış üç çocuk başlarını sallayıp sırıttı. Sonra da hep beraber gülüştüler.

“Bakın,” dedi Mehmet. “Size yalan söylemek istemem. Şu an sizinle eşitiniz gibi konuşuyor olabiliriz ama asla eşit değiliz. Ne de olsa hiçbir şey, bizim bu kutsal fen lisesine sizden bir yıl, yani üç yüz altmış beş gün önce başladığımız gerçeğini değiştiremez.”

Gökhan arkadaşını onayladı.

“Bu bir gerçek.”

“Ama bu güzel, güneşli, berrak günün hatırına sizinle aynı paketten sigara içerken size eşitimiz gibi yaklaştık. Bunu unutmayın.”

“Teşekkür ederiz,” dedi Basketçi Orkun. “hep hatırlayacağız bunu.”

“Minnettarlığın güzel alt dönem,” dedi Gökhan. “ama hatırlamamayı tercih ederim. Önümüzde uzun bir yaşam var. Ölü olmadığımıza göre, bir sürü tuhaf ve muhteşem maceranın bizi beklediğine eminim. İleride o kadar harika anılarımız olacak ki bu an diğerlerinin yanında küçük ve önemsiz kalacak. Her şey unutulacak, hepsi.” Eliyle geniş bir daire çizdi. “Yalnızca en güzel şeyleri hatırlayacağız.”

Basketçi Orkun’un yanında oturan, adını ikisinin de bilmediği sarışın çocuk çantasından gazete kağıdına sarılı bir kutu bira çıkardı ve üst dönemlerine uzattı.

“Demek içki de içiyorsunuz. Nedense hiç şaşırmadım. Ver bakalım.” Önce Gökhan, sonra Mehmet büyük birer yudum aldılar biradan.

“Ohh,” dedi Gökhan. “Bira gibi aziz ol yavrum, ölmüşlerinin canına değsin.” Yine gülüştüler ve ikili oradan ayrıldı. Ağaçların arasından yürümeye devam ettiler.

Gökhan arkadaşının durgunluğunu fark etmişti. Bu gözlemini dile getirince Mehmet’in kaşları biraz daha çatıldı. O sırada yaklaşan araba sesine döndüler, bir mavi Toros. Adam yavaşlamadan geçince parmaklarını indirdiler.

Bir dakika sonra Mehmet konuştu.

“Şimdi, sana teorik bir soru hacı abi: Bir çocuk uyuyamazsa ne olur?”

“Bu hileli bir soru mu?”

“Hayır, yalnızca teorik bir soru.”

“O hâlde bir çocuk uyuyamazsa ne olacağını söyleyeyim. Uyku beden için vazgeçilmezdir. Uyuyamayan kişi sonunda mal gibi olur, sınavlarda çuvallar ve eninde sonunda bir yerde uyuyakalır.”

“Hayır. Bu çocuk hiç uyuyamıyor. Hiçbir yerde, hiçbir zaman.”

“Uzun süredir mi?”

“Birkaç gün diyelim.”

“Bütün gece ne yapıyor?”

“Yatakta gözleri açık yatıyor. Ses çıkarmamak, ranzayı gıcırdatıp altta yatan arkadaşını uyandırmamak için kıpırdamadan, kulaklıkla radyo dinleyerek bekliyor.”

“Neyi?”

“Uyumayı elbette.”

“Ve o arada kendisi de fark etmeden şöyle bir içi geçmiyor hiç?”

“Hayır, kesinlikle. Bundan emin çünkü radyoda DJ Gece Kuşu’nun programı var. Gece yarısından altıya kadar. Her saat başı Gece Kuşu o periyotta çaldığı şarkılar ve okuduğu şiirlerden kısa bir sınav yapıyor. Bu çocuk da her soruyu biliyor. Demek ki uyuyakalmış olamaz. Yani sağlamasını yaptığımız bu varsayımsal vakada kesin olarak şunu ifade edebiliriz. Çocuk uyumuyor.”

“Bu çocuk tanıdığımız biri mi?”

“Hayır, tamamen varsayımsal bir çocuk.”

“Peki. Anladım. Bu çocuk uyumuyor. Bilimsel olarak irdelenmeyi hak eden bir vaka. Yine de ilk cevabıma sadık kalacağım. Bu çocuk uyumadığı için bir süre sonra mal gibi olur. Zihinsel faaliyetleri yavaşlar ve sınavlardan çakar. Sağlığı da kötüleşir, bağışıklığı düşer, sık sık hastalanır. Sınavlarda başarısız olduğu için iyi bir üniversite kazanamaz. Kötü bir eğitim ve zayıf sağlığı birleşince bu çocuğun düzgün bir iş bulamayacağını, fakir ve başarısız biri olacağını söyleyebiliriz.”

“Kötü bir son.”

“Olabilecek en kötü son.”

“Tam bir felaket. Çocuğun uyuması lazım.”

“Çocuğun uyuması şart.”

“Ama uyuyamıyor işte bir türlü.”

“Bu durumda,” Gökhan yandan süzdü arkadaşını. “Onu uyutmak için radikal çareler aramak zorundayız. Madem biyoloji dersinden kaçtık ve uyku da biyolojik bir durum, o halde biyolojik bir çözüm üreteceğiz.”

Mehmet bir an durakladı. Arkadaşının gözlerine baktı. “Sevgili kardeşim, bu sözlerinin arkasında bir çözüm vaadi seziyorum.”

“Eh, aklıma bir fikir geldi. Felsefi zarafetten yoksun ve biraz, nasıl diyelim, bayağı görülebilir.”

“Olsun, olaya biyolojik açıdan yaklaşıyoruz.”

“Evet, bilimsel metotta ayıp olmaz. O halde sana bir çözüm. Bu çocuk akşam olduğunda Ayhan’ın yatağının altındaki dergilerden birini alarak tuvalete gitmeli ve kendinden geçene, dizlerinin bağı çözülene kadar mastürbasyon yapmalı.”

“Otuz bir?”

“Halk arasındaki tabirle otuz bir. O kadar halsiz düşmeli ki sonunda yumuşacık bir uykunun kucağına bırakmalı kendini.”

Mehmet başını salladı. “Bu pek aklıma yatmadı. Ayrıca şık da değil.”

“Hemen itiraz etme. Sağlıklı pek çok genç erkek tarafından yaygın olarak icra edilen bir eylem. Belki biraz tabu ama asla sıra dışı değil. Çocuğun hayatı buna bağlı. Abartıyla ve kararlılıkla mastürbasyon yapmazsa uyuyamaz ve sonunda başarısız ve fakir olarak ölür.”

Bir an durup gülümsediler.

“Mastürbasyon ile başarı arasında kurduğun korelasyon çok ilginç. Eminim daha önce araştırılmamıştır. Bu konuda bir Tübitak projesi bile hazırlanabilir.”

“Kesinlikle,” dedi Gökhan. Geçen bir arabaya daha otostop çektiler ama bu adam da durmadı.

“Tübitakçılar için şaşırtıcı bir proje olacak.”

“Başvuru dosyamızı hemen bu akşam hazırlamaya başlayalım.”

“Başarılı olmak için ne yapmam gerektiğini biliyorum artık,” dedi Mehmet. “Kendi ilacımı önce kendi üzerimde deneyeceğim. Proje için çalışırken her gün iki, üç kez mastürbasyon yaparsam ve başarılı olursam hipotezimi kendi bedenimle ispatlamış olurum.”

Gökhan artık yüzü geniş bir gülümsemeyle aydınlanmış arkadaşına baktı. “Peki ya başarısız olursan, bu varsayımımız yanlışsa?”

“O durumda da en azından keyifli zamanlar geçirmiş olurum.”

“Doğru. Ayrıca hemen pes etmek olmaz. Mastürbasyon sayı ve sürelerini arttırarak deneyi tekrarlamak bilimsel ahlaka çok daha uygun olacaktır, fakat burada da bilimsel şüpheciliğim şu soruyu akla getiriyor. Ya çok fazla mastürbasyondan zarar görecek olursan?”

“En kötü ölürüm. O durumda da bir bilim şehidi olurum. Arkamdan hatıramı yaşatacak bir vakıf ve bir deneysel bilim ödülü koyarsınız.”

“Ödül de büyük bir penis şeklinde olur.”

“En uygun şekil bu olur doğal olarak.”

“Başarının erkeksi ve tekil ifadesi.”

“Hüzünlü ve yalnız.”

“Ve ödülün gözünden bir damla yaş gelmiş, oracıkta donmuş.”

“Coşkulu ama bir yandan da buruk bir tören olurdu mutlaka. Ve kazanan bilim mücahidi ödülü eline aldığında herkesin gözleri ıslanırdı.”

“Sadece gözleri mi?”

“Doğru, sadece gözleri değil.”

“Şimdiden duygulandım.”

“Ödüller beni de hep duygulandırır.”

Yaklaşan bir motor sesine döndüler, başparmaklarını kaldırdılar. Döküntü bir beyaz minibüs biraz önlerinde durdu, kayar kapısı açıldı. İçeriden gürültülü bir arabesk müzik geliyordu. Mehmet’le Gökhan bir an bakıştılar, sonra koşarak gidip bindiler.

“Gençler hoş geldiniz,” dedi bir sarhoş sesi. Minibüsün zemini şişelerle kaplıydı ve araba hareket edince şişeler şıngırdadı, sağa sola yuvarlandı. “Rafet, yana kay ulan pezevenk,” dedi aynı adam. Saçları tepeden seyrelmiş, boğa gibi yapılı, gıdısıyla çenesi birleşmiş, otuzu geçkin bir herifti bu. En arkada oturuyordu. Minibüsün içinde onun dışında dört kişi daha vardı, koltuklara darmadağın yayılmışlardı.

Rafet denilen ihtiyar sarhoş başını ön koltuğa dayamış uyuyordu. Hiçbir şey duyacak ya da bir yerlere kayacak durumda değildi. “İtin şu pezevengi yana,” dedi adam.

Mehmet’le Gökhan donup kalmıştı. “İtin ulan!” diye bağırınca adam, Mehmet sarhoşu itti. Adam yana devrilip uyumaya devam etti ama iki delikanlıya oturacak kadar alan da açılmış oldu.

“Oturun. Ne var ne yok gençler? Adınız ne?”

Adlarını söylediler.

“Öğrencisiniz herhalde. Ne olacaksınız bakalım büyüyünce?” Onun bir önünde, havanın sıcaklığına rağmen montuyla oturan gözlüklü dönüp baktı boğaya, imalı imalı sırıttı.

“Bilim adamı olacağız,” dedi Gökhan.

Tükürüklü bir kahkaha kopardı arkadaki ikili. “Bilim adamı mı? Hahaha!” Boğa kendine gelince başını iki yana salladı. “Bok olacaksınız. O kadar kolay mı lan bilim adamı olmak.”

“Zor ama yine de bilim adamı olacağız,” dedi Mehmet. Kolayca öfkelenirdi. Gökhan arkadaşını çimdikledi.

“Şimdi gençler,” dedi Boğa, “Hayat öyle toz pembe değil, hepimiz bir şeyler olmak isteriz, bizim de hayallerimiz vardı zamanında ama bak, ne olduk.”

“Berduş olduk İrfan Abi,” dedi gözlüklü montlu, kendisinden en az on yaş genç olan Boğa’ya.

“Olur mu İrfan Abi,” dedi Gökhan, “Ne berduşu. Estağfurullah.” Bu pis minibüsten sağ salim inebilmek için dua etmeye başlamıştı içinden.

“Emin! Kıs sesini şu orospunun.” Emin, yani şoför, İrfan Abisinin sözünü ikiletmeden müziği kıstı.

“Canlarım, pırıl pırılsınız, maşallah. Ama bu ibne doğru söylüyor, bizim gibilere berduş derler. Barajda içtik bütün gece. Bugün de dükkânı açmadık. Müşterilere iki araba teslim etmem lazımdı ama haber bile vermedim. Yarın bir daha gelsin ibneler. Bakın hayat böyle bir şey. Siz de diyorsunuz ki bilim adamı olacağız. Hahaha!”

Gözlüklüyle ikisi yeniden gülme krizine girdi. Rafet denilen ihtiyar devrildiği yerde uyuyor, şoför de konuşulanları umursamadan sigara içerek önüne bakıyordu. Araba sağa sola yalpalayarak, şişe şıngırtılarıyla ilerliyordu.

“Bakın oğlum, kafam çok güzel, o yüzden size samimi yaklaşıyorum. Ne olup ne olmayacağınızı bilmiyorum. Allah herkesin hakkında hayırlısını versin. Ama şunu biliyorum. Olacağım dediğiniz şeyi olamazsınız. Olmaaaz! Burada tecrübe konuşuyor.”

“Biz olacağız,” dedi Mehmet. “Bilim adamı olacağız.” İnadı tutmuştu.

“Durdur lan arabayı!” Ani bir frenle durdu minibüs. Şişeler gürültüyle öne yuvarlandı. “İnin ulan aşağı, siktirin gidin, yürüyün, ibneler.”

Kayar kapıyı açtı Gökhan, kalbi ağzında atıyordu ve dili damağı kurumuştu korkudan. İnecekken durdu, önce arkadaşı Mehmet’i tuttu kolundan, aşağı itti. Sonra kendisi atladı.

“Müziği aç Emin!” diye bağırdığını duydular Boğa’nın. Kayar kapı tekrar kapandı, kaportası yer yer paslanmış döküntü minibüs, camlarından dışarı arabesk nağmeler saçarak, sağa sola yalpalayarak uzaklaştı. Mehmet yerden bir taş aldı, küfrederek fırlattı arkasından.

İki arkadaşın da beti benzi atmıştı. On dakika kadar konuşmadan yürüdüler. Fakat ne de olsa harika bir Mayıs öğleden sonrasıydı. Gökhan karşılarında yükselen Uludağ’a bakarak konuştu. “Takma kafana o orospu çocuklarını.”

“Belki de haklıdır,” dedi Mehmet.

“Haklı falan değil. Bir boktan anlamıyor. Pis bir sarhoş.”

“Bilemiyorum. Neden söz ettiğini biliyor gibiydi. Kaderin bize bir uyarısı gibi, o minibüs… Noel Baba’nın arabası gibi değil mi?”

“Böyle tiplerin moralini bozmasına izin veremezsin. Herkesi aşağı çekmeye çalışırlar. Kendileri başarısız oldukları için, diğer insanların da bir şeyler başarmasını istemezler.”

“Bilim adamı olacağız diyorsun?”

“Ne istersek o oluruz. Bilim adamını gırgır olsun diye söylemiştim ama şimdi kesin kararlıyım, o şerefsizin inadına bilim adamı olacağım.”

“Yok be abi,” dedi Mehmet. “Büyük ihtimalle mühendis falan oluruz. Belki de geleceğimiz çok parlak olmaz. Hani şu çocuklara dedin ya, ileride bir sürü güzel anı biriktireceğiz, bilmem ne…”

“Evet, hâlâ arkasındayım sözlerimin. Muhteşem şeyler yaşayacağız, muhteşem anılarımız olacak.”

“İyi de nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?”

“Her şey iyiye gitmek zorunda da ondan. Geçen sene alt dönemdik, şimdi üst dönem olduk. Bunun gibi düşün. Eskiden walkman vardı, şimdi mp3 çalarlar çıktı. İnsanlık daima ilerlemiştir, yine ilerleyecek. Bu bilimsel bir gerçek.”

“Bilemiyorum kardeşim,” dedi Mehmet. “Emin olamıyorum. Bazen aksilikler oluyor. Her şey planlandığı gibi gitmiyor. Mesela çocuğun biri uyuyamıyor.”

Gökhan’ın da canı sıkılmıştı artık. “Gözde’yle mi ilgili bu?”

“Saçma sapan konuşma. Alakası bile yok. Bu konudan bahsetmek istemiyorum.”

Gökhan çenesini kapattı. Bir süre daha konuşmadan yürüdüler. Artık yanlarından geçen arabalara otostop çekmiyorlardı. Mehmet’i böyle görmek sinir bozucuydu.

“Moralini bozma sevgili dostum,” dedi Gökhan. “Her şey, her zaman iyiye gitmek zorunda. Önümüzde muhteşem bir gelecek var. Olasılıklarla dolu, keyifli, harika bir hayat.”

“Sana inanıyorum kardeşim,” dedi Mehmet. “Güzel şeyler olacak. Mantığım senden yana. Hislerim de şimdi sana doğru dönüyor. En azından bugün altılıda güzel bir şeyler tutturacağımıza inancım tam. Hem kalbim hem de beynim tek ses. Kazanacağız.”

“Altılıda kazanacağız,” diye tekrarladı Gökhan. “Bursa’ya bir varabilsek altılıda kazanmamıza kimse engel olamaz.”

“Dörder dürüm yiyerek kutlayacağız bunu,” dedi Mehmet. “Hissediyorum, bugün kesinlikle kazanacağız.”

İki arkadaş, ceplerindeki her kuruşu yatıracak kadar inanıyorlardı şimdi kazanacaklarına. Yanıldıkları pek çok şeyden ilki buydu.


Selman Dinler

103 görüntüleme1 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör