• İshakEdebiyat

Öykü- Selman Dinler- Yolun Sonu

Cehennemin uzak bir köşesinde kar başlamıştı.

Nazlı ve yumuşaktı kar taneleri başlangıçta, tırın ön camına değdikleri anda inat etmeden eriyor, farların önünden seyrek gruplar halinde kaçışıyorlardı. Henüz beyaz bile değildi kar.

Tırcı aldırış etmedi kara. Kaloriferin terlikli ayaklarına üflediği sıcak hava ve dikiz aynasından sarkan doksan dokuzluk tespihin virajlara girdikçe usul usul sağa sola yalpalaması ona bir tür güvence veriyordu. Radyoda gece haberlerini sunan bet sesli spiker, sürücüleri olağanüstü kar fırtınasına karşı uyarsa da hoparlörden yayılan kelimeler kulaklarına değmeden boşlukta dağılıyordu, henüz yumuşacık dağılan kar taneleri gibi, harflerine ayrılarak.

İhtiyarınsa ne düşündüğünü bilmek imkansızdı. Buruşuk yüzü katıydı. Kabin tavanındaki mor ışıklar seyrek beyaz saçlarında dalgalanıyordu fakat bu kıpırtıların birer düşünce mi yoksa ucuz bir ışık oyunu mu olduğunu bilemeyiz. Onun hakkında ancak şunu söyleyebiliriz: Gözleri açıktı ve nefes alıyordu. Ve bir çıkarım: O halde kenarlardan sökülmüş süveterinin ve Tırcı’nın ona verdiği eski gömleğinin altındaki sıska kaburgalarının sakladığı, neye benzediğini kimsenin bilemeyeceği kalbi, atmaya devam ediyordu.

Az sonra haberler bitti, Ankara havaları çalmaya başladı yine. Tırcı önce silecekleri çalıştırmak zorunda kaldı, kar taneleri biraz daha sert, biraz daha inatçıydı artık. Dik, virajlı bir dağ yolundan aşağı iniyorlardı. Tek bir aydınlatma yoktu yolda, farların vurduğu kenar çizgilerinin dışında zifiri karanlık bir boşluk içindeydiler.

Müstehcen sözlü şarkılar birbirini izlerken farların önündeki kar grupları da direnmeye başladı. Daha kalabalık ve hırçındılar. Tırın silecekleri hızlanmıştı. Camın kenarlarında ilk beyazlıklar belirdi.

Tırcı vitesi düşürdü, müziğin sesini kıstı. Alnında yoğunlaşan uykuyu dağıtmak için camı araladı. Dağ havasını içine çekti. Gözünün kenarıyla kontrol etti, dedenin uyumadığını, kendisiyle birlikte yola baktığını görmek hoştu. İhtiyarın küçülmüş, yanaksız kellesi yukarıdan sarkan tespihle aynı anda sağa sola yatıyordu.

Kar çok geçmeden öbekler halinde, tokat tokat çarpmaya başladı ön cama. Sık sık yön değiştiren rüzgâr tırı şeridin dışına doğru gezdiriyordu. Sonra şerit de kalmadı, yolun ve yol olmayan her yerin üzerini ince beyaz bir tabaka kapladı.

Uzakta bir lokantanın ışıkları görününce, Tırcı dişlerini ve direksiyonu tutan parmaklarını ne kadar sıkmış olduğunu fark etti. Tıra geniş bir yay çizdirdi, motor lokantanın önünde istop etti. Başka bir tır ya da kamyon yoktu burada. Koca park alanı bomboştu. Yine de lokantanın ışıkları yandığına ve camların altında tatlı bir buğu biriktiğine göre, içeride birileri vardı demek. Üstelik kapının yanında, ortadan kesilmiş bir varil içinde, kesik gövdelere benzeyen budaklı kütük parçaları tütüyordu. İhtiyarın dizine sert bir şaplak indirdi. “Hadi!”

Tırcı siyah deri montunu, ihtiyar kahverengi paltosunu giydi, terliklerini çıkarıp ayakkabılarını hazırladı. Kapıyı açınca içeri hücum eden karlı rüzgârı başıyla yararak eğildi, ayakkabılarını ilk basamakta giydi. Dolaşıp ihtiyarın kapısını da açtı. Ayakkabılarını giymesine yardım etti.

“Acıktın değil mi?”

İhtiyar önce başını evet manasında salladı sonra da gözleriyle aşağıyı gösterip bir işaret yaptı.

“Bekle.” Tırcı içeri uzandı. Bir uzun kayış, bir de deri tasma vardı şimdi elinde. İhtiyar arkasını dönüp boynunu eğince tasmasını taktı, arkasındaki demir halkaya da kayışın çengelini geçirdi. “Yürü bakalım. Bir numara istemem.”

Henüz yirmi adım atmadan omuzlarında ve saçlarının tepesinde beyazlıklar birikmeye başlamıştı. “Tamam,” dedi Tırcı, “Gecenin körü, buraya yap işte.”

İhtiyar başını çevirdi, uzakları işaret etti. Lokantanın tepesinden alana dimdik vuran ışıkların ulaşamadığı karanlığı gösteriyordu.

“Olmaz, şöyle git, oraya yap.” Tırcı’nın elindeki kayış gerilene kadar uzaklaştı ihtiyar. Fermuarını indirdi, işediği yerden sıcak bir buhar yükseliyordu. İşi bitince toplandı, hızlı adımlarla, kirpiklerinden içeri girmeye çalışan kar tanelerine baş eğerek lokantaya seğirttiler.

Tüten odunların yanından geçip kapıya vardıklarında camdaki bembeyaz yüzü gördüler. Dazlak kafalı, iri bir adam alnını cama yaslamış, onlara bakıyordu. Uzanıp kapıyı açtı. “Buyurun efendim, buyurun. Hoş geldiniz.”

Tırcı’dan bir baş daha uzundu adam. Kırk yaşlarında, yüz kilonun üzerinde. Sinekkaydı tıraşlı ablak yüzünün ortasında, başkasından alınmış gibi görünen kırmızı, küçük bir ağzı vardı. Etli dudaklarını şapırdatarak tekrarladı, “Buyurun.” Tırcı ve ihtiyar girince kapıyı örttü. “İçeride tuvaletimiz müsaitti aslında. Soğukta şey yapmasaydınız.”

Tırcı, adamı şöyle bir süzdü, gözleri en çok da adamın üzerindeki leş gibi kirli, bir zamanlar beyaz olduğu tahmin edilebilecek aşçı önlüğünde oyalandı. “Sağol gardaş, hallettik.”

“Çorbalardan mercimek, ezo, tavuk, kelle paça, ayak paçam var.” Cılız bir floresanın üzerinde titrediği tezgâhın arkasına geçti. Kafasına bir aşçı şapkası geçirmişti, enerjik hareketlerle saymaya devam etti. “Patlıcan musakkam bir porsiyon kadar çıkar, ciğerim var, kuru, nohut, kavurmam on numaradır bu arada, gayet meşhurdur.”

“Kavurma ver, pilav, ezo, cacık.”

“İkinize de mi kavurma?”

Tırcı başıyla onayladı, ihtiyarı çekip peşinden sürükledi. Koca salonda oturacak yer yokmuş gibi bir süre bakındıktan sonra, ortada gürül gürül yanan sobanın yanından yürüyüp cam kenarı bir masaya geçtiler. Tırcı buradan arabasını görebiliyordu. İhtiyarın tasmasını çözdükten sonra karşısına yerleşti.

Aşçı yemekleri önlerine dizdikten sonra sordu, “Dişi kesiyor demek kavurmayı?”

Tırcı kurumlanarak başını salladı.

“Maşallah. Çok güzel.” Aşçı neredeyse şefkatle, ihtiyarın ince telli, uzun, beyaz saçlarını okşadı. “Yani yanlış anlama da ne kadar bakım yaparsan dedelere, o kadar uzun gidiyorlar. Bize çok müşteri gelir, kendisi kavurma yer, yanındakine az çorbaya bayat ekmek doğratır. Garipler yarı aç, yarı tok.”

“Ben kavurma yiyorsam, yanımdaki de kavurma yiyecek gardaş.”

“Helal olsun ağabey.” İhtiyarın yanağını okşadı, çenesini kaldırıp yüzünü kendisine çevirdi. “Aç bakayım.”

İhtiyar çiğnediği şeyi yuttuktan sonra ağzını açtı. Aşçının kalın parmakları alışmış hareketlerle ihtiyarın dudaklarını gerdirdi, dişlerini ortaya çıkardı.

“Dişleri falan hep duruyor ağabey. Cildi pırıl pırıl. Vallahi sana bravo, çok iyi bakmışsın.”

Tırcı gevşemişti şimdi. Hem karnına giren sıcak lokmalar hem yüce gönüllüğüne yönelik iltifatlar. “Yok ya, bana geldiğinde durumu iyiydi zaten. Ben özel bir şey yapmadım. Hem kendisi de çok titizdir, haftada bir yıkanmak ister, saçını da sık sık sabunlar.” Güldü. “Saçını keseyim dedim geçen, ortalığı birbirine kattı. Saçına pek düşkündür.”

“Yoo, maşallahı var. Yürüyüşü, duruşu. Buradan gördüm, at gibi şarıl şarıl işiyor, prostat falan yok.” Sırtına iki kez vurdu. “Pehlivan gibi daha. Ama en önemlisi beslenme. Doğru düzgün yemek vermesen çöker giderdi şimdiye.”

“Sen de anlıyorsun bu işten.”

Aşçı şişindi. “Eh, biraz anlarız. Bende de var, üç tane.” Arkada, camekanla ayrılmış, ofise benzer kısmı işaret etti. “Yemeğinizi yiyin de çayı orada içeriz.”

Tırcı ile ihtiyar kaşıklarını çalıştırırken, dışarıdaki kar fırtınasının uğultusuyla sobanın pof pofları huzurlu bir atmosfer yaratıyordu. Lokantanın önünde yalnız başına bekleyen tırın üzerini kar örtmeye başlamıştı.

Başlarının üzerinden uzanan bir el masaya bir salata, iki de Kemalpaşa tatlısı bıraktı. “Müesseseden.”

Tırcı son çatalı da ağzına attıktan sonra yalandı, birkaç dakika kürdanla dişlerini karıştırdı, dışarı bakarak düşüncelere daldı. Camdan belli belirsiz yansıyan yüzü yorgundu. Kendisini yabancı bir adammış gibi izledi. Bıyıklarına ak düşmüş, saçlarını eski taverna piyanistleri gibi ortadan ikiye ayırmış, yakışıklı bir adam. Ellinci doğum gününe az kalmış. Yine de ihtiyar sayılmaz, hâlâ dinç. Pazılarında yeterince kuvvet var.

Ofisin camına tıkladı. Aşçının boğuk sesi cevap verdi: “Gir ağabey gir, kapı açık.”

Yuvarlak bir masanın çevresine oturmuş dört kişi önlerindeki okey ıstakalarına taş diziyordu. Aşçı ve üç ihtiyar. “Çek bir sandalye ağabey. Dedeyi de oturt, ayakta kalmasın garip.”

Tırcı iki sandalye çekti, balkon olarak yanaştılar okey masasına. Oyuncular çat çat vuruyorlardı taşları. Hızlı bir oyun dönüyordu. Tırcı bir süre izledikten sonra kalktı, küçük sobanın üzerinde tıslayan çaydanlığa uzandı. “Size de dolduruyorum.”

“Ya kusura bakma ağabey, çayı unuttuk heyecandan. Zahmet olacak…”

Tırcı yandaki masada, tepsi üzerinde ters duran ince belli bardaklardan iki tane çevirdi, doldurdu. Masadaki bardaklara da koydu, çaydanlığı gene sobanın üstüne bıraktı.

Dedelerden biri okey atarak oyunu bitirince aşçı önce kızdı, sonra güldü. “Ulan Bülbül, fenasın.”

“Gardaş seninkiler de zehir gibi valla,” dedi Tırcı.

Herkes ıstakasını devirdi. Masadaki dağınık taşları şıkır şıkır karıştırıp yeniden dizmeye başlamışlardı hemen.

“Seninki okey oynar mı?”

Tırcı omuz silkti. “Bilmem, hiç denemedim.”

Ayağa kalktı Aşçı, sandalyeyi çekti. “Gel dede, oyna bakalım.”

“Hadi!”

İhtiyar, buruşuk yüzünde hiçbir ifade olmaksızın, kendisine gösterilen yere oturdu. Taşları dizmeye başladı.

“Ulan aferin, çok iyi. Bak bak, nasıl seri diziyor. Önceki hayatında fayans ustası mıydın dede?”

Aşçı keyiflenmişti. Kalktı, çayları tazeledi. İhtiyarlar taşları hızla masaya vuruyor, alıyor, şıkır şıkır diziyordu.

“Şunlara hele şunlara!” Bir sigara yaktı, Tırcıya da uzattı paketi. “Benim, ayıptır söylemesi, iki merakım vardır ağabey. Birisi şu okey, diğeri de dedeler. Hele de okey oynayan dedelere, biterim.”

“Anlıyorsun bu işten gardaş,” dedi Tırcı. “Yaşları kaç seninkilerin?”

“Tam bilemiyoruz, kaydı kuydu olmayınca. Ama benim tahminim şu gözlüklü olan, Telli diyorum ona, sekseni aşkın. Bülbül’le Kuduz da yetmişten fazla. Kuduz, kaç yaşındasın lan?”

Birkaç kere soruyu tekrarlayınca, Aşçı’nın Kuduz dediği kepçe kulaklı, yüzü yaşlılık lekeleriyle benek benek olmuş ihtiyar döndü, “Yetmiş dört,” diye mırıldandı.

Tırcı şaşırmıştı. “Yaşını falan biliyor, maşallah. Diğerleri de konuşuyor mu?”

“Yok, onlar konuşmaz ama Telli’nin yazması var. Bana bunu veren adam Profesör diyordu. Acayip kafalı bir şey. İki sayı söyle, kafadan çarpar, kâğıda yazar. Makineyle kontrol ederim aynen doğru.”

“Belki de eskiden muhasebeciydi.”

“Olabilir. Bülbül’ün de sesi güzeldir, Adnan Şenses gibi arada uzun havaya asılır ama nağmesiz, düz konuşmaz.”

“Buna niye Kuduz dedin?”

Güldü Aşçı. “Isırma huyu var keratanın. Çok kızınca bacağına dalar ama merak etme ayda yılda bir artık. Bana ilk geldiğinde hakikaten kuduz gibiydi. Eski sahibi çok dövmüş herhalde. Burada kendine geldi. Yaralarına merhem yaptım, kemik sulu çorbalarla besledim. Zamanla diğerlerine alıştı, okeye oturmaya başladı. Eh, ille de bakım.”

Tırcı da keyiflenmişti. Masada dönen okeye bakarak konuştu. “Kuduz muduz ama kafası zehir. Nasıl da taşlıyor bizim ihtiyarı.”

Başını salladı Aşçı, “Bilir.”

Birer sigara daha yaktılar. Tırcı kalkıp biraz gezindi, camekandan çıkıp salona geçti. Sobada ellerini ısıttıktan sonra cama alnını yaslayıp üstündeki kar tabakası saatler içinde kalınlaşan tırını izledi. Dışarıdaki dünyanın hızla üzeri örtülüyordu. Geri döndüğünde her şey bıraktığı gibiydi, okey şıkırtıları sürüyordu.

“Seninkinin adı ne?” diye sordu Aşçı.

“Bilmem, bazen moruk derim, ihtiyar derim.”

Aşçı ihtiyarın kafasını okşadı. “Olmaz. İsim koymazsan çok dayanmazlar. Baksana, ne güzel saçları var. “Akbaş” derdim benim olsa.” Biraz durdu, gözlerini kaçırarak bir şeyler düşündü ama belli etmek istemiyordu. Tırcı anladı yine de. Konuyu geçiştirmek için televizyonu işaret etti. “Şunun kulağını çevir de haberlere bakalım.”

Televizyonda, muhteşem bir gülümsemeye ve iki kişiye yetecek bacaklara sahip bir kadın spiker, haritanın önünde durmuş kar fırtınasını anlatıyordu. Sert bir dalga çarpmış gibi sersemlediler kadını görünce. Çeneleri titredi. Görüntüler değişti, yolları açan kar küreme araçları, çatılardan yerlere kadar uzanan buz sarkıtları ve araç kuyrukları gösterildi.

Aşçı’yla Tırcı bir müddet sessizce televizyona baktılar. Kadın ne zaman dar eteğiyle ekrana çıksa, masadaki ihtiyarlar bile durgunlaşıyor, ıstakaya vuran okey taşlarının çat çatlarının arası açılıyordu. Sonunda haberler bitti, siyasi bir tartışma programının tekrarı başlayıp zaman normal akışına kavuşunca gözlerini televizyondan ayırdılar.

“TEM’i açmışlar,” dedi Tırcı. “Birazdan ortalık ışır, biz yavaştan kaçalım.”

“Olur mu ağabey! Dışarısı fena. Dokurcun tarafı da safi buzdur şimdi. Aman diyeyim. Hele bir dozerler, tuzlama kamyonları geçsin şuradan. Merak etme, burada mola verir çorba içerler. Haberimiz olur.”

Birer çay daha koydu Aşçı. “Dedelerime iyi bakarım. Bu işte bazı şeyleri zor yoldan öğrendik ama öğrendik. Güzel besleyeceksin bu bir, hareket önemli bu da iki. Ben kalan yemeklerden mama yaparım bunlara, kavurmayı falan ince ince kıyarım, pilavla karıştırırım. İşte yoğurdu, sütü, fasulyesi. Proteini, vitamini güzel ayarlamak şart. Çok katı beslersen kabız olurlar, mutlaka çorba, sebze vereceksin. Ayrıca da her gün en aşağı yarım saat yürüyüşe çıkarırım. Buranın havası temiz, suyu temiz. Buraya tekerlekli sandalyeyle getirileni bile Allah’ın izniyle yürütmüşlüğüm var. Öğrenene kadar birkaç kaybımız oldu ama artık biliyoruz işi.”

Tırcı bıyığının bir köşesini yukarı çekerek dinliyordu onu.

Aşçı biraz daha ıkındı sıkındı, sonunda baklayı ağzından çıkarmaya karar vermişti. “Ağabey yanlış anlama da sana bir şey diyeceğim.” Tırcı başını sallayınca devam etti. “Şu dedeyi bana sat. Akbaş’ı. Vallahi acayip kanım kaynadı. Bak nasıl okey oynuyorlar dördü. Tam takım oldular. Ben çalışırken bile kapıyı kitler çıkarım, burada hep beraber okey oynarlar. Birbirlerini oyalarlar. Bunları ayırmayalım ha.”

“Ee?”

“Eesi bunu bana sat.”

“Bilmem ki.” Güldü Tırcı. “Aslına bakarsan biraz da bıktırdı beni. Bakımı, yemeği, suyu. Kaçacak diye de korkuyorum.”

“İyi işte, sat kurtul!”

“Ama bir yandan da yoldaşlık ediyor bana. Malum bizim işte insan sıkılıyor tek başına. Ne de olsa arabada bir nefes, bir can var yanında, insanın hoşuna gidiyor.”

“Ama baksana, nasıl sevdi burayı. Bırak son günlerini burada mutlu geçirsin. Beni şimdi az çok tanıdın. Prensipli adamımdır. Gözün arkada kalmasın. Kendi öz dedem gibi bakarım.”

Tırcı güldü yine. “Tatlın da güzeldi,” deyip sustu.

Aşçı fırladı, birer tabak daha Kemalpaşa getirdi çayın yanına. Bu sırada okey masasındaki ihtiyarlar da yavaşlamışlardı. Taş şıkırtıları artık dolu yağar gibi çata pata değil, oluktan damlayan yağmur suyu gibi tek tek geliyordu o taraftan.

“Kaç para vereceksin?”

“O kolay ağabey, anlaşırız. Sen bir şey söyle önce.”

O sırada Aşçı’nın Kuduz dediği ihtiyar, yeni arkadaşına masanın altından bir tekme vurdu. Dikkatini çekince de dudağını ısırıp başını iki yana salladı. Gözlerinde dehşete benzer bir şey vardı. Deminden beri kendi elini bozma pahasına onu taşlayan yanındaki Telli’yse, şişe dibi gözlüklerinin küçülttüğü gözlerini daha da küçülten bir sırıtma takınmış, eliyle edepsiz bir hareket yapıyor, bu durumla eğleniyordu.

“Yoo, sen söyle,” dedi Tırcı. Pazarlığı bitirmek için acelesi yoktu.

Dışarıda tipi ortalığı yıkıyor, kapının önündeki budaklı kütükler pis pis kokarak tütmeye devam ediyordu.


Selman Dinler

246 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör