• İshakEdebiyat

Öykü- Senem Selvi- Dört Advent Mumu

Rüya’nın hatıralarındaki pencerelerden biri benekli geyiklerin, kızıl kürklü sincapların, mavi başlı kuşların yaşadığı ormana açılır, buz tutmuş uçsuz bucaksız manzarayı çerçevelerdi. Bildiği zorlu hayatı geride bırakmış, uzun mesafeler katedip gelmişti kuzeye. Arada nazar boncuklu kolyesine dokunur, parmaklarını isminin üzerinde gezdirir, sardunya kokan diyarları içine çeker, ılık yaz günlerinin hayaline kapılırdı. Düşlerinde anneannesi şifalı iksirler yapan bir büyücü, dedesi her kuşun sesini taklit edebilen bir mızıkacıydı. Annesi şarkıların en güzellerini söyler, ona eşlik ederdi.

Ülkesinden, ailesinden uzak düşmüş kıza karşıdaki evde tek başına yaşayan komşusu kol kanat germişti. Narvikli dertli bir kadındı Grete. Acısı öylesine derindi ki hüzünlü yeşil gözleri sisli ovaları andırırdı. Sevmezdi yakınmayı, derdini anlatmazdı kimseye. Rüya yeni ülkesi hakkında çok şey öğrenmişti ondan. Akşamları birlikte tarçınlı kurabiyeler yaparlar, İskandinav desenli atkılar örerler, mum ışığı eşliğinde sohbet ederlerdi.

Pencerenin olduğu evin yakınındaki dik patikanın sonunda, oymalı ahşap kapısında ‘Galehüs’1 yazan, ön cephesi sarmaşıklarla kaplı beton bir bina vardı. Grete beraber geçirdikleri akşamlardan birinde anlatmıştı o binada yaşayan insanların hikayesini. “Tepedeki binada kendi derinliklerinde boğulmuş, bilinçleri zedelenmiş, delirmiş insanlar yaşar,” demişti. “Delirmek nedir bilir misin?” Duraklamıştı Rüya... Annesini son görüşünü, onun kaldığı hastaneye dedesiyle gidişini, sigara dilenen beyaz giysili insanlardan nasıl korktuğunu anlatmak istemişti, yapamamıştı. “Bilmem,” diye yanıtlamıştı. Binayı her görüşünde annesinin haykırışlarını duymamak için saklandığı zamanlar gelirdi aklına.

Advent2 günleriydi, damları karla kaplı evlerin pencere içleri kırmızı mumlarla, beyaz sümbüllerle süslenmişti. Noel’e hazırlanıyordu Norveç. Aileler toplanıyor, şehirlerden kasabalara yolculuk ediyorlardı. Grete Narvik’teki ailesinin yanına gitmişti. Noel sabahı dönecekti. Rüya o günlerden birinde diz boyu karın arasından düşe kalka indiği patikada, kutup ayılarının pençelerini andıran izlere rastladı. Sabahtı ama karanlıktı, güneşsizdi gündüz. Yine de ışıl ışıldı patika. Karın yansıması, onu izliyormuş gibi çam gövdelerinin arasından bakan, esrarlı gözleri aydınlatıyordu. İzlerin de gözlerin de sahibini seçemiyordu. Uzun sakallı, paspal giysili birisi dolaşıyordu ağaçların arasında. Gölgesi karı yalayıp geçiyordu arada. Rüya’nın içini derin bir huzursuzluk kapladı. Akıl hastanesindekiler gibi delirmekten korktu.

Ertesi sabah aynı patikadan, aynı saatte inmek için hazırlandı. Ay çoktan batmıştı. Güneşin kutup çizgisinden görünmesine daha saatler vardı, zifiri karanlıktı gökyüzü. Evinin penceresinden her sabah seyrettiği manzara aynıydı fakat şimdiye kadar görmediği, hissetmediği canlılar istila etmiş gibiydi ormanı; ağaçların altına, karların arasına sızmışlardı. Bir önceki sabah içine yerleşen huzursuzluk tüm bedenini sardı. Komşusunun camındaki mumları fark etti. Dört advent mumu diziliydi pencerenin içinde, dördü de yanıyordu. İki gün önce sulamıştı ona emanet edilen saksıları, posta kutusunu kontrol etmiş, perdeleri kurdelelerle tutturmuş, Noel kartlarını yerleştirmişti camın içine. Mumları hatırlamıyordu. Grete erken dönmüş olmalıydı, isteksizdi giderken. Paltosuna, atkısına sıkı sıkı sarıldı, dışarı çıktığında ayazla karşıladı buzlar onu. Kapıyı çaldı, bir daha çaldı. Cama tıklatsa duyar mıydı? Kendi yansımasını gördü, içerde kimse yoktu. Kırmızı minderli tahta sandalyeler, yeşil örtülü ahşap masa, duvarda asılı dalgalarla boğuşan Narvikli gemicilerin tablosu, lacivert boyalı, Ren Geyiği kabartmalı sallanan sandalye, sobanın üstündeki gül desenli vafelyern3 yerli yerindeydi. Sadece eriyen mumlar damlamıştı pencere içine, bir de kutup ayılarının pençelerini andıran, akıl hastanesine kadar uzanan izler vardı yerde. Korku, huzursuzluk yine sardı bedenini. Güç almak istercesine boynuna dokundu, nazar boncuklu kolyesini bulamadı. Onu koruyan iksirler, büyüler kaybolmuş, kuşların cıvıltısı kesilmişti. Koşarak kaçtı oradan, evine sığındı...

Zaman geçmek bilmedi. Akşam dört Advent mumu yaktı. Bütün gün karşıdaki evi izlemişti, hiç kimseyi görememişti. Sessiz sessiz kar yağıyordu. Noel kurabiyeleri pişiyordu fırında, tarçın kokusu kaplamıştı mutfağını. Sokak lambalarının sarısı yansıyordu bembeyaz yollara, yerdeki bütün izler silinip gitmişti. Bacalardan tüten dumanın, yanan sobaların sıcaklığı sardı içini, huzursuzluk yerini sakinliğe bıraktı. Tarçın kokulu bir uykuya daldı.

Rüyasında karşıdaki evdeydi, kırmızı minderli sandalyelerden birisinde oturuyordu. Noel ağaçlı porselen tabaklar, kadehler, gül desenli vafıllar, kar tanesi şeklinde kurabiyeler, dağ çileği reçeli süslüyordu masayı. Masanın etrafında anneannesi, dedesi, onunla aynı yaşlarda saçı örgülü genç bir kız vardı. Anneannesi tarçınlı kızılcık şerbetleri dolduruyordu kadehlere, dedesi mızıka çalıyordu. Annesi, kucağındaki sardunyalarla sallanan koltuktan ona eşlik ediyordu. Kar erimiş, beyaz yeşile boyanmış, sincaplar kelebeğe, kozalaklar olgun incirlere dönüşmüştü. Kırlangıçlar cıvıldıyor, bülbüller ötüyor, kanaryalar şakıyordu. Dört mum aydınlatıyordu pencerenin içini. Kız dans ediyordu; kabarık kırmızı elbisesinin etekleri havada uçuşuyor, dönüyor dönüyordu. Onun rüzgarından mumların ışıkları salınıyor, alevler küçük birer ateş böceği olup kızın saçlarına konuyordu. Işıl ışıldı tüm oda. Annesinin arkasında bekleyen karaltıyı ondan başka kimse görmüyordu; şarkı söylüyordu, ipek gibiydi sesi, sonra çığlığa dönüştü, haykırdı, karaltı uzanıp kapattı ağzını. Kuşlar sustu, dedesi mızıkasını bıraktı, kız durdu, yanaklarından iki damla yaş süzüldü. Anneannesi elinden tuttu, çıktılar. Ayaz doldu içeriye, sobanın ateşini söndürdü, masanın üstünde ne varsa buz kesildi.

Sıçrayarak uyandı Rüya. Alnı, şakakları ter içinde pencereyi açtı, kış gecesini içine çekti. Komşu evde dört mum yanıyordu. Gördüğü rüyadan o kadar korkmuştu ki Grete’nin döndüğüne inanmak istedi. Kurabiyeleri kavanoza doldurdu, paltosuna, atkısına sıkı sıkı sarıldı, evin kapısını çaldı, açan olmadı. Bir daha çalınca açıldı.

“Rüya?”

Oracıkta dona kaldı. Bu uzun sakallı, paspal giysili adam adını nasıl bilebilirdi?

“Adın Rüya mı senin? Kolyende yazıyor. Sabah kapıyı açamadım, geldiğinde düşürmüşsün, sakladım senin için.”

Cam sesiyle sıçradı. Kavanozun parçaları, kurabiyeler yerlere saçılmıştı. O derin huzursuzluk yeniden kapladı içini. Koşarak kaçtı oradan, evine sığındı. Karşı eve bakmamaya kararlıydı, uyuyacak ve Noel sabahı uyanacaktı. Kalktığında her şey eskisi gibi olacaktı.

Kapı çaldığında derin, rüyasız bir uykudaydı...

“Geliyorum. Kim o?”

“Benim, Anders.”

“Siz kimsiniz?”

“Anders, karşı komşun...”

“Karşı komşum mu? Karşı evde Grete’den başkası yaşamıyor.”

“Eski eşiyim ben onun.”

"..."

“Kapıyı açmak istemiyorsun, anladım. Kolyeni getirmiştim. Buraya bırakıyorum.”

Pencereye doğru atıldı Rüya. Karşı evin kapısında uzun gri sakallı, geniş omuzları öne eğilmiş bir adam duruyordu. Ona baktığını fark etmiş gibi döndü, kederli bakışlarla selam verdi. Gözlerini kaçırdı Rüya, kolyesini almak için kapıya gitti, yanına bir not iliştirilmişti.

“Akşam uygunsan Noel yemeği için saat yedide bekliyorum.

Anders”

Notu buruşturup attı, kolyesini boynuna taktı, akşam yalnızdı. Noel yemekleri yenecek, içkiler içilecek, danslar edilecekti. O dışında kalacaktı bütün bunların. Yavaş yavaş alışmıştı tek başına olmaya. Üzüntülerle, buhranlarla, annesinin geçirdiği sinir krizleriyle uğraşmak zorunda kalmamak iyi gelmişti ruhuna.

Telefon çaldığında sevinçle doğruldu, anneannesi olmalıydı.

“Anneanne sen misin?”

“Benim canım, nasılsın?”

“İyiyim, sen nasılsın? Dedem nasıl?”

“Fena değiliz... Rüya, sana bir şey söylemem gerekiyor. Müsait misin kızım?”

“Müsaitim anneanne. Ne oldu?”

“Kızım, telefonda söylenecek şey değil bu ama çok uzaktasın... Dün gece anneni kaybettik yavrum.”

"..."

“Rüya orada mısın canım?”

“Buradayım.”

“Huzura kavuştu annen. Uzun süredir bekliyorduk, biliyorsun.”

“Nasıl olmuş?”

“Biz de bilmiyoruz. Otopsi yapmak için izin istediler. Hastaneden bilgi vereceklermiş.”

“Anladım anneanne, sonra ararım sizi.”

“Tamam kızım. Biz de seni ararız.”

Hıçkırıklar doldurdu evini. Kuşlar, şarkılar susmuş, sardunyalar kurumuştu. Hissettiği eksiklik acıtıyordu kalbini, alıştığını sandığı yalnızlık dayanılacak gibi değildi. Duygularının derinliğinde boğulmaktan, delirmekten korktu.

Karşıdaki evin penceresinde dört Advent mumu yanıyordu. Gözyaşlarını durdurdu, saçlarını ördü, kabarık etekli kırmızı elbisesini giydi, çıktı sığındığı evden.

“Hoş geldin Rüya.”

“Hoş bulduk. Beni davet ettiğiniz için teşekkür ederim.”

“Geldiğin için asıl ben teşekkür ederim. Noel’de yalnız olmak zordur. Paltonu alayım.”

Salondan gelen müziğe kulak verdi, kadın ve çocuk sesleri mızıkaya eşlik ediyordu.

Kar taneleri rüzgârda dans ediyor, birazdan mumlar yanacak, hepimiz güvendeyiz.

“Ayakta kaldın, kusura bakma. Masaya geçmek ister misin? Aç olmalısın.”

Kırmızı minderli sandalyelerden birisine oturdu. Anders’in kadehine tarçınlı kızılcık şerbeti dolduruşunu seyretti.

“Patikadan inerken gördüm seni birkaç kere, selam verecektim ama korktun sanırım.”

“Korktum. Yerdeki pençe izlerini de görünce kaçtım.”

“Haklısın korkmakta. Pençe izi değil onlar, biz buralarda kayıp düşmemek için botlarımıza çivili demirler takarız, onların izi. Ailenden uzaktasın sanırım.”

“Evet, çok uzaktayım. “

“Özlüyor musun onları?”

“Özlüyorum. Anneannemle, dedem var. Annem öldü benim...”

Anders acıyan gözlerle Rüya’ya baktı.

“Ben de kızımı özlüyorum. Her Noel’de Grete Narvik’e gittiğinde, İngrid’i yalnız bırakmamak için burada kalırım, ziyaretine giderim,” dedi.

“Kızınız mı var sizin?”

“Var evet, senin yaşlarında.”

Gül desenli vafılları, dağ çileği reçelini uzattı Rüya’ya.

“Yakınlarda mı yaşıyor kızınız?”

“Hani şu patikanın başındaki bina var ya? Orada yaşıyor. İngrid’e benziyorsun sen. Onun da böyle bir elbisesi vardı, saçlarını seninki gibi örerdi.”

Gözyaşlarını zor tutuyordu Rüya. Geri gelmeyecek yitirilmiş zamanların ne demek olduğunu anlıyordu karşısındaki adam.

“Üzdüm seni. Bu aralar iyi, bazen kötüye gidiyor. Gerçek sandığı görüntüleri, kafasının içinde duyduğu sesleri bastıramıyor aldığı ilaçlar. Korkuyoruz o zaman. İyice delirdi diyorlar hastaneden. Delirmek nedir bilir misin?”

Duraksadı Rüya, sallanan sandalyeye kaydı bakışları... Boştu.

“Bilirim, annem de akıl hastanesindeydi. Zorlanıyorduk ona bakmak için. Kendisine zarar vermesin diye yalnız bırakamıyorduk, olmadı, koruyamadık onu. Hastaneye yatırmak zorunda kaldık.”

“Buralara o yüzden mi geldin? Fazla mı geldi sana oradaki hayat?”

Hayır demek, güçlü görünmek istiyordu, yapamadı.

“Fazla geldi sanırım. Uzun yıllar gitmedim annemin yanına, korktum delilerden. Huzura kavuştu şimdi, öyle dedi anneannem. Artık hiç göremeyeceğim onu.”

Anders yavaşça yerinden kalktı, duvardaki resme baktı bir süre.

“Kızım yaptı bu tabloyu. Narvik’te yaşıyorduk o zamanlar. Güzel resimler yapardı. Küçüklüğünden beri huzursuz bir çocuktu. Büyüdükçe huzursuzluğu mutsuzluğa dönüştü. Çizdikleri acı çeken yüzlerle, kırık kalplerle, karmaşık düşüncelerin içinde kaybolan insanlarla doldu. Bir kaç kere öldürmeyi denedi kendini. Onu koruyamadık, buraya getirmek zorunda kaldık.”

Rüya taşıdığı yükün altında ezilmemek için dik durmaya çalışan adamın masaya geri dönüşünü, kadehindeki şerbeti yudumlayışını, düşünceli yüzünü izledi; derdine eşlik etmek istedi.

“Annemin sesi ipek gibiydi. Önceleri umut dolu şarkılar söylerdi, sonra her sözü çığlığa dönüştü. O da canını almak için çabaladı. Hep sevdi beni, sizin kızınızı sevdiğiniz gibi, belki de bu yüzden hayata tutundu.”

“Ölümünün nedeni neydi?”

“Bilmiyoruz daha... Sonra söyleyeceklermiş.”

“Anladım... Yanına gitmesen de onu hep sevdiğini biliyordu.”

Minnettarlıkla baktı Anders’e. Aynı acıya tanıklık etmiş eski iki dost gibi sessizce bitirdiler yemeklerini. Mumlar damlıyordu pencerenin içine.

“Yarın kızımı ziyarete gideceğim,” dedi Anders. “Benimle gelmek ister misin?”

“Çok isterim.”

“Sabah gelip alırım seni, birlikte gideriz.”

Rüya evine döndüğünde annesi, anneannesi, dedesi ve İngrid için dört Advent mumu yaktı. Penceresinin çerçevelediği manzarayı seyretti bir süre; karın durduğunu, ayın çıktığını, yıldızların yavaş yavaş karanlık gökyüzünü aydınlatmaya başladığını fark etti. Anılarla dolu derin bir uykuya daldı.


Senem Selvi


1. Galehüs: Akıl hastanesi (Norveççe)

2. Advent: Noel öncesi dört hafta

3. Vafelyern: Vafıl yapmaya yarayan elektriksiz araç

40 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör