Öykü- Mustafa Seyfi- Lilith'e Mektup
- İshakEdebiyat

- 2 saat önce
- 5 dakikada okunur
“Sevgili Lilith,
Bu mektup sana ne zaman ulaşır, bilmiyorum. Belki sabah, belki öğlen, belki de akşam üstü... Bütün zaman ve selam dilimlerinden bağımsız, günaydın demek isterim sana. Yeni bir gün doğmuş gibi selamlamak hep seni: Günaydın Lilith.
Otobüsten ineli bir gün, sırtımda çantamla şehri karış karış dolaştıktan sonra keseme uygun bir otel bulalı da birkaç saat oldu. Yol boyu sesini duymak için gördüğüm her telefon kulübesine girip de tüm jetonlarımı harcadım. Şimdi sana telefon edemeyişim bundan. Üstelik bu şehirde jetonlu kulübe de kalmamış hiç, bütün telefonlar şu plastik kartlılardan. Her şeyin bu kadar kolay plastikleşmesini sevmiyorum. Yarı mekanik kalmasına bile razıyım kalbimin.
‘Sen bu mektubu okuduğunda, ben çok uzaklarda olacağım’ gibi klişelere girmek niyetinde değilim. Zaten uzaktayım Lilith. Mektup kâğıdının kenarlarını kibritle yakacak ya da başka bir boş kâğıda bastığım elimin tükenmez kalem çizimini de yollayacak değilim. Zaten yorgunum Lilith. Hayatın kaidelerinden ve her sapağında alışıldık cevaplar aldığımız çıkmaz sokaklarından da yılgınım. Beni kınama. Biz senle hayatlarımızın zor zamanlarını -hastalık, ayrılık, ölüm, parasızlık, şu, bu- beraber geçirmedik belki. Ama hayat tüm ihtişamıyla duruyor gene de. Her şeye karşın, tüm korkunçluğu ve tüm güzelliği ile.
Bu şehir bir tuhaf. Ben de tuhafım. İki tuhaf bir araya gelince ne oluyor, bilir misin? Sen o tuhaf şehirle birleşip onun içinde erirsin ve ikiniz tek tuhaf kalırsınız gene. Hayatın kara deliğinde yutulur gibi. Hayata istemsiz geliyoruz, tamamen irademiz dışında. Yalnız bu bile yeter sebep olmalı hayatı sevmeye. Hayatı kabul etmeye ve sevmeye mecburuz. Ben, kaçtığım birisi yahut saklandığım bir yer olmamasına rağmen bütün hayatımı bir firarinin telaşıyla yaşadım. Neden Lilith? Bilirsen sen bilirsin bunu. Beni benden iyi tanırsın. Tanrı sana vermiş bu işi.
Nasıl oluyor da bütün bu insanlarla aynı dili konuştuğumuz halde ben bambaşka bir dünyaya gelmişim gibi duyuyorum kendimi? Ne demişti o şair: “Aynı dille konuşuyor / Aynı dili konuşmuyoruz…” Bazı insanlarla değil aynı dili konuşmak, benzer duygulara kapılmak bile beni kendimden iğrendiriyor. Oysa bu şehirde kedileri tekmeliyorlar Lilith. Bütün bir hayatın hıncını alır gibi, hayattan yedikleri tekmelerin acısını çıkarır gibi kedileri tekmeliyorlar. Mağazaların camlarında köpüklü spreyden ‘Hoş geldin Milenyum’ yazıları, altlarında bir korku şeridi olarak insanlardan kaçışan kedi köpek kalabalığı. ‘Hoş geldin Milenyum’muş… Bu milenyum da neyin nesiyse. Milenyuma girince daha mı eşit insanlar olacağız, daha mı özgür, ne? Hadi onları da geçtim, daha mı iyi yürekli olacağız ve vazgeçeceğiz düşmüşlere tekme atmaktan?
Diyorlar ki bilmem kaç farklı kökenden insan yaşıyormuş bu şehirde. Halbuki burada yalnız iki çeşit insan görüyorum ben: azınlıktaki iyiler ve çoğunluktaki kötüler. Zaten insanları yalnız iki şekilde ayrıma tabi tutmalıyız: iyiler ve kötüler. Geri kalan bütün ayrımlar bizim iyiden, gerçeklikten ne denli uzakta dolandığımızı gösteren işaretler. Ne olursa olsun -istersek kötü çoğunluğun o yanıltıcı parıltısına derinden derine kapılmış olalım- gene de hep iyiye dönelim Lilith. Anamızın babamızın evine döndüğümüz gibi. En çaresiz vakitlerde. Azınlıkta da kalsak, hatta tek başımıza bile olsak gene iyinin o bilge tevazuuna dönelim.
Günlerce buralı olmamanın, burada kimseyi tanımamanın rahatlığıyla dolandım caddelerde. Yasaklı sol gazeteler satan öğrencileri izledim. Ciddi ve serttiler, tıpkı gazetelerinde anlattıkları gerçekler gibi. Yalanın süslü, lakayt ve pervasız olduğu yerde, gerçeğin sert ve ciddi olmak gibi ödevleri olmalı. Yalanın ve gerçeğin savaşımı altında saatlerce kendime, yalnızlığıma, sana duyduğum özleme uygun bir yer aradım. Kendi gerçeğinden kaçanların en güvenilir sığınağı olan sarhoşluğa sarılacağım bir yer. Sonunda o birahaneyi buldum. Salaş, duvarlarında eskimiş posterler, karanlık her bir köşesinde içine gelişigüzel bira şişeleri dizilmiş plastik kasala… İç mimarileri birbirinden farklı olsa da böyle mekanlara sinen hava her yerde aynı. Tezgâhın önündeki boş taburelerden birine kurulup biramı sipariş edecektim ki durdum ve bu şehre gerçekleştirdiğim zorunlu iskan boyunca ilk kez bir suç işliyormuşum gibi hissettim. Çünkü senden uzakta iken, hasretin yüreğimi alevden bir top gibi kavuruyorken değil bira içip ruhumu ferahlatmak, teskin edici teselli sözcükleriyle avunmak hakkını bile görmüyordum kendimde. Sen yokken iyi geçen her dakika, kendimi sana ihanet ediyormuşçasına suçluyorum Lilith.
Kendimi hemen sokağa attım ve hiç düşünmeden caddenin Arnavut kaldırımlarını çiğnemeye başladım. Ayaklarımın altındaki kaldırım taşlarını değil de beni çepeçevre sarmış olan kara bulutları eziyormuşum gibi hırsla yürüdüm. Karşıdan Büyük Kabareci Kemal geliyordu. Gazete satan o çocuklar kadar ciddiydi yüzü. Gönül yoksunu insanlar çevirmiş sanki dört yanını. Yarası kardeş olan insanlar, konuşmadan anlarlar birbirlerini. Ben de öyle anladım onu. Durup gülümsedim uzaktan. Nasıl sevdiğini bilirim. Tanısa o da seni sever, eminim. Ona bakınca sanki ortak bir tanışımızı görmüşçesine sevinç çiçekleri kök saldı içimde. Senin yüzündeki tebessümlerden bir parça kıvılcımlandı. Adamcağızı kolundan tutup ona senden bahsetmek istedim. Seni, ikimizin de tanımadığı insanlara senden bahsedecek kadar çok özledim. Bu şehirde bana kimse gülümsemiyor Lilith. Sesindeki tebessümü özledim.
Masallardaki yalnız çocuklar gibiyim bu yabancı yerde. Geze geze ağaçlı bir sokak buldum, altın dolu küp bulmuşçasına sevindim. Masallardaki gibi. Sundurmalı evler, sarmaşıkların dolandığı çitler, bahçe duvarlarında pinekleyen yorgun kediler ve onları temkinli gözlerle izleyen elektrik tellerindeki güvercinler. Yalnız onlar mı? Cumbalı eski bir Rum evinin gölgesinde iki yaşlı adam lakırdı ediyorlardı. Uzaktan bakınca bile anlaşılıyordu havadan sudan konuştukları. Gene de yaşlı insanların her yaptıklarına sinen o tumturaklı hava ile konuşuyorlardı. Yaşlılardan az konuşanını birkaç sene evvel ölen Olgun’un babasına benzettim. Olgun, yaşıtlarım arasından bu dünyayı terk eden ilk kişiydi. Senden yaşça büyüklerin, hatta küçüklerin ölümüne bile normal gözle bakıyorsun da senle büyümüş, çocukluğunu, ilk gençliğini beraber geçirdiklerin arasından biri ölünce buna alışman epey zaman alıyor. O Olgun ki bana, ‘Kaçacağım ben. Yurt dışı olmuyorsa şehir dışı olsun, yeter ki insanların dışı olsun,’ diye dert yanardı. Şimdi her şeyin dışında.
Gene de sanma ki her şey hep böylesi sakin, böylesi durağan geçiyor burada. Birkaç sabah evvel adamın biri durup dururken caddenin bir başından öbür başına çırılçıplak koştu. Hem de bu kış kıyamette. Üstelik koşarken değil de polisler kendisini yakalayıp derdest edince fark etmiş gibi çıplak olduğunu, bilekten kelepçeli elleriyle mahrem yerleri kapatmaya çalıştı. Çevredekilerin kimi ayıplar, kimi de alay eder gibi kendisine bakarken eğdi başını. Sanki o saniye utanmış gibi çıplaklığından. Yüzündeki ifadeyi tercüme edecek olsaydım, ‘Keşke elli tane, yüz tane daha elim olsaydı da her bir yanımı kapayabilseydim’ diye geçirdiğini düşünürdüm. Kimine göre zavallının biriydi o, kimine göreyse hayatı boyunca kanaat puanı peşinde koşmuş gösteriş budalasının teki. Ne o ne de o. Aklını yitirip özgürlüğünü bulmuş bir ‘garip’ti o. Üstelik kendisine tepeden bakıp dalga geçen, hakkında olur olmadık teoriler üreten ‘akıl sahipleri’nin çoğunda olmayan bir şeye, yani utanç duygusuna sahipti. Delinin biri utanıyor. Utanç vesikası delilik. Utanç artık duygu değil, erdem sayılmalı. Ama bu şehirde yalnızca delirmek utanılacak bir şey sayılıyor Lilith.
Sen yoksun. Dostlarım, ailem, kimsem yok. Sevdikleri yanında olmayan bir insan var olduğunu nasıl iddia edebilir ki? Bu şehre adımımı attığım otogara gidip bizim oradan gelen otobüslere bakıyorum ara sıra. Otobüslerin perona girmesi ve öndeki istikamet bildirir levhanın gözlerime çarpması ile damarlarıma vuran bol köpüklü heyecan. Otobüsten inenleri gözlemek tek tek. İnen sen misin diye çocuksu bir oyunun insafına bırakmak aklımın dizginlerini. Sonra o kahrolası dizginlerin tutuşturulması ellerime yeniden. Baktığım hiçbir otobüsten senin inmiyor oluşun. Yokluğunla kırbaçlamak kalbimi. Uyuz bir yük beygiri gibi; hasreti, çaresizliği, tek başınalığı yüklenmiş, istemeye istemeye yokuş yukarı çıkan.
Şimdi gitmeliyim. Gecenin sessiz kuyusuna bırakmalıyım bütün endişeleri. Sabahı benim de göremeyeceğim bir gün olur muhakkak. Her gece uyumadan evvel hakkını bana helal et Lilith.
Ve hoşça kal yok; günaydın Lilith.
Senin Gavro’n”
Mustafa Seyfi




Yorumlar