• İshakEdebiyat

Öykü- Serdar Ağbaba- Sev Beni

Yıllarımı geçirdiğim otel odalarından birindeyim. Basık tavanlı, küçük pencereli, kahverengiye tutsak otel odası, bekar evi, yalnızlar yuvası, sığınağı… Eskil bir hali var diyemiyorum, hiç yeni olmamış ki. Bir şeyin eski olması için zamanın birinde pırıl pırılken hep ölümden ve dirimden yılgın, zamansızlığa mahkûm eski insanları almış içine.

Onların geçkinliğiyle yıkanmış, arınmış parıldayan hallerden. O insanlar da hiç çocuk olmamış, köhne doğmuşlar. İlk işleri bu gıcırtılı yatağa uzanıp, üşengeç gün ışığıyla uyanmak olmuş.

Yatağa bitişik, muşamba kaplı masadaki metal bardak yorgun. İçi yarımca su dolu. Su da saklanan kireç iz bırakmış. Sanki hiç kimse o ince çizgiyi geçesiye doldurmamış içini.

İçini içine bir balık girmiş belki. Suyu içmiş. Balık su içer mi? Su biter, balık boğulur. Hava yoksunluğundan değil, odanın havasından boğulur. Gıcırdayan ahşap zemine kıvrım kıvrım çırpınan bedenini bırakır. Karnındaki suyu kusar, doldurur ince, uzun bej renkli tahtaların gediklerinden birini. Yüzer tekrar.

Bardak şimdi boş. Metalin üzerindeki beyaz şerit sabit; hiç dolmamış, hiç boşalmamış gibi. Yastığın içindeki koyun yünü, yılgın kafalardaki tuzlu teri içine çeke çeke ağırlaşmış, ağırlaştıkça incelmiş; katı, taş gibi. Kafamı oradan kaldıralı handiyse yarım saat oldu. Balık gedikte, hala kusuyor. Sararmış kumaş göz kırpıyor giden geçmişe. Hemen hemen günün aynı saatlerinde, yıllardır konuşlanan onca kafanın ifrit gibi izdüşümü ketum yastığın ortasında koyu bir gölgelik alan gibi, güneşin alnında oynadığımız saklambaç oyunlarında seçtiğim nefti loşluklar gibi.

Abim, ablam, Teke, Gülpare, ben. En küçük benim. Teke, kollarının dirseklerden ellerine kadar olan kısmını üst üste koyuyor, yazlık evin damını taşıyan direklerden ortadakine yaslanıyor; gözleri kapalı, alnı kollarında. Ablamın emriyle saymaya başlıyor. Teke saymayı bilmiyor. Herkes, buna aldırmadan bir fare çevikliğiyle, parmak uçlarında, kıpırtısız kaçmaya başlıyor. Benim dikkatim Teke’de. Biçimsiz kesilmiş ense tıraşı ile yağlı saçları parlıyor. Teke aklına geliveren bütün rakamları sıralıyor. Sonra, henüz erken olduğunu düşünerek rakamları yan yana diziyor. Diline ne gelirse. Kaçıyorum ben de.

Gülpare uçuyor. Ardından koşuyorum. Gülpare çırılçıplak. Henüz tomurcuklanmış göğüsleri sert. Beline dokunuyorum. Kaskatı kesilmiş dudakları dudaklarıma değiyor.

Gülpare saklanmıyor, kaçıyor. Teke çoktan aranmaya başladı. Kafasını kaldırsa bizi görecek. Çocuk tenlerimiz ay gibi parlayacak. Akıl edemiyor Teke. Samanlığa giriyor. Sessiz. Temkinli.

Gülpare hep kaçacak bir yer aramış; acemi, öpüşürken kulağıma fısıldıyor. Eli şeyinde, bakamıyorum. Vücudum titriyor. Koca Nene'yi görmenin ürküsüyle, tedirgin etrafa bakınıyorum. Oysa onca bulutun arasında o arık bedenin işi ne. Gökyüzü pürüzsüz, Koca Nene'nin teni tarazlanmış. Yırtıyor bulutları. Onun kollarında buluyorum kendimi.

Gülpare ile Koca Nene sevişiyor. Bacaklarının arasında bir erkeklik organı. Büzük, mağrur. Tenler birbirine karışıyor.

Koca Nenenin saçlarında tezek kokusu. Elleri yeni sağılmış ineğin sütüyle apak.

Gülpare saklanmıyor, kaçıyor.

Nene çıplaklığıma aldırmıyor. Gülpare’nin yüzünde kayıtsız bir gülümseme. Koca Nene babamı düşünüyor. Ağlıyor. Bana bakıyor. Cılız bedenim utangaç. Ah yavrum, diyor, bu körpe halinde babasız, ah bahtsız yavrum. Gözlerinden süzülen tuzlu damlalar Gülpare’nin göbeğine dökülüyor. Gülpare irkiliyor. Birbirlerine sokuluyorlar. Ensemden göğsüme, göğsümden karnıma, kasıklarıma doğru akan bir ılık his gözlerimi kamaştırıyor. Katı dudaklar birbirine kilitlenmiş.

Teke samanlıktan çıkıyor, ağzında hala anlamsız rakamlar dizisiyle. Şimdi daha açıkgöz. Alaca kaplı hedef noktasına bakıyor bir yandan. Besili, beyzi suratı heyecandan kıpkırmızı. Nemli toprağın üzerinde şahrem şahrem adımlıyor otları. Güvenç yüklü göğsü abimi fark ediyor. Doğruluyor oracıkta. Direğe sert bir darbe. Sobe.

Övüngeç bir edayla tekrar dönüyor Teke. Başını kaldırıyor; ahşap elektrik direklerinin tellerinde birkaç güvercin kuğuruyor. Sanki bizi işaret ediyorlar. Koca Nene ağlıyor. Bacakları eğik bükük, göğsünde iki koca deri parçası, sallanıyor emiyorum, süt yok. Koca Nene ağlıyor.

Teke sinsi, dikkat kesiliyor, ah bir sapanım olsa… Oysa harmanda, öğle güneşinin sıcağında harıl harıl çalışan, yanık tenli adam, Gülpare’nin babası, geçen güz yaptıydı bir sapan. Şimdi yeni istiflenmiş saman balyalarının arasında, at arabasına…

Bir daha yapar mı ki? Zor. Sıkı çalışıyor. Gülpare’yi de fark etmiyor. Geceleri görüyor onu. Gülpare ürkek. Annesi mışıl mışıl uyuyor. Babası bağasından çıkmış, sokuluyor yanına. İnsan kızını sevmez mi hiç, diyor. Okşuyor Gülpare’yi. Koca, kemikli elleri Gülpare’nin yeni etlenmiş kalçalarında. Gülpare korkuyor. Tavandaki açıklıktan sızan gökyüzünü izliyor. Parıldayan yıldızlar çağırırken onu, sessiz, kaba iniltiler bedeninde geziniyor. Babası Gülpare’yi geceleri seviyor. Gündüz çalışıyor ya. İniltiler sıklaşıyor. Kasılma, gevşeme, titrek ten kokusu…

Babası, yol ezberinde, ığıl ığıl gidiyor. Kapı gıcırtıyla kapanıyor. Gülpare yıldızlara bakıyor. Alaca bir bulut öbeği ayırıyor bakışlarını gökyüzünden.

Baharın yumuşaklığıyla gövermiş otların arasında dolaşmaya devam ediyor Teke. Oysa biz oyundan çoktan çıktık. Saklanmış da sayılmayız. Kıyafetlerimiz nerede? Koca Nene çömelmiş karbeyaz bulutların üstüne içini bırakıyor. Beyazlık yırtılıyor. Gülpare ağlıyor. İçkin gözleri ağlamaya alışkın olduğunu belli ediyor. Koca Nene'nin derisi kemiğine yapışmış uylukları çizgi çizgi, sarkık. O da bana bakıyor. Dikelmiş erkeklik organı Gülpare’nin ağzındayken yakınmayı sürdürüyor.

“Ah yavrum, ah babasız yavrum, bir başına.”

Odanın vaktiyle bir dolap bulunan girintisine doğru yürüyorum. Ahşabın gıcırdamak için hiç acelesi yok. Ardımdan gülercesine bir inilti bırakıyor sadece. Duvar küflenmiş. Koyu yeşil gri karışımı bir renge bulanmış. Cıvık bir koku. Koca Nene boşalmaya devam ediyor. Arkama dönüyorum, Gülpare bu kez vıcık vıcık ağzıyla beni yalıyor. Çığlık atmak, kurtulmak istiyorum ama eneze bir çabadan öteye geçemiyor haykırışlarım.

Teke bizi aramaya devam ediyor kıyıda köşede. Koca Nene hiç yanımızda olmamış gibi aşağı iniyor. Tandırın başında, alev alev ateşi seyrediyor. Ekmek pişirecek. Gülpare’nin gözleri kapandı kapanacak. Anasının göz işaretiyle sofrayı topladı, sofra bezini silkti bostanın yanındaki kül yığınına. Uyumak istemiyor. Uyanmak istemiyor. Babasının, tiksindiği ter kokusu sarı tüylerle kaplı kasıklarında. Her gece. Parıldayan yıldızların gözcülüğünde iniltileri içine çekiyor; kulakları gecenin kuytusunda konuveren onca sesi geri tepiyor.

Yabancı.

İniltiler kıvrık bir yılan gibi. Kırçıl sakallar karnına batıyor. Akşamdan içilen çorbanın tadı bedeninde. İyice yeğinleşiyor şimdi ter kokusu. Parmaklar sıkıyor, Gülpare’nin pamuk kollarını ani gelen bir, “ıhh…” sesiyle. Gidiyor. Annesi gibi babası da derin uykuda şimdi. Yıldızlar Gülpare’ye göz kırpıyor.

Her gece başka bir otel odasında Gülpare’nin babasını doğuruyorum. Öldüresiye, çığlık çığlığa karnımdan fırlıyor. Gözüm hala soğurduğu suyu kusmakta olan balıkta. Gedik doldu dolacak. Sonra omzumun üstünde bir ses. Beni çağırıyor. Gülpare. Elini tutuyorum. Doğduğum eve götüreceğim onu. Annem varken, ben onun özsuyunda yaşarken balık gibi kusuyor annem rahmine doğru; doluyor. Fokurdama, boğum boğum kabarcıklar. Yüzmeye başlıyorum. Çepeçevre muğlaklıkla sarılmışım. Alışıyorum. Alışmak, sevgilerin en beteri değil mi diyor, Gülpare. Çekiştiriyor kolumu.

“Seni,” diyor. “Öleceğim eve götürüyorum.”

İki küçük döşek. Karnımdan fırlayan babası Gülpare’nin üstünde. Gülpare’nin gözleri tavandaki ufak boşlukta. Dövünüyorum utançla. Bedenimden türeyen, suyumu içen babasına bakıyorum. Atılmak istiyorum bir o yana bir bu yana sallanan döşeğe doğru, engel oluyor Gülpare. “Dur, seviyor.”

Ah balık. Ah bardak dolusu suyu içip de kusan balık. Nasıl da sabırla çalışıyor. Suç işlemiş, bağışlanmak dileniyor, cezasını çekiyor. Oysa günlerdir, tıpkı benim gibi suya gereksinmeden yaşıyor ya. Bu uğraş boşuna. Belki suya tutkusundan. Yadsıyor başka can kaynaklarını.

Işık donuyor.

Odanın çatı akıntısıyla küflenmiş bir diğer köşesine çekiliyorum. Gedik doldu dolacak. Balığın boyunu çoktan aştı suyun yüksekliği. Yüzmeye kalksa bunca acı çekmesi yeter de artar bile, ilişmedikten sonra ben de gediğe… Ama hareketlerinde bir terslik var. Yüzgeçleri çırpınmasından başka işe yaramıyor. Solungaçları suya yabancı gibi, kabarcıklar çıkarıyor.

Balık.

Zarif balık.

Duru balık.

Yüzmeyi unutuyor o kadar günün ardından. Sudan çıkmaya uğraşıyor, olmuyor. Aldı bir kere gedik bedenini içine. Öleceği, öldüğü yeri inşa ediyor balık. Benim gibi. Gülpare gibi.

Suda boğuluyor balık.

Annemin özsuyundan çıkıp, dirimde boğulan ben gibi.

Gülpare.

Gülpare dinleniyor-muş şimdilerde,

Hiç dinlenmemişçesine, hareketsiz,

Yıllar yılı.

Babası hastalanmış harmanın orta yerinde,

Artık sevemiyormuş geceleri Gülpare’yi.

Anasının kadınlığı harmanın otluğunda,

Sonra Gülpare’nin yıldızlı gecelerinde,

Gevşemiş,

Titriyor.

Gülpare suskunun kucağında.

Hiç büyümemiş,

Hiç yaşlanmamış.

Zamansız bir elemin başucunda;

Öylece kadınsız, erkeksiz,

Neye kıvrıldığı bir an için dahi belli olmayan,

Kösnül bir yazıt bırakmış.

Harfler, harften öte bir işaret.

Uğultunun koyu çukurluğunda,

Gülpare kimsesizliğiyle sarmaş dolaş.

Düşün içinde düş görmeye yatkın bakışları,

Rengârenk o sülünün ardında,

Bekliyor.

Kuşun durmayan dingin uçuşu,

Aynılığı,

Yorgun beynine kanat çırpışı,

Puslu geçmişini dağıtacak mı?

Getirecek mi?

Bir ebemkuşağı saflığını,

Acelesiz bedeninden kopuveren,

Alaca tüyleriyle salıyor gökyüzüne.

Gülpare apak boşluğun altında,

Yeşil gülüşler yolluyor,

Göçen sülünün ardından.

Mutlu son var mıdır, dedi Gülpare. Yoktur elbet. Su akar, bazen kabarır, bir kaya çıkıverir önüne, örseleye örseleye tepesinden, kıyısından köşesinden geçer de yine olsun eninde sonunda akar. Dünya yuvarlaktır denir ya, sen, ben duymuşuzdur sade bunu. Dönüp dolaşıp aynı yere gelmeyiz, dururuz aynı yerde. Bilinin kudretini öğrenemeyiz. Durmak, durduğumuz yerde savrulmak düşmüştür bizim hesabımıza. Şimdi dünya yuvarlakmış, değilse neye yarar… Su akar dedikti. Gürüldediği anların çıkış noktasını görmüş geçirmiştir biri. O zaman ben tenimin verdiği eprimiş tadı duymazken daha; kıl gibi, lime lime yarmış sert toprağı. Toprak cömert, hem cömert olmasa duramazmış suyun önünde. Tasarlanmış bir cömertliğin özü var mıdır Gülpare?

Gözlerim uykusuzluktan diken diken. Gelip geçen onca insanın iz bıraktığı bu derme çatma, gıcırtılı masanın iliklerine girmiş gölgem. Tavandaki lambanın etrafında fır dolanan birkaç sinek sonra, kayıtsız. Kuru sarmaşık dalları gibi gövdem; bittiği yere renk katacakken çoktan yakışıksız bir fazlalık olmuş. Gerçekliği ayıran, sineklerin ara ara üşüşüp de kafalarını tosladığı saydam zırhın ahşap çerçevesinin deliklerinden sızan rüzgârla vızıltının tepesine konan ezan sesi; şimdiye kadar okunan ezanların hepsi birleşmiş beni çağırıyor. İnsan o kadar korkunç şeyi yapabilir mi Gülpare? Çiçek yüzlü, gün yüzlü, günlerim Gülpare. Bir kez olsun gözlerinden bir damlacık yaş akmayan, yazgısı doğuştan kurumuş, ilençleri içine hapsolmuş ışık yüzlü Gülpare. Onca korkunç şey… Bugün, bilmeden kimseyi, yaptığı korkunçluğu yarın hatırlamaz insan, oysa insan atlatır ya her şeyi, öyle sanıyoruz. Zamanlarca, yollarca uzakken, bir duygu erimi yakınım sana. Sürüyor ezan. Eğilip bakıyorum kendime, kımıldanan kemiklerim ve süzgün ses, bakışın gibi derin suya gömüyorum gölgemi. Çatım rüzgârdan. Onlar bizi fark etmiyorlar Gülpare el değmemiş apak toprağın içinde hiç yokmuşuz sanki, fark etmiyorlar.

Konuşurduk hani, odunluğun arkasında tuttuğumuz kuytuda; cehennem denilen yer ne kocamandır, neleri içine alır da kızıl varlığıyla cayır cayır temizler günahları. Ama biri çıksa öyle koca bir günah işlese ki, oylumu cehennem boyunca, kimse kalmasa ondan başka. Var mıdır Gülpare salıverecek bizleri o kızıl kuyudan? Mezardan kalk diyecek, kanlı canlı. Artık kimsenin kimseye bakmadığı kaygılı kalabalıkta. Yardıma, yardım etmeye gereksinilmeyen; yaşayan, yaşamadan yiten sen gibi, düz adımlar savuracak oraya. Şimdi yıpranan bedenimle aklıma ne gelse hemen kokusunu alabiliyorum Gülpare, senin o solgun, kederi derisinin içine saklanmış o pamuk yüzünün kokusunu soluyorum. Kimsesiz bir mezarlığın ortasında bitiveren yabani bir ot gibi etinin izini taşıyorum.

Yazın ortasında dahi serin, işlenmiş ahşap kokulu, topraktan çatılmış marangozhanede meraklı bakışlarla pürdikkat izlediğimizde dedeni, derdi hep; insan derdi, yazgının bedenidir, insan derdi, kederlerinden ibarettir. Bir yandan konuşurken bir yandan nasırlı elleriyle ilmek ilmek şekil biçtiği orası burası çıkıntı dolu oduna bakardım Gülpare. Şimdi o ağaç parçası gibi seni de beni de evirse biri, yongalarımız etrafa saçılsa inceden, sarmal sarmal. Sonra toplardık tenekeye, yakardık bir güzel tandırda. Olmaza muhtaçlık çürütüyor insanı Gülpare. Keder yorulmuyor, yenileniyor; keder bizim zamanımız oluyor Gülpare.

Seyrine daldım önümden akıp giden koca bir şehrin. Onca karmaşada, birbirinden habersiz, görüp de içinden geçen birbirinin, onca insanın arasında, dar sokakların geniş caddelere bağlandığı, hepsi aynı gibi başkaca boşlukların kıyısından köşesinden sora sora, göre okuya her bir yazıyı, nasıl da heyecanla almıştım mektubu. Hecelenerek yazıldığı boşluklarından belli, anamın yazısı. Postanenin ismi büyük, şehrin ismi ürküyle yazılmış, küçük. Avuçlarım terliydi hep olduğu gibi. Güneşe tutuyorum ta nerelerden zarfın içine sığınmış bir parça kâğıdı yırtmamak için. Sağ köşede bir boşluk var. Yırtıyorum incitmekten çekinerek. Zarf elimde ağırlaştıkça ağırlaşıyor. Islaklığı sanki oralardaki ağıtı taşıyıp gelmesinden. Siliyorum avuç içimi ani bir hareketle. Gelip geçen insanlar okuyor sanki benden evvel, acıyarak süzmeleri beni, bundan mı ki? Sonra ben de göz veriyorum onlara alttan alta. Dur diyorsun Gülpare omzuma usulca dokunarak. Çekiliyorum yollarından. Alelacele bir kez daha kuruluyorum ellerimi tiftik tiftik olmuş haki pantolonuma. Etrafımı saran kokundan bir barınak yapıp çömeliyorum kaldırıma. Mektup ağır. Kuşkulu. Anamın iyiden iyiye ihtiyarlamış titrek ellerinden dökülen onca sözcük… ah anam ne olurdu, köy yerinde, sen de öğrenmeseydin bu yazma işini…

Nasıl geçer şimdi bunca zaman? Önümden sıra sıra geçen adımlarda eziliyorum. Kısa etekli kadınların etli baldırları suratıma çarpıyor, gülüşleri, pervasızca bakınmaları; ne yaptın Gülpare, nasıl oldu? Kafamın üzerine bir kara bulut kondu, hiç gitmeyecek. Gölge kaybetme oyunu oynardık ya hani, artık yok Gülpare, gölgeme gömüldüm. Kazandım bundan böyle bu oyunu, oynamaya lüzum yok. Olanca köyü, vadiyi ikiye bölen kıvrım kıvrım ırmağı, bölük pörçük aralara yerleştirilmiş ağaçları seyrettiğimiz tepe. Tutuyorum elinden, hadi! Benim bastığım yerlere bas. Evler nasıl da küçüldü değil mi? Korkma dön arkana, bak, şu enginliğe tutul Gülpare. Elin bende, korkma. Artık göremiyorum köyü Gülpare. Oturduğum kaldırım çöktükçe çöküyor. Nasıl geçer şimdi bunca zaman? Askere gidecekken, bir heyecan saplanmışken göğsüme bu şehrin ismini duyar duymaz, dolmuşa binerken, bostan çitlerinin ardında gizlenmiş bakarken bana. Ah Gülpare, canım Gülpare.

Yol bir duvarın yanından gidiyor köşeyi dönen sokak lambaları ile birlikte. Ağaçlar yola eğilmişler; tepemdeki bulut izin verse, sık yaprakların arasından sızan güneşi göreceğime. Duvar serin. Yanından geçerken bir rüzgâr üflüyor. Sesleri işitmiyorum. Hava sesleri taşımaktan aciz; bakıyorlar gözlerimin içine boğum boğum. Bir başına tırmanırken sendeleye sendeleye tepeye, hiç arkana dönüp baktın mı Gülpare? Başın dönerdi, sanki derdin midemde ığıl ığıl bir şeyler oynaşıyor. Dönmedin, bakmadın demek. Sonra yine sesler, boğuk, kalın, karmaşık, ağır ağır sesler. Sokak tenhalaştı. Bir köpek sesi, yardım dilenen, ardından kesik kesik korna sesleri. Ve insanlar.

Pencerenin çatlağından sızan hava toprak kokuyor. Güzleşmiş yapraklar hafif hafif ıslık çalan rüzgârın yönüne boyun eğmemek için oradan oraya sürükleniyorlar. Sarı lambanın ufalanan ışığı masanın çatlaklarında.

“Hastayım ben diyor hışırtılı bir ses. Ağlamaklı.”

“Şu kızın mürüvvetini bir görebilsem.”

Ses sanki karanlığın bir parçası gibi. Kımıl kımıl, boşluğu yarıyor, sonra yine kıvrıla kıvrıla içine giriyor sarkmış boğazın. Sesin havayı bozan pis kokusu. Gülpare’nin elleri titrek, bakışları tepkisiz.

“Ah yavrum diyor ses, aynı nenesi, parlak, beyaz, masum bakışlı ceylanım benim. Olur elbet, olur.”

Çay bardağı yarılanmış, kenara koyuyor. Gözler alttan alta etrafı çepeçevre gözetliyor.

“Kız vermek kolay mı? İnsanın canından parçası gidiyor. Bir de ana baba hasta olunca, kardeşleri de adam oldu, bugün yarın azmış teke gibi dolanırlar. Kolay mı Hilmi Efendi bu zamanda gün içine çıkmak, şöyle göğsünü gere gere düğün yapmak. Bir de hasta halimle… İyice elden ayaktan düşmeden ev bark sahibi etmek gerek bunları. Hem bak nasıl geldiysen benim ocağıma şerefle, dağ gibi… Olur elbet, Allah’ın emri.”

Bir ses et Gülpare. Yar şimdi insafsız kalabalığı, olmaz de. İçinde kök salanları bir bir döküver. Yıllardır kabalarını boğum boğum buran ifrit elleri tut, bırakma. Oysa Gülpare bu âlemin bir türlü halini anlayamamış, buranın ebedi yabancısı, suskun. Bir yılgınlık ki içindeki, dili lal eden, bir kaybolmak ki ışığı bilmeyen.

Ağaçların arasında bir yerlerde bir kuş var diyor Gülpare, kırılmış ve seyrelmiş gün ışığında kuğuran. Durmaksızın hevesle ıslık çalıyor, içerideki menfur seslerin kalabalığında. Tüm nesneler duralıyor Gülpare, gölgeler suyun dibine çakılmış ölü nesneler gibi. Şimdi yine kuş sesi. Ha gayret devam ediyor. Duyulan, görülmeyen, uzaktan çağıltısıyla işaret veren bir nehir gibi. Kurtuluşun gizli efsunu gibi. Onca efsunu sezinleten.

Yıllanmış ahşabın gıcırtıları, büzülmüş kapıların sesleri, yorgun adımların habercisi hepsi. Kilidin iki kez çevrilmesi gerekirken sade bir kez çevirebildim. Zorlasam kırarım belki. Durdum Gülpare. Sokak lambası yanmaya başladı. Alacakaranlık. Kapının altından süzülen kesik konuşmalar. Her biri kayıtsızlık kokuyor. Aralıksız bir kayıtsızlık.

İncecik değnekle çırpılan yünün, gayretle, tiz bir kuvvetle lime lime edilmesi hala gözlerinin önünde. Annesi günbatımına ancak yetiştirdi yünden derilmiş yastığı.

Gösterişsiz, ufarak bir düdükle canlanan tiz sesin, hırçın bir dalganın kıyıyı örseleye örseleye denizin haşmetini hatırlatması gibi kulaklara sokulmasıyla rüyadan uyanırız belki. Anlatırız sonra sıra sıra ter ziyan içinde uyandıran düşlerin tersine çıkacağı umuduyla gördüklerimizi. Diken olmadığını hiç, batılan olduğunu… Dikeni derine girdikten evvel de bildiğini, belki ana rahmine düştükten beri bir parçan olduğunu, yuvarlana yuvarlana büyüyen ıstırabın lime lime boy attığını. Derine sinmeye utanmış ama damarlarında dolaşan ifrazatın nasıl yastığına kenetlendiğini. Oysa onca uzakken milyarlarca insandan hayat bu madrabaz çıkmazı ne hikmetle sundu sana? Narin bedenine görülen revayı dilsiz sedasız bunca göğsüne saklaman, gözlerindeki haykırışsız çırpınışları yine bakışlarına gömmenden mi? Issızlığını kimselerin sahiplenmemesi bozkırın koca dağındaki ağaç gibi tıpkı; istilacı onca otun arasında bir başına, ne yalnızlığı ne de alçakgönüllülüğü alevlenen yapraklarını köküne gömdürmekten alıkoymamış.

Benek benek çiçeklerle bezeli kumaş güneşin alnına kurumaya serilmiş. Yastığının yüzünü değiştirelim diyor artık annesi. Sesi kesik kesik, gayretle çıkıyor. Değnek lime lime ettikçe yün topaklarını, Gülpare kuruyan kumaşa bakıyor. Nasıl da rengârenk, nasıl da alacak onca yünü içine. Kapatacak bir bir kusurları. Şekil verecek. Anlatabilse babasının da terinin bulaşacağını bu pırıl pırıl kumaşa. Ama bir sıkı tembihledi ya geceler boyu, laf edilmez böyle şeyler diye. Dili bilinmezdir, kimse anlamaz, şeytan oracıkta musallat olur saçlarına. Çarpılırsın da elin ayağına, ensen yüzüne döner. Annesinin alnı hararet dolu. Bitmek üzere yünle işi. Yastık kılıfını istiyor Gülpare’den. Bir iyice tepiyorlar içine yünü.

“Aman sıkı olsun diyor annesi, enseni pek tutsun.”

Babasının iniltisi yapışıyor kulaklarına, göğsü eziliyor salınmasının altında. Eli değdikçe kasıklarına kasılıyor. Hazır şimdi yastık. Ağır aksak ilerliyor odasına. Yerleştirip yastığı yatağın göğü gören ucuna annesinin dizinin dibine geliyor yine.

Sesler kesiliyor sırayla. Hırpani odaların beton zeminlerinden sarkan çıplak ayak sesleriyle tam kapanmayan musluklardan sızan damlalar birleşip günün bittiğini haber veriyor. Oysa köşelerine çekilen kıpırtılar yılgın sarı ışıkla birlikte bedenimin her zerresine hissettiriyor gerçekleri. Oturuyorum. Benliğim yatağa gömülü. İnsan bunca kaybolduğunda bağıramıyor. Etrafımdaki her nesne suskun. Dostça bir çaresizliğe saplanmış gibi her şey. Güzleşen havanın gece serinliğinde kuruyorum. Olanca eşya sönüyor etrafımda. Boşlukta bir ses; ayakta dikilmiş, Koca Nene'nin kıvrak el devinimlerine bakıyoruz. Kafası hafifçe sağa eğik, hamuru bir o yana bir bu yana çeviriyor. Alevler iyiden iyiye palazlandı. Hamur tahtası, üzerindeki gerginliği salıverdiği çatırdamalarla atıyor. Nenen daha bir güç veriyor şimdi hamura. Önceleri belli belirsiz mırıldandığı türkü de gayretleniyor. Toprak zeminden süzülen titrek ses tutuşan odunların feryadıyla burularak kulağımıza geliyor. Baban acıkmış. Tarlaya ekmek yetiştirmek gerek. Annen yayığın başında ter içinde. Sen götüreceksin ekmeği. Hem nenen de öyle dedi ya.

“Anan iş görüyor, şu sepeti al, ekmek pişince babana götür kuzum.”

Elinde sepet, boşlukta belli belirsiz bir leke gibi Gülpare. Gölgesine gömülmüş. Bir çıkabilse, anlatabilse; bir çırpıda gidebileceği yolun gözünde neden bu kadar büyüdüğünü. Adımlarını kat kat ağırlaştıran yükü. Eteklerini topladı nenesi. Doğruldu. Kabuklu elleriyle sıcacık ekmeklerden birkaç tane sepete yerleştirdi. Gitme Gülpare. Sepet beklesin. Ekmekler dalga dalga alevde kül olsun. Adımları hızlı ama çekingen. Güneş biraz daha tepeye yükseldi. Annesi kapının önünde. Bakışları Gülpare’ye değmiyor. Rüzgârlı öğle üzeri usulca köyün üzerinden geçiyor. Nenesinin alnından süzülen damlalar sarkık yanaklarına doğru akarken duyuyor sesini. Eli belinde, hem buyurgan hem de sevecen.

“Çabuk git gel yavrum. Gel de halıları çırpalım.”

Kayıyorsun önümden Gülpare. Nenenin elime tutuşturduğu ekmekle gözlüyorum seni. Göğsünde çırpınan hıçkırıklarını duyuyorum. Bir ben duyuyorum. Bin yılların omuzlarına yüklediği yükü bir ben görüyorum.

Merdivenleri ağır ağır tırmanan bir ayak sesi yankılanıyor duvarlarda. Hafif hafif ıslık çalarak ilerliyor. Pervasızca kapıya vuruyor biraz bekleyip. Akşam yemeği isteyip istemediğimi soruyor. Bir an kulak kesildikten sonra ayaklar uzaklaşıyor. Kapının altından sızan ışık odada olduğumun ispatı. Oysa bir oyuğun içindeyim. Kalın bir şeffaflık ayırıyor bedenimi badanasız duvarlardan. Gerçeği inkâr etmek için didiniyorum hınçla. Olanca eşya, yaşam için değil sadece benim o an varoluşumu kanıtlamak adına çırpınıyor. Sana bakıyor Gülpare, Rasim. Hilmi Efendi salık veriyor oğluna.

“İkindiynen varırız Sadık Efendi’nin evine. Biz çay içerken odaya çekilir konuşursunuz. Her bir şeyi hallettik ya sen yine de sor bir yol kıza, istediği bir şey var mıymış? Daha ne istesin, babası aç kurt gibi ne var ne yok torlayıp topladı. Adet yerini bulsun, gönlünü razı et kızın da.”

Odanın kapısı aralık. Somyaya gömülmüş, geniş omuzlarının üstünden hınzır bir çekingenlikle seni izliyor. Arada bir kaldırdığı başı eğik. Kesik kesik devşirme sorular. Kaşları birbirinden epey uzak, hilal şeklinde. Gür ve kıvırcık saçları ürkütüyor seni. Dolgun alt dudağından sarkan bir hoyratlık var sanki. Kalın kollarının aksine duruşundaki iradesizlik ayırıyor seni odadan. O ara ara konuşmaya direndikçe sen susuyorsun Gülpare. Aralıktan gelen babanın dikenli sesi yapışıyor bedenine. Halinden memnun.

“Aileyiz biz artık Hilmi Efendi. Çayını tazele hanım Hilmi Efendi’nin.”

O konuştukça babanın iniltileri kulağına vuruyor. Yoğun nefesi boynunda. Sessizlik yine saydamlaşıyor. Gün gün semizleşen iniltilerde toplanıyor her tını. Yerdeki kilimi, ayağındaki çorabı, iskemleyi, tüm eşyayı kemiriyor zihnin. Gülpare. Duvarların dökülmeye yüz tutmuş sıvası gibi ha gayret tutunuyorsun boşluğa. Ne çok tuzak, ne çok an çekip almaya yelteniyor seni oysa olup bitenden.

Karanlık tekmil adım geliyor. İzbeler kendine yer buluyor bir bir, geceye karışıyor. Bu koca kara renk sanki hiç var olmamış gibi, sonsuzluk gibi, hevesle odanın en ince çatlaklarına doluyor. Tavanın gökyüzüne açılan boşluğundan sarkan yıldızlar sade bir derinliğin balkıyan taneleri gibi. Ahşap kapıların sinsi gıcırtıları kulaklarına girdikçe göğsün bunalıyor Gülpare. Odanın kapısını sıkı sıkıya kapattın. Tek tük de olsa bir kadın sesi, yorgun, uykulu. İçin ferahlıyor, annen henüz uyumamış. Belki uyumaz bu gece. Nenenin anlattığı yatır gibi dolanır durur evde. Süzülür adımları ince ince. Sürtünmesiz. Sonra göz kapakların geceye sığındığında bir bakmışsın sabah olmuş. Olur mu Gülpare, kimselerin dikkatine değmeden, olur mu? Yastığınla bir başına. Yün yatak iyiden iyiye aldı bedenini içine. Uykuyla uyanıklık arasında sıcak bir mayışıklık sarmışken etrafını o sıvışkan ses dolduruyor kerpiç duvarları. İrkiliyorsun. Ellerin yorgana kenetlendi, gözlerin hiç açılmamış gibi kapalı. Yorgan orta yerinden gevşiyor. Nasırlı, sert bir el sokuluyor kaba etlerine doğru. Vücudunun her bir zerresi yadsıyor sanki var olmayı o an. Kanın akmıyor, katı bir fosil gibi duralıyor damarlarında. Fısıltı yüklü, cevap beklemeden sözcükler sıralayan heyula biçimli ses ince ince derine batıyor. Pamuklu kumaş ani bir kıvraklıkla bacaklarından kayıyor. Sesin yine içine gömülüyor Gülpare. Çığlıkların göğsünü patlatırcasına sıvılaşıyor, gözlerinden dökülüyor. Dünyanın olanca ağırlığı apak teninde. Eziliyorsun, ölmüyorsun Gülpare. Ölüm ölüyor kemiklerinde. Ölüm sana yaslanıyor. Bacaklarının arasında yoğunlaşan acı, yanma. Gırtlağına hapsolan çığlık bu kez çıkıverecekken dudaklarının arasından ağzını tıkıyor dikenli eller. Diline yapışan ekşi tat mideni bulandırıyor, öğürüyorsun. Korkuyla sıçrıyor üstüne abanan murdar beden. Ayak uçlarında, kambur, arkasına bakmadan kaçarken kapıyı açıyor usulca. Gözlerinden aralıksız süzülen yaşlarla ıslanan yastıktan, alev alev yanan yanaklarına serinlik çarpıyor. Bacaklarının arasında yapışkan bir sıvı; çarşaf, emiyor üzerindeki öbek öbek çiçeklere. Korkuyla, yatağa saplanmış gibi kıpırdayamıyorsun Gülpare. Bir hışımla yorganı çekiyorsun üryan bedenine. Tavandaki delik, siyahtan maviye dönerken boşluğu kemiren ezan sesi dolduruyor odanın içini. Yine kapı gıcırtıları. Dirimin pespaye ve utanmaz varlığı. Annen şükürler düzerek evin içinde günün ilk adımlarını atıyor sanki başka bir acundan seslenircesine. Şimdi çarşafın üzerine sinen bilinmez sıvı sertleşmiş, rengi kirli bir kırmızıya çalıyor. Gün iyiden iyiye bütün eşyaya oylumunu vermiş. Gözlerin geceden kalan ıslaklığın kurumasıyla diken diken. İçeriden bir ses:

“Kadın artık bu kızı evermenin zamanı geldi. Hilmi Efendi oğluna almaya hevesliymiş. Camide muhtar söylediydi. Münasipse gelmek isterlermiş. Haber salayım da gelsinler. Allahın emrini geciktirmek olmaz.”

Yerle bir eteğin toprağa senden izler bırakıyor. Yaldızlı, özene bezene dikilmiş onca kıyafet ne için Gülpare? Köyün belki en tepe yeri. Bu saatte herkes uykuda. Kaçma Gülpare. İnce ince dökülen yağmur toprağı kayganlaştırmış. Çıplak ayak, taşlar, kayalar, onca bitki önüne çıkıyor, dur diye haykırıyorlar Gülpare. Nefes nefese, bir ayakta bir dizlerinin üstünde tuhaf bir huzurla ilerliyorsun. Gök kırmızıya bürünmüş. Bedenin, kendisinin zerrelerindeki bir ufukta kayboluyor. Köy arkanda küçüldükçe küçülüyor. Geride bıraktığın her adımda narin ayaklarının altından kayıveren ilkel parçalar yana devrile ırmağa ulaşıyor Gülpare. Irmak cömert, ırmak vakur; onları sedasız çağıldayan akışıyla çıplak bengiliğe yuvarlıyor. Her şey çözülüyor. Çocukluğumuz, çığlıklar, iniltiler, şükürler, ölümler bir bir saydamlaşıp kayboluyor. İnsanlar başsız, kolsuz, bacaksız, dilsiz mezarların içine gömülmüş gibi kımıltısız seni izliyor. Yağmurla ıslanan ipek saçların ağırlaştıkça omuzlarının şeklini almış. Uçlarında ufarak damlalar. Bunlar sonlanmakta olan hayatın izleri. İçindeki, daha evvel hiç olmayan sorgusuz huzurun varlığı sonsuzluktan sızan ışığın ispatı. Geri dönüş yok bundan böyle. Sanki birlikte onlarca kez yara bere içinde tırmandığımız bu yar, şimdi olanca ihtişamını başka bir biçimde gösteriyor. Daha önce olanlar bu ana bir hazırlıkmışçasına zihninden sıra sıra fırlıyor. Çaresizlikten değil bu hızlı ve eğimli adımlar. Bir ay ışığının çağrısına uyan ruhun, gecenin ortasına kendisini salıverişinden. Yıllarca iç yüzünü saklayan varlığın bir yansımayla kendini belli ederek çirkinliğini dışa vurmasından. Belki insanın kendi kendisinden doğmasından Gülpare. Çıplak yüreğinin kıpırtıları bu vıcık vıcık toprakla öz arasında bir bağ kuruyor. Kurtuluyorsun. Yükseklik seni kusursuz oluşa sürüklüyor. Sisli ufuk açılıyor, yağmurun duru yankısı koca bir göz oluyor bedeninde. Koruyan, kollayan, dinleyen, ölümün sonsuz çukurunu aydınlatan bir göz. Yaşam, bu yarın kılığına bürünüyor.

Ellerindeki kına kızıla dönüşecek. Çarşaftaki kan gibi. Oysa şimdi keçe bir çaputla iyice sıkıştırdılar ellerini. Etrafında yana döne çığırılan türküler. Başında pullu, al bir yazma. Açma gözlerini, duyma sesleri. Seni bekliyorum Gülpare. Bağırıyorum, onca karmaşanın arasında yitiyor sesim. Kına elden ele dolaştırılıyor. Seni pay ediyorlar sanki. Seni yakıyorlar bedenlerine. Kafamı o uğursuz kâğıttan kaldırıyorum, karşıki pencerelerin ışıkları bir bir sönüyor. Çökmüşüm sandalyeye. Gecenin sesini davul, zurna, pervasız insan sesleri yırtıyor. Yanında mıyım, o yarda mı, fısıltının canavarlaştığı bu odada mı? Gök bulutlarla bölünmeye başladı, ay ışığı hırçın iki bulutun arasından sızıyor. Özenle hazırlanmış döşeğin üzerinde ellerin birbirine bağlı, kafandaki pullu yazma sanki seni olanca uzamdan ayırmışçasına oturuyorsun. Bir yabancı önünde dimdik, parlak siyah kumaştan takım elbisesiyle odanın ortasında namaz kılarken aklın o yarda. Bir alçalıp bir yükselen fısıltılar eşliğinde yazmana çarpan Kuran sesi, sessizliğin hükmüne son veriyor. Dudaklar büzülüp gevşiyor. Ellerin kadife etekliğinin yumuşaklığına hapsoluyor. Sonra kan, cıvık, yapışkan. Şimdi katılaştı Gülpare. Rengârenk çiçeklerin arasında bir balçık parçası gibi. Sabah oldu, alel acele topluyorsun, kirli çamaşırların arasına götürüyorsun. Kaynayan kazanın içinde annen fark etmiyor kirli kızıllığı. Geniş omuzların ortasında başı bir sağa bir sola dönüyor. Melekler gülermiş, öyle derdi nenen. Gülüyorlar mı Gülpare? Omuzlarındaki melekler seni görüyorlar mı? Geriniyor, yerinden kalkıp seccadeyi topluyor. Yatağın ucundaki sandığa doğru giderken utangaç bir dudak seğirmesiyle sana bakıyor. Usulca yatağa oturuyor. Duvağı kaldırıp tenini tenine yaslıyor. Yatak kızıyor. Çarşaf beyaz. Kirli kan kazanda buharlaşıyor Gülpare. Üzerinde gidip gelen beden heyecanlı, tedirgin. Nefes alış verişleri sıklaştıkça sıklaşıyor. Yatağa gömülüyorsun yine. Kalkıyor, ışığı açıp kösnül devinimlerle kırış kırış olmuş çarşafa bakıyor. Kırışıklıkların arasına sızamayan ışıktan başka renk değişimi yok. Kızıl buharlaşıyor. Gözler şaşkınlıktan kızgınlığa bırakıyor kendini. Kolundan çekip kaldırıyor. Odanın kapısını sert bir çekişle açıp sürüklüyor bedenini. Çarşafı boynuna dolayıp sırtından dışarı itekliyor seni.

Irmak yağmurla nasıl da kabarmış. Hafif bir esinti toprak kokusunu çağıltıların üzerinden sürüklüyor. Hiddetli siyahın kıyısında bir küçük bulut. Beyazın umudu olmuş, bekliyor yağmurunu. Damla damla, tane tane düşecek onların arasından. Nereye konacağı bilinmez, kendi de bilmez. Salınımdan kaçış yok, fırtınanın kucağında. Belki bir kuşun teleğine konacak, belki toprağın gevrek bedenine can olacak. Belki ardında aralıktan sızmış güneşi bırakacak, belki senin apak alnından kayacak. Bedenin ırmağın kıyısına yığılmış Gülpare. Gözlerin gökyüzünde. Hesap sorarcasına bakıyor evrene. Kanın süzülüyor sulara doğru. Yar bölüyor gökyüzünü. Utkuya varmaya çalışan bir damla dönerek geliyor sonra. Kınası olanca kızıllığıyla tutmuş elinin ayası açık, gökyüzüne doğru. Çağırıyor onu. Belki susuz kalmış, yüzmeyi unutan bir balık için.


Serdar Ağbaba

310 görüntüleme