• İshakEdebiyat

Öykü-Tuba Sina Aydın- Bir Çocuk Cesedi

Açıkçası, bu röportaj meselesi bana ilk söylendiğinde yüzümü buruşturmuştum. Neymiş, son dönemlerde reyting rekoru kıran bilmem ne dizisinin yakışıklı oyuncusuyla söyleşi yapacakmışım. Brad Pitt'e benzerliğinden dolayı magazin dünyası son dönemlerde onu konuşuyormuş. İyi hoş da, ben ne o yakışıklıyı bilirim ne de öylesi dizileri. Benim, ağzından sanat damlayan yazarlarla, konuşurken Hamlet'ten dem vuran tiyatrocularla, söyleşi yapmaktan zevk aldığımı bildikleri halde, ikide bir bu paçavraları ne diye karşıma çıkarırlar ki? Yok sosyal medyada bilmem kaç milyon takipçisi varmış, yok bu röportajla biz kamuoyunda acayip ilgi toplarmışız... Bir sürü tırı vırı işte. Tam yayın yönetmenine, “Emre Bey, başka bir arkadaşı ayarlasanız...” diyecektim ki adam, “Burak Gezgin'in Ev Adresi” yazan minik not kâğıdını elime çoktan tutuşturmuştu bile. Yüzümdeki öfkeyi anlasın diye çaba sarf etmedim. Ama adam benle konuşurken, gözlerini yanı başımızdaki stajyer Ebru'nun göğüs dekoltesinden, mini eteğinden ayıramayınca istediğin kadar kürek çek. Pis herif, zaten kumaş pantolonunu koca göbeğinin üzerine doğru hızla çekip kaşla göz arası yanımdan uzaklaşmıştı.

Allah aşkına, onca işimin arasında olacak iş miydi şimdi? Baskıya yetişmesi gereken dünya kadar yazıyı mı dersin, salı günü gazete adına katılacağım o çok önemli toplantıyı mı? Hafta sonu dersen alışveriş, temizlik, Dağhan'ın maçı...

Adam toplantı odasını terk ettikten sonra topuğumun ucuyla yanımdaki çöp bidonuna bir tekme savurmuştum. Her zamanki melankoli kafası işte. Endişelenmeye gerek yoktu. Bir geldi mi on dakikadan fazla sürmezdi. Daha doğrusu sürdürmemem gerektiğini öğreneli çok olmuştu. Kafamı toplamış gibi yapıp iki dakikada muhteşem bir hafta sonu planı yaptım. Evin temizliğini falan unutacaktım. Yemekleri de bir dürüm ve ayranla geçiştirirsek iş tamamdı. Sabahları sırtım belim pert kalkacağımı bilsem de, klavyenin üzerine kafamı koyarak uyumam şarttı. Dağhan zaten yine telefon ve play-station oyunlarında olurdu. Bana maçın lafını mutlaka yapacaktı ama.

Tam da dediğim gibi olmuştu. Hafta sonu öyle bir konsantre olmuştum ki, uykuya gövde gösterisi yapan gözlerim, tıkır tıkır işleyen parmaklarım haricindeki her şey yok olup gitmişti. Bu iki buçuk gün boyunca Dağhan ha bire yanıma gelip gidip bir şeyler anlatmıştı. Açıkçası dediklerinin yarısından daha da azını duyuyordum. Her geliş gidişinin sonunda salon kapısını şiddetli bir şekilde çarpıp odasına gittiğini hatırlıyorum.

“Anne sana diyorum niye cevap vermiyosun?”

“...”

“Anne yarınki halı saha maçımı izlemeye gelicek misin gelmiycek misin?”

“...”

“Anne sen beni bırak, o klavyeyi evlat edin. Hem bak benim gibi masraflı da değil.”

“...”

“N’aparsan yap, umrunda değil zaten!”

Hafta sonu yüzüme çarpılan yüzlerce kapı sesi de bitmişti, ben de bitmiştim. Neyse ki nihayetinde o tonla işi halledebilmiştim. Pazar gecesi yarı ölü olarak yatağa kendimi nasıl gömdüğümü hatırlamıyorum. Sabah nasıl hazırlanmıştım, Dağhan'ı okula nasıl yolcu etmiştim bilmem ama saat tam 09.30'da Burak Gezgin'in evindeydim. Ev derken bir villa; yüksek güvenlikli lüks bir site ya da boğazı gören bir plaza dairesine gideceğimi umarken gele gele Sultangazi'nin kenar mahallerinden birine gelmiştim. Adresi tekrar tekrar kontrol ettim. “Kesin bir yanlışlık var,” desem de hakikaten navigasyonun beni getirdiği yer burasıydı. Üstelik evin zilinde adamın bizzat adı yazıyordu. İçine kapanık bir sarının tonunda boyanmış bu ahşap binanın içinde koskoca dizi yıldızının yaşıyor olmasını garipsedim mi? O an için evet. Fakat daha sonraki karşılaştığım şeylerin yanında bu garipsemenin esamesi bile okunamazdı.

Merdiven gıcırtılarının arasında buyur edilmiştim bu iki göz eve. İki gözdü, öyle olmasına öyleydi de, sahibi sanki yüzlerce gözü misafir edecek kalp genişliğine sahipti. Burak'ın mütevaziliği ayrı, annesinin sarılışı candandı. Yanaklarıma bir anda rahmetli annem gibi Anadolu köyleri esintisinde öpücükler bırakmıştı bu kadın. Kısacık boyuna biraz mahlep, biraz tarçın kokan tombulca vücuduna ben de terle karışık deodorant kokusunu bırakmıştım. Hemen elimden tutup burcu burcu doksanlar modası kokan misafir odasına geçtik. Odada azıcık modern bir şey gözüme çarptıysa eğer, o da televizyonun LCD olmasıydı. Gerçi onun üzerinde dahi dantel örtülerden birisini serili görünce gülümsememek elde değildi. Kapının dibindeki fıstık yeşili, kadife berjere oturmuştum. Oturmamla birlikte hafiften berjerin içine gömülünce kadıncağızı bir telaş sarmıştı.

“Ay Şevval Hanım kusura bakmayın. Eski işte n'aparsınız? Burak, Şevval ablanın arkasına bir kırlent getiriver, rahatça otursun kadıncağız. Bi de sobaya az daha odun at. Hadi oğlum, ben mutfaktayım. Çayı demleyim.”

“Şevval abla” olmuştum birden. Hem Burak gülümsedi hem ben. Vitrin aynasının tam karşısındaydım. Şöyle bir bakınca fönsüzlükten cadı gibi gözüken saçlarımı, kıyafetime uyduramadığım halkalı küpelerimi, uçup gitmiş rujumun geride biçare bıraktığı dudaklarımı net görüyordum. Hatta yeni çıkan uçuklarım da bu on metreden gayet belirgindi. Bir şey daha vardı belirgin olan. Oturduğum yerin arkasındaki duvarda asılı duran yaşlı bir adam resmi.

Başlamadan önce Burak'la ilgili internette yaptığım detaylı araştırmayı zihnimde tekrar toparlamaya çalıştım. Mimar Sinan'ı bitirmiş. Master, doktora için sekiz dokuz sene kadar İsviçre'de, Hollanda'da oyalanmış. Uluslararası birkaç sosyal proje için bilmem hangi ülkelere gitmiş. Yurtdışından toplayıp getirdiği kısa film ödülü varmış. Üç dil biliyormuş, falan filan. Saatime baktım. Oyalanmamak için kayıt cihazımın düğmesine bastım. Her zamanki kalıp sorumu sordum.

“Burak Gezgin. Gençlerin ve tüm Türk toplumunun severek izlediği Aşk Tanrıçası dizisinde başarılı performansınızla göz dolduruyorsunuz. Sizi bu başarıya ulaştıran şey tam olarak nedir? Bize kısaca hayatınızdan bahsetmek ister misiniz?”

Sanırım o da biliyordu ilk olarak bu soruyu soracağımı. Önce birkaç saniye gülümseyerek, gözlerini yerdeki Bünyan halısının desenlerinde gezdirdi. Daha sonra kareli, mavi gömleğinin altından göğüs kafesinin bir anlık inip kalktığını gördüm. Kafasını kaldırdı, ardından da bakışlarını arkamdaki duvarda sabitledi. İşaret parmağıyla o yaşlı adam resmini gösterip, “Bir çocuk cesedi,” dedi.

“Ceset?”

Şaşırdım. Donup kaldım. Fakat birkaç saniye içinde gazetecilik refleksimin etkisiyle hemen toparlandım. Besbelli, Burak'ın şakaklarından gelip de kirli sakallarından aşağı inen terin anlatacağı çok şey vardı. “Ayaklarımı sürüyerek geldiğim bu röportajdan bi ekmek çıkacak herhalde,” dedim içimden. Ne de olsa, bizim meslekte böyle basit bir soruya kriminal cevaplar almak, baba bir haber geleceğinin müjdecisi demekti. Hay zıkkım olasıca meslek, cesetlerden, paçavralıktan ekmek yedirirdi bize.

Yaklaşık yirmi dakika kadar zaman durmuştu. Burak konuştu, ben ve kayıt cihazı çıt çıkarmadan dinledik. Arada mutfaktan gelen tabak çanak sesleri, Burak'ın annesinin mırıldanışları kulaklarımıza gelse de bizler çoktan Burak'ın bizi götürdüğü o bambaşka aleme gitmiştik.

"Annem bu eve gelin gelmiş. Ben bu evde doğdum. On, on iki yaşıma kadar bu sokaklarda top oynadım, misket yuvarladım. Arkadaki boş arsaya atılan külüstür arabaların parçalarından kendime oyuncak yaptım. Babam hiç sevmezdi bu evi. 'Mahallenin gürültüsü patırtısı evin içinde,' derdi. Her kışın sonunda sobayı söküp evi badana etmekten bıkmıştı. Anneme durur durur, 'Yani şöyle kültürlü komşularımız olsa fena mı olur? Elime üç kuruş bi şey geçse valla hanım gidip hemen Beykoz'daki yeni kooperatiflerden birine yatırıcam,' derdi. Annemin bu sözlere hiç karşılık verdiğini hatırlamam. Fark etmişsinizdir, annem bu, o her yerde mutludur. Yeter ki etrafında insan olsun, yanı başında kısır yiyip çay demleyeceği komşuları olsun, başka bir şey istemez.

Babam muhabirdi. Muhabir dediysem, doğru düzgün tirajı olmayan bir derginin yazı işlerini falan yürütmeye çalışan orta direk bir adamdı. İşini hem seviyordu, hem de boşa kürek salladığı her güne lanet ediyordu. Hayallerini çok iyi bilirdim. Mehmet Ali Birand gibi bir adam olmak istiyordu. 32. Gün'ü televizyondan izlediği akşamlar cebinde ne kadar sigara varsa hepsini bitirirdi. Sanırsınız ekranda dönen olaylara üzülüyor. Halbuki ben biliyordum. M. Ali Birand'ı gösteren kameraların onun varlığından haberi olmadığına içlenirdi. Yaşı otuz altıydı ama kırk beş, ellilerini almış bir görünüşü vardı.

Orta sonun başına gelmiştim. Eylülün on beşi falandı. Olacak ya, bir yerlerden tanışıp kaynaştığı bir gazeteci arkadaşı ona kendi gazetelerinde bir iş olduğunu söylemiş. Babam hemen, 'Dualarım kabul oldu. Duy hanım duy! Koskoca .... Gazetesi ya hu! Çaycı ol deseler bile koşa koşa giderdim,' demişti. Dediği gibi yaptı, koşa koşa gitti. Oraya adını muhabir diye yazdırdı.

Bir ay demedi, babama falan falan kişilerle birlikte, 'Afganistan'a gideceksin,' dediler. Hoppala! İyi de babam savaş muhabiri değildi ki. Tamam, iyi kötü Ortadoğu politikasından bir şeyler anlıyordu ama savaşın içerisinde Tarzan İngilizcesiyle kime ne anlatacaktı? Bir yurtdışı tecrübesi yoktu, adamın pasaportu bile yoktu. Başlangıçta bunlar yüzünden epey panikledi, heyecanlandı ama gazetedekiler, 'Rahat ol, hallederiz,' deyince huzursuzluğu hemen geçti.

Gidiş o gidiş. Haber alabilmek mucize. Şimdiki akıllı telefonlar mı var o zamanlar? Cep telefonları vardı da yurtdışı arama bize çok yazacak diye annemle ben babamı aramaya cesaret edemiyorduk. O arar diye bekledik; üç gün, beş gün, bir hafta, bir ay... İkimiz de birimizin yüzüne bakıp, 'Meraklanmayalım işler yolundadır,' demek istiyorduk da kendimizi kandırmıştık. Gazeteye haber saldık, bir gelişme var mı diye. Annem sordukça onlar her seferinde aynı cevabı verdi.

'Valla bacım Afganistan Büyükelçiliği'ne kaç kez sorduk, bilen eden yok. Biz de meraktayız.'

Bu cevabın her harfini ezberlemişim, vay anasını. Zaten varsa yoksa gazeteyi aradık durduk. Ne televizyonlara, gazetelere duyurmayı bilirdik, ne de sağa sola müracaat etmeyi. Daha doğrusu mücadele etmeyi. Annem daha fazla dayanamadı, yıkıldı. Karnındaki bebeği ölü doğurdu.

Üç ay sonra babam otuz kilo vermiş olarak çıktı geldi. Bir akşamüstüydü. Sivil polisler onu havaalanında karşılayıp buraya kadar getirmişler. Üstü başı kir içindeydi. Sanki lağım çukuruna düşmüş gibi bir kokuyla içeri girdi. Annem onu hemen banyoya soktu. O andan sonra banyodan gelen feryatlarla zıplamıştım.

'Ne oldu? Kim yaptı sana bunları?' diyordu annem.

Konuşmalarını duymaya çalıştım ama nafile. Babam ya çok sessiz konuşuyordu ya da susuyordu. Bu hep böyle sürdü. Annem de bu bahsi bir daha hiç açmadı. Ben de öyle, konuşmadım, sormadım. Harfsizliği, ıssızlığı ergenlik yokuşundaki kalbime kabullendirmem gerektiğini öğrendim. Sonrasında babamın dört parmağının tırnaksızlığına, suratına yerleştirilen kalıcı morluklara kendimi iyice alıştırmıştım. Bacakları aksıyor, titreyerek yürüyordu. Ön dişleri kırık, her iki omzunda da derin yara izleri vardı. Daha başkaları da vardı da boş verin, hatırlayasım gelmedi şimdi.

Babam geldikten birkaç gün sonra eve gazeteci, televizyoncu akını başladı. Kapının önünde bizlere mikrofon uzatıyorlardı. Annemle ben ise olan bitenlerden bir şey anlamadığımızdan evin içine saklanıyorduk.

'Bakın! Çok önemli. Eşinizin Afganistan macerasına dair kamuoyunun duymak istediği çok şey var,' diyorlardı.

Babama bakıyorduk, bir şey der mi, diye. 'Olmaz!' diye kafasını sallıyordu. Biz de o zaman dış kapıyı hızla bu insanların yüzüne kapatıyorduk. Hatırlıyorum da o günlerde M.Ali Birand da ev telefonundan bizi arayanlar arasındaydı. Hatta telefona ben bakmıştım. Bu nasıl bir şerefti. İnanamıyordum. Babamın hayatı boyunca beklediği fırsat ayağına gelmişti. Babama elimle, 'Koş koş, hadisene,' diye avazım çıktığı kadar bağırmıştım ama dedim ya her şey nafile. Ona bile aynısını yaptı.

Bunlar olup biterken babamda anlayamadığım bir şey daha vardı. Durup durup sobanın yanına koyduğumuz odunları yontmaya çalışıyordu. Allah’ın her günü kendini bu işle meşgul ediyordu. Odunları küçük değneklere ayırıyor, sonra da onlardan uçurtmalar yapıyordu. İlk yaptığını bana uzattı. Güldüm.

'Ya hu baba, alem adamsın. Benim yaşım gelmiş on beş on altıya. Uçurtmayı n'apıyım ben artık?'

Cevabıma o da gülmüştü. Bu sefer uçurtmaları kendisine merakla bakan komşuların çocuklarına dağıtmaya başladı. Çocuklar öyle seviniyordu ki, görmeliydiniz. Evin önünde her gün onlarca çocuğun, 'Uçurtma,' diyen çığlıklarıyla uyanıyorduk. Bu manzaranın güzelliğine annemle ben de kapılmıştık. Hep birlikte el ele verip yapabildiğimiz kadar uçurtma yaptık.

Gel gelelim bir de iş meselesi var. Babamın eski işini yapabilmesi imkansızdı. Her yeri kırık dökük olan adama, kim hangi işi verirdi ki? Sağ olsun Almanya'daki akrabalarımız bize sahip çıktı. Birkaç yıl sonra da gazeteden yüklü miktarda tazminat gelince belimizi iyi kötü doğrultmuştuk. Bu arada babam o gazeteyle, gazetecilerin her biriyle çoktan yollarını ayırmıştı. Gitmek, onları görmek istemiyordu artık. Haberlere de bakmaz olmuştu. 32. Gün olduğu akşamlarda da erkenden yatıyordu. Tek derdi vardı. Daha fazla uçurtma yapmak.

Bir gün harfsizlik yeminini bozmuştum. Keyifli bir andı. Bana göre şimdi tam sırasıydı. Tüm cesaretimi toplayıp, babamdan bir şeyler anlatmasını istemiştim. Tabi pat diye 'Afganistan' falan demeden yavaş yavaş girdim konuya. Önce cevap vermek istemedi. Daha sonra üstü kapalı bir şeyler söyledi. Gerisini zihnimde ben tamamladım.

Açıkçası Şevval Hanım, bürokratik detayları anlatıp okuyucularınızı sıkmak istemem. Bilirsiniz işte, orası Ortadoğu. Seni kaptıkları gibi her an içeri, dışarı bir yerlere atabilirler. Babamı da atmışlar. Her tarafı insan pisliğiyle dolu bir hücreye. Aklınıza gelebilecek her türlü işkenceyi yapmışlar. Elektrikli sandalye, günde bilmem kaç saat dayak, hele şunu söylemeye insanın dili varmıyor. Bilmem kaç defa makatına... (cık cık cık) Neyse…

Babam hücrede yalnız değilmiş. Odada kendisinden önce konulan tazecik bir çocuk cesedi de varmış. Bir çocuk cesedi, düşünebiliyor musunuz? Bir hücrenin içinde. İnsan o ölüye bakarken aklını da oynatabilir. Babam ise gecenin ayazında donmamak için o cesede sarılarak hayatta kalmaya çalışmış. Hücrede verilen incecik battaniyeyi hem kendine sarmış hem de bu nefessiz yavruya. Anlayacağınız fazlasıyla bağlanmış bu çocuğa. Gardiyanlar ne zaman odayı terk etse, babam ağzı burnu kan içinde koşarak bu çocuğa sarılırmış. Parmaklarını çocuğun saçlarında dolaştırır, kendince onu güzelleştirdiğini sanırmış. Çocuk erkek mi kız mı ondan bahsetmedi. Sanki ne fark eder ki?

Çocuğun kırmızı puantiyeli bir kazağı, bir de yamalı pantolonu varmış. Bir gün merak etmiş, pantolon cebini karıştırmış. Karmakarışık, solmuş, bitmiş bir uçurtma kuyruğuyla karşılaşmış. Babam bakmış, bileklerinde evirip çevirmiş. Uzun süre düşünmüş. Hücreyi gözleriyle taramış. Derisinin altından süngeri gözüken sandalyeyi, gardiyanların yerlere attığı izmaritleri, betonun üzerine gelişigüzel atılan naylonları, maşrapayı, yemek bulaşığındaki tabakları, tuvaletsizliği... 'Bunlardan bir uçurtma yapıcam,' demiş. Sonra ellerini hücrenin zaten kırık dökük olan kapı kirişlerine götürmüş. Dişleriyle o ahşabı bir güzel parçalamış, bu esnada kendi ön dişlerini kırmayı başarmış. Derme çatma değnekleri böylelikle hazırlamış. Onları bir güzel üst üste yerleştirdikten sonra değnekleri bağlayacak şerit için tekrardan etrafı kolaçan etmiş. Gözleri çocuğa gitmiş. Onun üstüne başına, ayakkabısına bakmış ama, yok ona kıyamamış. Bu sefer kendi çoraplarından birini çıkarıp söküvermiş hemen. Böylece değnekleri birleştiren ipi de bulmuş. Bu kısım da bitince geriye sadece uçurtmanın giysisi kalır ya hani. O mesele zaten en kolayı. Poşetleri boy boy yırtıp uygun şekilde birleştirince onu da halletmeyi başarmış. Eciş bücüş de olsa bir uçurtma yapabilmiş işte. Sonra da yaptığı o uçurtmayı çocuğun gittikçe moraran eline tutuşturmuş.

Ancak insan şunları sormadan edemiyor. Babam o ölü çocuktan ne zaman ayrıldı? Onun cansız bedeninden çıkan kokulara ne kadar katlanabildi? Bunların hepsi muamma. Hiçbirinden bahsetmedi. Bürokratik bir sürü şeyden sonra onu bulabildik ya, çok şükür.

Buraya geldikten sonra bir daha hiç yeni ev muhabbetini, konu komşunun kültürlüsünü kültürsüzünü ağzına almadı. Cebinde biraz bir şeyler biriktirdikçe Edirne'ye, Şırnak'a, Kahramanmaraş'a bilmem nerelerin dağ köylerine gitti. Uçurtma götürmek için. O bu kadar çaba gösterince belediye başkanları da valiler de az biraz destek oldular. Bazı yerel basın kuruluşlarında babamın haberleri bile çıkmıştı. Hatta ödül falan da vermek istediler ama babam bu, yine yaptı yapacağını. Açmadı kapıları, bakmadı telefonlara. Babam Anadolu köyleriyle yetinmeyip, Afganistan'a da uçurtma göndermenin yollarını aradı. Fakat siz de bilirsiniz, bu işler öyle kolay değil. O prosedürlerin aşaması, bizim boyumuzu çoktan aşmıştı. Babam bu işe haddinden fazla üzülünce kalbi kısa zamanda zayıfladı. Allah rahmet eylesin geçen kış onu kaybettik.

Şevval Hanım, başarı falan diye sordunuz ya az önce. Benim için en büyük başarı nedir biliyor musunuz? Kurtlanmaya başlayan küçücük bir bedeni, uçurtmayla doyurmaya çalışan bir adamın oğlu olmaktır. Hayatımda ne bir özel ders aldım ne de pahalı okullarda okudum. Kazandığım tüm yurtdışı burslarının, ödüllerin kaynağında, merhametin pıhtılaşmadığı bir kalp vardır. Ben yıllar boyunca aklımı ve kalbimi o kalbe yasladım. Aaa bi dakka. Ben yanlış bir şey mi söyledim? Şevval Hanım neden ağlıyorsunuz? Bi su getireyim hemen. Anneee!

“Ay yetiştim Burak. N'oldu? Ay ay! Canınızı sıkmayın Şevval Hanım. Çay bu, dökülür. Ben şimdi temizlerim halıyı. Siz yeter ki ağlamayın. Tüh valla bak görüyon mu oğlum? Eve gelen misafiri ağlatır olduk.”

Elimden düşürdüğüm çay bardağını eğilip yerden aldım, sehpaya koydum. Halının üzeri çay ıslağıydı. Ten çorabım, kot pantolonum da bu ıslaklıktan nasibini almıştı. Bana soran gözlerle bakan bu anne-oğula bir şeyler açıklamak çok yerinde olacaktı. Önce öksürüp sesimi kontrol ettim. İçimi dökmeye niyetlenir gibi oldum. Yok, sonra vazgeçtim.

Müsaade istedim.

“Röportaj bitti zaten,” dedim.

Sonra her zamanki, “Özel hayatınızda biri var mı?” “Sizi dizideki partnerinizle çok yakıştırıyorlar. Bu konuda ne söylemek istersiniz?” gibi saçma sapan sorulara bile sıra gelmemişti. Kapıdan çıkıp bağıra bağıra arabaya doğru ilerlediğimi hatırlıyorum. Bir elimle gözlerimden akanları silerken, diğer elimle ilikleyemediğim montumun iki yaka ucunu tutuyordum. Sokaktaki herkes bana bakıyordu. Büyük ihtimalle Burak'la annesi de penceredeydiler. Arabaya binip hemen uzaklaşmak istiyordum. Anahtarı aradım. Ancak çantamı karıştırırken elim ister istemez telefona uzandı. Aldım elime onu, ezberimdeki o aptal numarayı uzun uzun çaldırdım. Açan olmayınca delirmiş gibi bağırarak şu sesli mesajı bıraktım.

“Benden buraya kadar! Emre Bey, bırakıyorum anladınız mı? Benim işim bundan böyle sadece Dağhan. Artık kıçınızdaki pantolonu kimin karşısında çekersiniz bilmem. Bir yandan da gözlerinizle Ebru'yu mıncıklamaya devam edin olur mu? Karınıza da benden selam söylemeyi unutmayın.”

Marşa basıp tam yol sürdüm arabayı. Hedefimde, Sirkeci'deki o köhne çay bahçesinde sigara içmek vardı. Dört- beş kilometre ilerlemiştim ki, sağ şeridimde bir oyuncakçı gördüm. Hemen geri geri gelip, arabayı kaldırıma çıkardım, el frenini çektim. Dükkânın önünde aniden durmamın sebebi, tentesinden aşağı sarkıtılan rengarenk uçurtmalardı. Onlara nazır bir paket sigarayı bitirdikten sonra kafamı direksiyona yasladım. Tahminimce orada iki saati geçirmişimdir. Ardından telefonuma bir mesaj sesi geldi. Açtım baktım, gelen mesaj şu bizim dizi yıldızındandı:

“Şevval Hanım. Çok üzgünüm, hayat hikâyemi öyle uzun uzun anlattığım için beni n'olur bağışlayın. İnanın böylesine büyük bir yaranız olduğunu bilmiyordum. Siz gizeminizle, nahif hıçkırıklarınızla öyle bir gittiniz ki, sonrasında dayanamayıp isminizi Google'da aratmak istedim. Kimsiniz, neden böyle çekip gittiniz bilmek istedim. İnanın aramamın sonucunda o acı gerçeği öğrenince annem de ben de kahrolduk. Kim derdi ki, babamın Afganistan'a birlikte gittiği ekibin arasında eşinizin de olduğunu? Çocuğunuzu babasız büyütmek zorunda kaldığınızı da öğrenince inanın ne diyeceğimi ne yazacağımı bilemi…”

Upuzun bir mesajdı. “Gerisini evde okuyayım,” dedim. Diğer paketi de yarıladıktan sonra kontağı çevirdim. Navigasyonun kafa bulandırıcı tarifleri eşliğinde Dağhan'ın maçına gittim.


Tuba Sina Aydın



280 görüntüleme4 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör