• İshakEdebiyat

Öykü- Zeynep Tuğçe Karadağ- Kaplan Ağzı

O sabah, metroya üç kaplan bindi. Tarçın rengi iri gövdelerinde simetrik siyah çizgiler, çenelerinin altında muntazam beyazlık, bakışlarında soylu öfke. Onlarla karşılaşan yolculardan donup kalan da oldu, can havliyle koltuğun üzerine çıkan da. Kapıları yumruklayanlar, bağıranlar, kaçmak isteyip kaçamayanlar, telefon kamerasına yaşananları kaydedenler, yüzünü kapatanlar... Diğerlerine göre zayıf olan kaplan hücum ettiğinde, altmış yaşlarındaki yolcu koltuğa yapıştı. Karşı koymaya gücü yetmedi. Pençelerinin arasında büzüldü. Ağzına kaplanın uzun tüyleri dolunca nefesi tıkandı, kopan kolu koridora savruldu. Adamın nefes borusu delinince hava dehşete büründü. Şaşkınlık hissi saçma hareketlere neden oluyordu; bir üniversite öğrencisi eğer bağırırlarsa onların ürkeceğini söyleyip herkesi ikna etti. Topluca bağırdılar. İnandılar böyle kurtulacaklarına. Kaplanlar, yolcuların basit eylemini önemsemedi. Bıyıkları titriyordu, kuyruklarında devinim. Öfkeleri bulaşmaya hazırdı.

Kaplanlardan ikisi bakıştıktan sonra farklı kişilere saldırdı. Köşedeki kadın bayıldı, yanındaki çocuğu titredi. Seyirci olmak hiç bu kadar zor olmamıştı. "Yapma!" diye haykırıyorlardı bacaklarının arasında. Kaplan, koridorun boşluğunda bedeni sertçe çevirirken öyle hızlıydı ki avı topaca benzedi. Durduğunda, tırnakları adamın gözlerine geçmişti. Yolculardan altına işeyenler oldu, kriz geçirenler. En yakın durağa kalan kırk saniye herkesi paniğe boğdu. Zamanı böylesine güçlü ayırt edişleri ilkti. Üç kaplanın irisi uzanmış, çenesindeki kanı temizliyordu. Yüz yüzeydiler, bozuldu denge kımıldanışlarında. Kapı açıldığında inen kaplanları görenler, kaygının kuyusundaydı. İnsanlar, kalabalıktan ayrılmaya çabalarken çarpıştı, düştü, yaralandı. Dört kişi öldü. Farklı yaşlardan ve farklı mesleklerden dört erkek. Muhabirler, olay yerinden canlı yayına başlayıp tanıkları konuşturdu. Araştırmalara göre; kaplanlar hayvanat bahçesinden firar etmemişlerdi, ülkede kaplan da yetişmiyordu. Yöneticilerin tek isteği, onları en kısa sürede yakalamaktı. Polislere uyuşturucu iğneler verildi, mobese kameraları takip edildi ama nafile. Yoktular.

O akşam, beş kurt alışveriş merkezine girdiğinde ulumaları, çalan müziği bastırdı. Gelişlerini duyan mağaza çalışanları, telaşla dükkanları kapatmaya çalıştı. Yetişemediler onların hızına. Artık söylenen kurtların şarkısıydı. Sürünün en arkasındaki heybetli kurt, liderleriydi. Öne çıkıp insanların omuzlarına saldırmaya başladı. Saldırıya uğrayanlar önce "anne!" diyordu, sonra "Allah!" Manzaraya şahit olanların çoğu, yürüyen merdivenlere koştu. Katları çıkarken, şokun etkisiyle hareketsiz kalanları gördüler. Terasta pek çok kişi vardı, karşılarında kurtlardan üçü. Biri, aşağıya atlamayı düşündü. En çok korkan o olmalıydı; duvarla arasında hiç mesafe bırakmamıştı. Kurdun nefesi, tenini yaladığında adamın hissettiği nefes değil saf korkuydu. Aldığı ısırıkla, şah damarı kesildi. Kurtlar, kızıl birer oktular devam ettiler işgale. Enseler koptu, kafalar vücuttan ayrıldı… Her şey sona erdiğinde, dişlerinde kalan et parçalarını tükürdüler. Güvenlik görevlisi yetişip silahına davrandığında gözden kayboldular. Yedi kişi öldü. Aralarında hiç bağ görülmeyen yedi erkek.

Devlet yetkilileri, ekranda açıklama yapıyordu: "Kaplanlar ve kurtlar bulunana dek kalabalık yerlere girmeyin. Tek başınıza dolaşmayın. Her yere kamera koyduk elbet onları bulup halkın güvenliğini sağlayacağız." Kimi durumu geçici sanıp silahlanmadı. Kimi evden çıkmamaya karar verdi. Garip olan şuydu; hayvanlar bazı insanların yanından onlar yokmuşçasına geçip gidiyordu. Değil yaralamak, değmiyorlardı bile. Avlarını neye göre seçtikleri meçhuldü.

Uzun süre görülmediler, unutuşun topraklarında her şey eski haline döndü. Kimse onların tekrar ortaya çıkacağını beklemiyordu. Gece yarısı yirmi sırtlan ünlü bara girdiğinde, içeridekiler sayıca bin kadardı. Karanlığa vuran spot ışıklar altında, dans edenlerin gözleri bulanıklaştı. Sırtlanları, alkolün, uyuşturucunun etkisiyle halüsinasyon zannettiler. Bar tezgahındaki şişelerin devrilip kırılmasıyla etkiden çıktılar. Barmenler, arka bölmedeki dinlenme odasına gizlendi. Sıkıca kilitlediler kapıyı, kapıya vuranları içeri almadılar. Bencillik ve çaresizlik belirgindi gecede. Klanın başı kraliçe sırtlan, birinin koluna saldırıp çekiştirirken diğer sırtlanlar geldiler. Paylaştıkları gövde delik deşikti. Adam, bağırsakları dışarı çıktığında canlıydı. Dokuları ortadaki sırtlanın yanağına değiyordu. Lobidekiler, kendilerini ayrıcalıklı sanıyordu hâlâ. Heyecanlıydılar, ta ki sırtlan üstlerine atlayana dek. Sırtlan, onların sırtını kavradıktan sonra kıyafetlerini ayırdı, derisini sıyırdı. Kısa sürede lobidekilerin kemikleri yere saçıldı. Kolluk kuvvetleri geldiğinde, silah sesleri karıştı gürültüye. Sırtlanı vurdular, sıyırıp geçmedi mermi, saplandı. Yine de pes etmedi, ağzını bıçak niyetine kullandı. Ne kadar mermi varsa üzerine yağdı. Hiddet hakimdi sürüye, liderleri ölmüştü. Atağa geçtiklerinde dişlerine karşılık kurşun aldılar. Kayıpları artınca değişti izlem. Kasırga gibi kayboldu klan.

Üniformalılar, üç sırtlanı öldürdükleri için galip saydılar kendilerini. Oysa mağluptular. Dokuz kişi öldü, dokuz erkek. Ölenlerden biri dizi oyuncusuydu, öbürü siyasetçi. Ünlü oldukları için bu hadise diğerlerine göre daha büyük etki yarattı. Ülkeye korkunun dalgası yayıldı. Bağırmaktan sesler kısıldı, endişeden adımlar sekteye uğradı. İnsanlar, ceplerinde bıçak taşımaya başladı. Çektiler perdeleri, yalnız kalamadılar. Kedi, tek başınayken insana karşı savunmasız olabilirdi ama yüz kediye karşı savunmasız kalırdın. Kaplana karşı ise, tüfeğe ihtiyaç duyardın, kamuflaja. Yine de yetmezdi. Yalın halinle hiçtin karşısında.

Ertesi gün öğle vakti, kaplanlar, kurtlar ve sırtlanlar buluştuğunda hayvanat bahçesindeydiler. Ziyaretçiler gelen hayvanları görünce ürküp boşalttılar alanı, geneli çocuktu. Hayvanlar, onlara bakmadan doğruca kafeslere yöneldi. Fil, panda, vaşak, zürafa, orangutan, zebra, gergedan. Tel örgüden kurtulunca buhranları dindi. Serbesttiler ama hür değildiler. Fil duraksadığında hepsi ona baktı, ne yapacağını tahmin etmek kolaydı. Filin ayaklarının altındaki görevli, öğütülmüş buğdaylara döndü. Geride kalan başak değildi sadece şapka, tişört, pantolon. Bedeni yufka olmuştu, incecik, belirsiz. Kalan görevliler uzaklaşmasalar da sağ kalacaklardı, bilmediler. Hapsoldular, korkunun karanlığına.

Hafta sonu için sokağa çıkma yasağı geldi şehre. Oysa sırtlanların saldırısı hariç hepsi hafta içi olmuştu. Hayvanların darbesiydi bu. Ekranda zoologlar, hayvan psikologları... İlk kez nedene odaklandılar. "Hayvanlar aç kalmıştı, belli aralıklarla ihtiyaçları karşılanmalıydı." Hayır. "Hayvanlar yönlerini şaşırmıştı." Hayır. "Dağlarda, meralarda, çayırlarda, büyükbaş ve küçükbaş hayvan sayısı azaldığı için vahşi hayvanlar önce oralara inmiş sonra şehre geçmişlerdi." Hayır. "Boğaz vadilere saklanmış olabilirler, iyice araştırılmalı." Hayır. Getirdikleri yorumlar sıradandı, gerçeğe uzaktı. Onların saklanmadığını göremediler.

Şehri terk edince sorunun biteceğini umanlar vardı. Kadınlara ve çocuklara hiç saldırılmadığı için onlar şehirden ayrılmadılar fakat erkeklerle dolaşmayı bıraktılar. Böylesi daha korunaklıydı. Ölenlerin sicili döküldü ortaya. Gazeteciler tümevarımla sonuca ulaşmaya çalıştı. Her şeyi başlatan kaplan, havaalanında pusuya yatmıştı. Orada olduğunu bilen yoktu. Bir çift kehribardı gözleri; kızgın ve kederli. Kulaklarının arkasındaki beyaz nokta, siyah tüylerle çevriliydi. O nokta ki türdeşleriyle iletişimini sağlayan cisimdi, en kuvvetli yanı.

Kaplan, bir avcının gözlerine baktığında, suçluları hissedebildiğini fark etmişti. O, sadece avcı değildi, daha beter özelliklere sahipti. Onun bacaklarını gövdesinden ayırıp adaletin hazzını tatmasının ardından herkesi ormanda topladı, ezeli düşmanı sırtlanla bile dost oldu. Suçlular cezasını bulana dek hiddetini ayırmayacaktı gölgesinden. Karşıya baktığında hedefinin geldiğini gördü. Kulaklarını dikti, silkindi, jet hızıyla fırladı. Koca ayakları ile karşıdan gelen avını sarmaladı, bacaklarını kapan kıldı. Avı neye uğradığını şaşırdı, onun ağırlığı altında ezildi. "Yardım edin!" diye bağırmaya çalıştı. Üniformalılar yerinden kıpırdamadı. Kaplanın bunu neden yaptığı seziliyordu sanki. Adamın ifadesindeki yılgı büyürken, boynuna kenetlenip onun omuriliğini kopardı. "Herkes kendi türüyle olsa bunlar olmazdı." diye haykırdığında kükrediği sanıldı. Dağılan kan gölünde avın erkeklik parçası kaldı.


Zeynep Tuğçe Karadağ

0 görüntüleme