top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Gönül Demircioğlu Yazdı- Yerle Gök Arasında Yazılmış Öyküler: Modern Soslu Postmodern Makarna

Turhan Yıldırım’ın ikinci öykü kitabı olan Modern Soslu Postmodern Makarna 2023 Mayıs ayında okuyucusuyla buluştu. İçinde toplamda yirmi yedi öykü bulunan bu kitap iki ayrı bölümden oluşuyor. Bunlardan on bir tanesi yazarın kendi deyimiyle “küçülmüş öyküler büyükmüş”. Neden böyle yorumladığını öyküleri okuduktan sonra anlıyoruz. Ben de incelemeye kitabın büyükleri olarak onlardan başlamak istiyorum.

“Oda Müziği” adlı bölümde okuru ilk karşılayan öykü “Bakışsız”. Bu öyküde bir kameradan izliyoruz olanı ve biteni. Fiziksel güç kavramının çok iyi işlendiğini söylemeliyim. Erkeklik güdümüyle yetiştirilen bir çocuğun kendinden güçsüz olana, kedinin fareye, erkeğin kadına güç yarışında nasıl çelme taktığını anbean seyrederken, kamera camının tuzla buz oluşuyla görüntü kesiliyor.

“Sinekli Bir Kedi Yavru Kara” öyküsünde okur olarak kendimi bir iç hesaplaşma içinde bulduğumu söylemek hiç de yanlış olmaz. Bir yanda borçlarını ödeyebilmek için gecikmeden yetişilmesi gereken mesai, öte yandan üzerinde sinekler uçuşan ölü bir kedi bedeni ve yanından koşturarak işine yetişmeye çalışan bir sürü ayak. Az sonra o ayaklardan birinin de ben olacağımı bilerek bitirdim öyküyü.

“İzdiham” adlı öyküde anakentte bir şekilde kalabalık caddeye yolu düşmüş her insanın yaşadığı o bocalama hâli karşılıyor bizi. Onca koşan ayağın arasında tökezlediğinde, düştüğünde aralarından kafasını çevirip bakanlar olsa da koşturmasına ara vermeden devam edenleri görüyoruz. Ölüme ne kadar acele gidiyoruz diye düşündüm bu öykü bittikten sonra. Nitekim okuması kısa, düşünmesi uzun bir öykü.

“Kapısız”da herkesin komşuluk nedir bildiği zamanlardan birinde evin babasının cenazesiyle çıkıyoruz kapıdan. “Haykırış”ta düşüncesi yüzünden idam edilen bir mahkûmla birlikteyken soruluyor son sözümüz. “Yaka”da anakentte işe yetişme çilesi, insan kalabalığı, trafiği beklemekte. Adeta her katilin bir zamanlar masum çocuk olduğu, hangi olaydan sonra gelişen olayların onu katil olmaya hazırladığının bir sorgulamasını buluyoruz zamanı geriye sararak. “Otobüs”te hemen her gün şehrin toplu taşımalarından birinde yaşadığımız, çokluğu nedeniyle körleştiğimiz, sıradanlaşan bir olayın yazar tarafından iğneyle yapılan duygu eşelenmesine şahit oluyoruz. “Kırmızı Çarpı”da kendine verilen tek renk tek şekilli göreve kalbinin renkleriyle aykırılık eden başkarakterin sesini duyuyoruz. “Sevimli Bir Kedi Minik Beyaz ile “Sinekli Bir Kedi Yavru Kara” arasında bir metinlerarası ilişki kurularak öykülerin birbirlerine eklemlendiğini görüyoruz. “Sarı Çizmeli”de ise dev bir kültür merkezinin havuzunun temizliğini her gün bıkmadan yapan temizlik işçisinin kimse tarafından görülmeyişini, temizliği bırakıp bir anlığına çocukluğundaki gibi havuzda oynamaya başladığı anda birden görünür olup işten kovuluşunu seyrediyoruz. Yine bu öyküde de sahnelemenin üst seviyede olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Gördüğünüz üzere küçülmüş öyküler sahiden de büyükmüş.

Kitaba adını veren “Modern Soslu Postmodern Makarna”, aynı zamanda esere giriş öyküsü. Bu öykünün üçüncü şahıs anlatıcıyla başladığını görüyoruz. Muzip dil sayesinde makarnanın malzemeleri, tarifi kitaba gülümseyerek merhaba dememizi sağlıyor. Sonrasında eser bütününde karşımıza sıklıkla çıkacak olan anakent karmaşası karakterimizin beynine nüfuz ediyor ve makarnayı yedikçe zihninin daha da açıldığına tanık oluyoruz.

“4.17” adlı öykünün epigrafında “Bir çığlık içinde hayat çarpıyor sağa sola. O keskin yumruğuyla göğsünü kıra kıra” ile Cem Adrian ve Umay Umay’dan “YaNNızlık” karşılıyor bizi. Bunu görür görmez öykünün alt metninde küçük bir ıslık hâlinde şarkı mırıldanmaya başlıyor. Öyküye giriş yaptıktan sonraysa giderek daha da şarkılaşıyoruz. Metin ikinci tekil anlatıcı diliyle anlatıldığı için bu his doruğa ulaşıyor. Metinde yer yer tiz, yer yer sert ses kurgusunu ayrı bir sevdiğimi mutlaka belirtmem gerekir.

“Uçurtma Şenliği” adlı öyküde siyah bulutların örttüğü bir ülkede buldum kendimi. Orada ayrıkotu olmanın zararlarıyla burun buruna geldim. Oldukça sert hikâyeye sahip bu öykü, ince ince kurulan bir dille işlenmiş olduğundan sona gelindiğinde kanamayan, sızlayan bir acıyı hatırlatıyor.

“Radyo Motivasyon”da yaşamını insanlara moral vermekle harcayan bir radyo programcısının istifasına uzanan son programına tanıklık ediyoruz. Neticede gerçeği haykırmanın her zaman bir bedeli vardır.

“Şıp”ta sıradan pek çok insanın yaşadığı ancak toplum olarak dile getirmenin ayıp olduğu, mazeret sayılmadığı, görmezden gelinen bir alerjik rinit öyküsü okuyoruz. Onun tüm bu sayılmama hâline karşılık öyküdeki karakteri de nasıl zor durumda bıraktığına tanıklık ediyoruz. Kendimi yer yer öykünün karakteriyle aynılaşmış hissettiğimi de söylemeliyim. Bunda yine ikinci tekil anlatıcının rolü oldukça fazla.

“Küle Susamışlar”da “Geçen bin yıllar içinde bu coğrafyada tarih, yakılanların etrafında yazıldı.” diyerek başlıyoruz korumuzu yalazlamaya. Bu öykü, kitabın en sert öyküsü olarak anılmaya aday. “Genelin dışındaki fikrini cesurca söyleyenler, türküsünde zulmü anlatanlar, kalemini yalnızca adalet için konuşturanlar, gücün kölesi olmayıp hakkını arayanlar ve daha bunlar gibi niceleri Beyaztoroslular’ın radarına giriyordu. Onların kamerasına takılanların kurtuluş imkânı yoktu.” Yine ayrıkotları, yine başını eğmediği için kırılanlardı karakterlerimiz. Sonu gelmeyen bir DNA diziminin parçası olsa da her birisi yazarın da söylediği gibi “Balık hafızasının hüküm sürdüğü bu topraklarda, unutmayanların akıllarında sonsuza dek diri kalacaktı canlar.”

“Esarete On Dört Kala” da Oğuz Atay’la kurularak başlayan bağı, Konsolos’a söz anlatma çabasını görmemek imkânsız. Öykü boyunca pek çok başka metinle, olayla bağ kuruyoruz. Neredeyse tamamı çeşitli olaylar ve karakterlerden kurgulanmış. “Benden bu kadar Konsolos, ölüler evinden anıların kısası makbulmüş. Şimdi illa vurucu bir final istersin, hem de en mutlusundan değil mi?” diye sonlandığında yazar, söz konusu metinlerarasılığın vurgusuna da değiniyor.

“Üzüm Fırtınası” kitap boyu duygu bağını en yoğun kurduğum metinlerden biri oldu. Bu öykü kitapta bulunmasa bir renk eksik kalacakmış hissi verdi. Kitap genelinde pek çok metinde de bulunan büyülü gerçekçilik bu öyküde özellikle ön planda kullanılmış diye düşünüyorum. Şaraplara fısıldayan kadının üzümlerle başlayan dostluğu bir fırtınayla son buldu.

“İshak’ın Çığlığı”nda bir yazarın zihninde öyküsüyle gezerken yaşadığı durumu okuyoruz. Yine metinde büyülü gerçekçiliğin işlendiğini görüyoruz. İshakkuşunun acı sesi kitabın sayfalarından kulaklarımıza kadar geliyor.

“İmparator Haydutyus’un Gündüz Düşü”ne geldiğimde kitabın girişinde yakamdan tutup silkeleyen cümle birden çınladı kulağımda: “Ben İmparator Haydutyus, gündüz düşlerimden kalbini ve beynini sakın ey okur.” Dilbilgisinin kendi deyimiyle kale gibi kurallarından içsel olarak rahatsızlık duymasına rağmen öğrencilerine anlatırken müfredatın dışına çıkmadan anlatan bir eğitimci olarak çıkıyor karşımıza İmparator Haydutyus. Yine kitaptaki diğer öykülerde olduğu gibi metropolün çilesi, plazaların ve görkemli gri yapıların doğaya yapışan lekesi nakış nakış işlenmiş. Zincirin son halkasında artık Haydutyus’un sesini daha yakından duyuyoruz. “İmparator Haydutyus’un Seslenişi” adlı iç başlığın altında “ey halkım milletim tebaam” diyerek sesini yükseltiyor Haydutyus ve metne bir bakıyoruz tüm dilbilgisi kuralları tuzla buz.

Bu öykünün diğerlerinden öte gördüğüm diğer özelliği de yazarın ilk kitabı Kara Gergedan’la metinlerarasılık kurmuş olmasıdır. Çünkü öykünün karakteri Haydutyus, ilk kitabında da okuru karşılamıştı.

“Küçük Kırmızı Japon Balığı”nda bilinçaltına süpürdüğümüz şeylerle olan meselemizi okuyoruz.

“Kardeşine Ağıt” ise en az “Küle Susamışlar” kadar, belki ondan da fazla sert gerçekçi bulduğum bir öykü. Fakat dildeki ince işçilik öyle kuvvetli ki anlatıcı yaranın kıyısında yürürken acıtacak sanıyoruz ama ince bir sızıyla yanından yürüyüp devam ediyor.

“Aylak Sesler Korosu” adlı öyküde işsiz kalan birinin eş, dost, akrabalardan utanışına tanıklık ediyoruz. Fakat bu duyguların aşırılığı sonrası kendini nasıl bir aylaklığın merkezinde bulduğunu görüyoruz.

“18 Yıl 10 Ay 9 Gün” adlı öyküde bizi sadece rakamlarla konuşan bir öykü karakteri karşılıyor. Öyle ki günler, haftalar, aylar, geçen zaman, dışarıdaki insanlar, yemek yediği dakika, uyuduğu saat ve dahi pek çok şey onda sadece sayılarla vücut buluyor.

“Raşel” adlı öyküye geldiğimizde ikinci tekil anlatıcıyla başlıyoruz okumaya. Biraz araştırdığımızda öykünün gerçeği soğuk su gibi çarpıyor yüzümüze. Kitap genelini bu öykü üzerinden yorumlayarak da her öykünün gerçeğiyle düş kurgusunun zamansızlık kavramıyla armoni oluşturduğundan bahsedebiliriz. Bunu hem bir benzetme bahsi olarak konular için, hem de akustik ses için söylemek mümkün. Kitaptaki metinler sesli okunduğunda melodik denebilecek bir ritimle ve sekansla kurulduğu hemen anlaşılıyor. Oldukça sert bir hikâyesi olan “Raşel” bu incelikle işlenen ritmik dil sayesinde hüznü iliklerimize dek hissetmemizi sağlasa da yaşanan acıların üzerinden bir sis bulutu gibi gelip geçebilmeyi başarmış.

“Alayına Öykü” ye geldiğimizde öykünün kitap öncesindeki başka metinlerle bağını görüyoruz. Bunlardan birisi de yazarın ilk kitabı olan Kara Gergedan’da ve “İmparator Haydutyus’un Gündüz Düşü” adlı öyküde yer alan İmparator Haydutyus karakteridir. Metinlerarası tekniği dışında bu öykünün bir üst kurmaca metin olduğunu da söylemek gerek. Metnin alt başlığı olan “Sekiz Harfin Sessiz Düşüşü”nde adından da anlaşılacağı üzere harf düşümleri yapılarak anlatılan bir iç öykü görüyoruz. Lipogramı hiç bilmeyen ve dikkatini çekmeyen okur için de metnin tabiri caizse su gibi akıyor oluşu bunu kullanmanın püf noktasıdır diyebilirim. Anlatım sırasında sekiz harfin belirli bir sıralama dâhilinde eksiltilmesi kurguda, ritimde anlamsal bir eksikliğe neden olmuyor. Aksine doygunluk seviyesine ulaştırıyor ve ancak irdelendiğinde kullanılan teknik anlaşılıyor.

Kitap genelinde çağımız insanının şehir hayatındaki sıkışmışlığını, özgür ruhuna rağmen anakentte istemediği yaşamın bir parçası olmaya programlanışını, sistemin ondan beklentilerini, bunları almak için yakasına nasıl yapıştığını, kurtulmak içinse ancak bir deli cesareti gerektiğini okuyoruz. Tüm bunları göz önüne aldığımızda Modern Soslu Postmodern Makarna, yaşamın tam merkezinden sesleniyor biz okurlarına. Yeter ki kulaklarımızı o sese açalım.


Gönül Demircioğlu

0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page