• İshakEdebiyat

Gülşen Çelik Yazdı- Zamanın Farkında: Şule Gürbüz'ü Anlamak

“İyi edebiyatın büyük bir kısmı dildir.”

Beş metinden oluşan ve bu metinlerin suskun kahramanları… Her metin, tek bir kahraman etrafında oluşan, kelimelerden bir anafor adeta. 2011 yılında basımı gerçekleşmiş bir öykü kitabı, “Zamanın Farkında”. Öykü kitabı diyorum ama Şule Gürbüz, Kambur ve Zamanın Farkında’yı hikâye türünde kitaplar olarak adlandırdık, geçiştirdik.” der ve bu öykülerini “metin” olarak adlandırır.

“Dilin merdivenine tırmanabildiğim kadar tırmanıyorum.”

Şule Gürbüz’ ün bu hikâyemsi metinlerinden ilki olan, “Müzik Hocası”nın daha ilk cümlelerinde o çok katmanlı dilinin zihninize el koyduğunu hissediyorsunuz. Metnin konusu on sekizinden ellisine kadar müzik kaygısı yaşayan bir bireyin düşünce ve yaşantılarıdır. Bu bireyin gözünden gençlik ve orta yaş döneminde karşılaştığı ve eleştirmeden geçemediği toplumdaki aksaklıkları keskin bir gözlemci bakış açısıyla anlattığını görüyoruz. Birçok durumu, birçok yanlış tavrı irdeleyip sorgulayan bu genç, bir süre sonra kendi varlığını sorguluyor. Bu kitaptaki metinlerin tüm kahramanlarında, varlığını sorgulayan bireyleri görüyoruz. Kitabı, öykü diyerek geçiştirdik, diye tanımlayan Gürbüz’ü kitabı bitirdiğinizde çok daha iyi anlıyorsunuz. Çünkü bu metinlerde zaman yok, mekan yok. Kahraman kadrosu hiç yok. Metinler, tek bir kahraman ve kahramanın yaşadığı aile ve toplum olarak belirlenebilir. Ancak hepsi bu değil. Varlığını sorgulayan bireyler için bu güruh, çok şey ifade etmekte. Bu anlamda metinlerde olay da yok. Olaylar oldukça geri planda kalıyor. Metinlerin yolunu bulan akışı, varlık felsefesini dile aracı yapması, bu derin dili ile gerçekleşiyor. Şule Gürbüz’ün eserlerinde felsefenin başlıca amaç olduğunu görüyorsunuz. Öyküler sanki sadece bu felsefeye hizmet ediyor. Geriye kalan konu, kahramanlar ve onların dünyaya bakışı arka planda kalıyor. Şule Gürbüz’ü farklı kılan yönü felsefeyle dili iç içe bükmesidir.

“Devir, o devir değil; ben o devir değilim.”

Gürbüz’ü çağdaş edebiyatımızın yüzeyselliğinden ayıran, kelimelerin altını çizen, dili bir kıvamda tutan, yoğun bir iç monolog anlatıcısı olmasıdır. Bu dil zenginliğinin yanında yazarımızın tasavvuf bilgisinin de küçümsenemeyecek boyutta olduğunu görmekteyiz. Bu dil zarafetinin üstüne tasavvufi imgeler yazarımızı başka kılmaya yetiyor.

Güncel şairlerimizin pek azında gördüğümüz Doğu edebiyatı ve Batı edebiyatına hakimiyeti de çok özgün bir üslupla hissettiriyor kendini bizlere. Hissettiriyor, çünkü alenen bunu okuyucunun gözüne sokmuyor. Tatlı ve mütevazı bir dil güzelliğiyle aktarıyor bunu okuyucuya.

“Müziğin yarısı edeptir, aferin, kendinden yapabileceklerden feragat en yüksek sanattır.”

Zamanın Farkında’da hemen tüm metinlerinde gördüğüm ancak Müzik Hocası’nda epey hissettiğim, “gerçekçi bir karamsarlık”la neticelendiriyor metinleri. Gençliğin, orta yaşın ve ihtiyarlığın dış dünyayı gözlemleyişinde hep bu gerçekçi karamsarlığı görüyoruz.

Kitabın ikinci öyküsü olan, “Cansın”da ise Gürbüz’ün durağan ve anlaşılmayı bekleyen dilinden farklı bir üslupla karşılaşıyoruz. Daha akıcı ve canlı bir üslup bu. Kahramanların iç betimlemeleri ve yaşamlarındaki oyuklukları Cansın ile sürdürüyor burada da. Buhranlı bir genç olan Cansın'ın Doğu- Batı arasında sıkışmış olduğunu hissettirmiş Gürbüz.

“Herkes, kendinin hayal kırıklığıdır, umudun kibrindi, aklen ahmakların hayranlığı…”

Bu öyküde farklı bir anlatış tarzıyla karşılaşıyoruz. Bacon’un Cehennemi. Zamanın içinde bir çekmecede sıkışıp kalmış Bacon’un kitabı dile geliyor bu bölümde. Bu da anlatımı ilgi çekici kılmış.

Kitabın üçüncü öyküsü olan, “Mezarlıktan Geçiş” on üç yaşındaki bir küçük kız olan Leyla’nın sıkışıp kaldığı toplumu gözlemleyişini anlatıyor. Bu gözlem kah iç çekişli kah içinde gerçekçi bir melal barındıran bir gözlem. Tasavvufi bakışın yanında mistik alemin kapı sızıntılarını da anlatan bir metin olmuş "Mezarlıktan Geçiş".

Dördüncü öykü, “Mutfak”ta bir büyükanne karakterinin domates, kahve ve mutfak işlerini sembolize ederek bütün bir aile efradını, onların yaşantılarını yine gözlemci bir bakış açısıyla aktarmış bizlere.

“Beklemek kayıp değil, hareket etmek dökülüp saçılmayı gerektirir; bu durum, daha çok kayba sebep olur.”

Kitaba adını veren, “Zamanın Farkında” kitabın son öyküsü. Zamanın içinde kavrulan, hayatının en büyük akislerini, hayatına mühür yapan Aslan Bey karakteriyle karşılaşıyoruz bu öyküde. Şule Gürbüz, yine başkahramanı daha karmaşık bir dille anlatmış bize; bu metinde daha yoğun, daha durağan bir dil kullanmış. Uzun tasvirler, zaman dilimlerinin katmerleşmesi okuyucuyu metni anlamaya davet ediyor.

“Dilim, yalana dolaştı.”

Şule Gürbüz zaman, mekan ve olay etrafında öykü yazma derdinde olmayan bir yazar. Monologlar, bilinç akışı ve eşsiz diliyle anlaşılmayı, durağanlığın ruha iyi geldiğinin farkında olan okurlarını bekliyor. Kendi deyimiyle, “Gayretkeş” okurlar istiyor. Bu dil zenginliğinin içinde kaybolmanın tadını almak isteyen okurlara sesleniyor Zamanın Farkında.


(Şule Gürbüz, Zamanın Farkında, İletişim Yayınları, 1. Baskı, 2011, İstanbul)


Gülşen Çelik

53 görüntüleme0 yorum