top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Habib Umut Kaygısız Yazdı- Avucumdaki Tarantula

Genellikle huzurun içine gömülü sessizlik ve derin bir yol sunar bizlere öykü kitapları. Kendimizle baş başa kalabildiğimiz kısa zaman dilimlerinde ağrı kesici gibi bir bardak suyla birlikte iniverirler ruhumuzdan içeriye. Bu, bir süreliğine havada asılı kalıp aşağıda kalanların ufalmış hallerini fark etmek gibidir biraz da. Veya durgun denize karıştırdığımız bakışlarımızın maviyi bir çırpıda yutup, “Doydum, teşekkürler,” diyerek gökyüzünü es geçmesine benzeyebilir. Ama bazen öyle öykü kitapları çalar ki kapımızı, onların misafirliklerinde söylediklerimin tam tersi olur. Yalnızlaşma yerine kalabalıklaşma, sessizlik yerine hiç susmama, huzur yerine dokunulmaz ilan ettiğimiz duyguları gün yüzüne çıkarma başrolü kapar ve bir daha da bırakmaz. İşte böyle zamanlardan birinde ona gelmesini söylemek makul, konuşmasını istemekse makbuldür.

Susamam bu saatlerde, hele sen gelmişken… Odalardan birinde gülümsediğini varsayıp, evde olmayan diğer yarını özlerken, tam da bu saatlerde… Hava parçalı bulutlu, belki de perdeler kandırıyor beni. Yarısı dolu kahve bardağın masanın üzerinde, soğumuş. Kim bilir kaç saat önce buharını sürmüştün yüzüne ve öylece bıraktın, demek isterdim sitem etmek için veya üzülmek, bir parça bile olsa iyi gelebilirdi, sen odalardan birinde uyurken. Ama işte susamam bu saatlerde dedim ya? Konuşmaktansa… Evet, evet. En büyük sessizlik konuşurken olur aslında ve diyemem sana kırgınım, özledim, seviyorum, ben aslında hiçbir şeyim veya görünmeyen her şeyim diye. Yok, diyemem çünkü ben hep konuşurum bu saatlerde. İyisi mi ben susunca çık odadan. Gel konuşalım biraz, çok az, az…

Yine çenemi düşüren, beni yazmaya sevk eden bir kitap ve ben yine kitap sonrası hislerimi kâğıda dökmeden duramadım.

Nihan Göğman ikinci kitabı ile yine gidilmesi zor yolları, susması söylendiğinde çığlık atmayı ve herkes uykuya niyetlenirken gözlerini ardına kadar açmayı seçmiş. Cesaretin yanına dürüstlük ve gerçekçiliği rahatça ilave edeceğimiz bir kitap “Avucumdaki Tarantula.” Ve yazar bir anlatıcıdan ziyade, olaylara tanıklık eden, sağduyulu bir şahit kılığında çıkıyor karşınıza. Bu kez başrolde kadın yok. Cinsiyet ve kimlik ayrımı olmadan, hayatlarını saklanarak veya bir şeyleri saklayarak geçirmekte olanların bıraktığı minik izler var baş köşede. Nihan Göğman’ın, psikolojik arka planında derin yara izleri taşıyan insanların görünen ile saklı tuttukları hikâyelerini ortak bir çatı altında ustalıkla harmanladığı bir karışımın meyvesi “Avucumdaki Tarantula”.

Neredeyse şiddetin bütün hâlleriyle mücadeleye tutuşmuş kıymetli yazar. Akla ilk gelen fiziksel mağduriyetten sesini çıkaramayanlar, psikolojik baskının yıpratıcılığını taşımaktan bunalanlar ve çoğu zaman şiddetle alakası olmadığını gerine gerine iddia edebilen güç kullanıcılarının oluşturduğu kalabalık karşısında yapayalnız kalan insanları konuk ediyor hikâyelerine. Bu sayede büyük bir yanılgıya ışık tutuyor aslında. Genel kanı, “sustuklarını biriktiren” insanların çok acı çektiği yönündedir ya, işte buna çok değerli bir ilavede bulunuyor Göğman. Çünkü konuşanların da duyulmadığı veya önemsenmediği bir dünyada yaşıyoruz. Üstelik insanları ayrıştırmak için verilen mücadele her geçen gün artıyor. Bir şekilde kendini zarar görmeyen kalabalığın içine atmayı başaran herkesin, azınlıkta kalanı hor gördükçe kendini daha güçlü ve güvende hissetmesini zorbalık olarak görmeyenlere karşı fırlatılmış bir çığlık “Avucumdaki Tarantula” ve bu yüzden kitabı okurken, insan olağan günlük hallerde ıskaladığı pek çok şeyi tekrar gözden geçirmek durumunda kalıyor.

“Baba!” diye seslendim yavaşça. Yüzünü yüzüme çevirince, alevden hallice göz bebeklerini görüp kaskatı kesildim. Sağ elini sertçe yukarı kaldırıp sol gözünü kırptı. Bu onun ne var deme şekli. Korktum, alt dudağım titredi. Konuşamadım. Suskunluğuma hiddetlenip inceden kalına bir sabır çekerek yağmura doğru iki adım atıp, gene küfür kıyamet döndü yanıma. Sabır dileyişindeki hırçınlıkta zihnim ablamı andı. Anınca da uzun zamandır kanatlanmayı bekleyen buruk yüreğim kanatlandı, uçtu, buldu ablamı.

Dil ve üslup olarak da ayrıca parantez açmak isterim. Çünkü epey farklı bir yoğurt yeme şekli var kıymetli yazarımızın. Akıcılığı sağlamayı ve kolay anlaşılabilir olmayı neredeyse hiç önemsemiyor. Bu anlamda da cesaretinden ödün vermemiş. Kendine has, bol tasvirli, uzun cümlelerin hâkim olduğu bir yazı dili var ve tüm kurşunlarını bu silahla ateşliyor. Betimleme konusunda yoğun emek harcamasına şapka çıkarıyorum. En ufak bir sahneyi, öykünün içindeki kısa bir anı bile olağanüstü bir betimleme gayreti içerisinde sunmaya çalışması, hiç kuşkusuz Göğman’ın titizliğinin bir göstergesi. Ve bu atmosfere uyum sağladıkça, kitaptan daha fazla keyif alıyorsunuz. O yüzden dil işçiliğine dikkat, cümle uğraşına saygı diyorum.

Öykülerden ucunu sivrilttiklerime gelecek olursak, kitapta göze çarpan, delici diye tabir edeceğimiz öykülerin başında geliyor “Çıplaklık.” En az ismi kadar cesaret gerektiren bir konusu var ve ne yazık ki zamansız bir öykü. Geçmişti kaldı bu meseleler, demek isterdim ama hâlâ güncelliğini koruması, ziyadesiyle düşündürücü.

“Merdivenler” isimli öykü ise, içerikten ziyade finali ile iz bırakıyor. Merak unsurunu sırtına alarak yürümeyi sevenlere ekstra keyif verecek, çok özel bir sona sahip. “Bir sonbahar meselesi” de diğer öykülerden ayrılan, farkını özüyle ortaya koyan bir diğer hikâye. Göğman’ın daha fazla toplumun içine indiği ve odak merkezini tek bir kişiden kaydırıp, merceği kalabalığa tuttuğunu net biçimde söylemek mümkün.

Favori öyküme gelirsek, “Ruşen’in Topu” herhalde kolayca ilk sırayı alır. Burada epey öznel düşünmek zorundayım. Çünkü psikolojik alt yapısı yüksek öykülere bayılıyorum. Hikâyenin arka planındaki genişliğe rağmen, kahramanın duygu yoğunluğundan kaçacak tek bir köşe dâhi bulamıyorsunuz. Ana karakterin ruhsal derinliğinde ufak boşluklar bırakılmasını ve bulmacayı çözmeniz için küçük ipuçları iliştirilmesini takdire değer bir hüner olarak kabul etmek gerekir.

Genel olarak baktığımızda, toplumun olumsuzluklarını ve bireysel acıları zengin anlatımıyla sunan Nihan Göğman, öykü klişelerine meydan okuyuşu ile oldukça dikkat çekici bir kalem. Acıyla beslenen konuları çok fazla dramatize etmemesi, tadında bırakması da yazarın hanesine ayrıca artı yazılmasını sağlıyor bana göre. Zengin betimleme sofrasına hayır diyemeyecek herkesin muhakkak okuması gereken bir kitap “Avucumdaki Tarantula”. Keyifli okumalar dilerim.


Habib Umut Kaygısız

0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

コメント


bottom of page