top of page

Hicret Birik Yazdı- Bilinç Akışında Mutlak Aklın Çöküşü: ‘Descartes Neredesin Allah’ın Cezası’ Üzerine Bir İnceleme

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 3 saat önce
  • 6 dakikada okunur

Tarık Tekoğul’un 2024 yılında Epona Yayınları’ndan çıkan ‘İçeride Bir Sürü Denyo Var’ isimli ilk öykü kitabı, bilinçli fakat yine bilinçli olduğu için serseri bir zihnin ürettiği öykülerden oluşmaktadır. Kitaptaki, ‘Descartes Neredesin Allah’ın Cezası’ isimli öykü, bu serseri zihnin kendini çırılçıplak ortaya koyduğu oldukça cüretkâr ve iyi bir metin. Yazarın, tamamen bilinç akışı tekniğiyle yarattığı metinde karakter hem kendisiyle hem dış dünyayla hem de tanrı fikriyle yoğun bir hesaplaşma sürecine girmektedir. Bunu yaparken de zihnin savruk, tehlikeli, karanlık sözlerini gizlemeden, olduğu gibi aktarabilmiştir. Zira olması gereken de budur. Çünkü insan zihni, kendisinden korkmaz. Bu nedenle kendisine karşı filtresizdir. En dogmatik zihniyetler bile içerideki o filtresiz sesin rahatsız edici sözlerine maruz kalmaktadırlar. Dış dünyaya karşı gölgelerini saklamak için türlü maskelerin ardına saklanan birey kendi iç sesine karşı korunaksız ve çaresizdir. Tekoğul da metnini yazarken karakterin maskelerini çıkararak kendisine karşı provakatif ve sansürsüz bir dille konuşmasını sağlayabilmiştir.  

Öykü şu cümlelerle açılır:

“Perim. Kaybettim. Dirseklerim. Bir masayı aşındırıyor. Ölümsüzlük bulundu mu. Basit bir cevabı olmamalı bunun. Ne hikmetse şakıyan şu: ‘Muhtelif tüm duş alma olasılıklarının zihin denilen evrende uyguladığı unisex bir tecavüzden bahsedebiliriz.’ ” ( İçeride Bir Sürü Denyo Var, Syf. 61)

İlk paragrafta denetimsiz ve kesik cümlelerle metnini açan yazarın bilinç akışı tekniğini kullandığı hemen anlaşılmaktadır. Ancak bu tekniği kullanan yazar zihni ihtiyatsızca konuştururken, kendisi gereken hesapları yapmıştır. Çünkü bu küçük paragraf aslında metnin neredeyse tamamını özetler niteliktedir. Paragrafta geçen cümleler metni tamamen kapsayıcı birer metafor özelliği taşımaktadır. Öncelikle paragraftaki şu bölümü ele almak istiyorum: ‘Muhtelif tüm duş alma olasılıklarının zihin denilen evrende uyguladığı unisex bir tecavüzden bahsedebiliriz.’ Anlamsız gibi görünen bu cümlede, yazar aslında dağınık bir zihnin saçma sayıklamalarını değil, aksine öyküye dair bir ipucunu bilinçli bir biçimde zihnin saçma sayıklamaları gibi vermiştir. Bu cümle metnin önermesinin çekirdeği gibi sunulmuştur. Zira muhtelif duş alma olasılıkları, zihinsel arınma yani düşünme- rastgele değil bilinçli bir düşünme- ritüellerini çağrıştırmaktadır. Lâkin bu arınma( düşünme) ritüelleri öyle kolay değildir. Kişi resmen zihni tarafından istem dışı bir biçimde işgale uğrar(tecavüz). Tecavüz kelimesi zihnin kişinin kendisine karşı yönelttiği şiddeti açığa çıkarmak için kullanılmış metaforlardan birisi olabilir. Bu noktada metin Descartes’ın, ‘Düşünüyorum, öyleyse varım’ önermesini irdeleyerek kimi zaman ters yüz etmektedir. Zaten, öykünün ismine baktığımızda, yazarın Descartes’la bir derdi olduğunu görmekteyiz. Yine aynı biçimde İbn-i Sina’nın el-insânü’l- Tair (uçan adam) teorisini de akla getiren bu paragraf, insanın var olmak için düşünmesinin bir kanıt olduğunu varsayan bu teorilere karşıt olmamakla birlikte düşünmenin acı veren bir eylem olduğunu vurgular. Böylelikle, düşünme eylemi İbn-i Sina ve Descartes’ın öne sürdüğü gibi varoluşu temellendiren sağlam bir zemin olmaktan ziyade öznenin savunmasız ve korunaksız olan öz benliğine yönelttiği bir saldırı hâlini de alır. Öykü şu biçimde ilerlemeye devam eder:

“Bir masa var. Masa. Üstünde, ‘Bu masa Descartes’e aittir’ yazıyor. Descartes kim bilmiyorum ama onu görürsem bu saçmalığın sebebini soracağım. Günaydın Descartes, masanın altındaki ayaklardan birini söktüm ve çok şanslı hissediyorum. Neden mi? Çünkü ayakların birinde paslı bir çivi sırıtıyor…” ( İçeride Bir Sürü Denyo Var, syf. 61)

Paragrafta sözü edilen masa aslında çok önemli bir semboldür. Özellikle “Bu masa Descartes’a aittir” cümlesi,  Rene Descartes’ın akıl, kesinlik ve, “Düşünüyorum, öyleyse varım” fikrine gönderme gibi durmaktadır. Metin sanki aklın ve mantığın düzen kurma çabasına karşı yazılmış gibidir. Masa, Descartes’ın sağlam dünyasını temsil ederken, anlatıcı masanın ayağını söküyor. Yani yalnızca masayı değil, aklın dayandığı temeli de yıkıyor. İlk paragraftaki, “Dirseklerim. Bir masayı aşındırıyor.” cümlesiyle de yazar bu temeli yine aynı yerden yani Descartes’ın felsefesinden(düşünme, mutlak akıl) beslenerek yıktığını ima ediyor. Yazar burada, masayı aşındıran dirsekler ile düşünmeyle oluşan sıkışmışlığı fiziksel bir görüntü gibi vermektedir. Fazlaca düşünen insanın tükenmişliğine dair metaforik bir anlatımın söz konusu olduğu bu cümlelerde Descartes’in kurucu aklı yıpratıcı bir güç olarak konumlandırılmıştır.

Yine ilk paragrafta geçen ölümsüzlük ile ilgili sorgulamaya baktığımızda metnin devamının bu sorguyu anlamlandırma açısından önemli olduğunu söyleyebiliriz:

“Birileri hâlâ ölümsüzlüğü bulmadıysa yaşadıklarımızı katlanılır kılan hiçbir şey yok.” ( İçeride Bir Sürü Denyo Var, Syf. 61)

 Bu cümle ile okur yönünü Camus’a doğru çevirir. Çünkü sonuçta her şey faniyse yaşam temelde anlamsızdır, akılla her şey açıklanamaz. Yine tam burada 2001 yapımı Donnie Darko isimli film akla gelir. Filmde kendisine bir evren yaratan ya da istemsizce farklı bir evrende yaşayan Donnie Darko isimli karakterin psikoloğuyla yaptığı bir görüşmede aralarında şöyle bir diyalog gerçekleşir:

“ –Yalnız olmadığıma inanmak istiyorum ama hiçbir kanıt bulamadım ve ben artık düşünmek istemiyorum. Bütün hayatımı düşünerek geçirebilirim, kârları zararları hesap edebilirim ve sonunda yine de hiçbir kanıt bulamam. Yani ben artık düşünmek istemiyorum.

-Tanrıyı aramak saçma mı?

-Eğer herkes yalnız ölecekse, evet.” (Donny Darko filminden)

 Yazar da tıpkı filmdeki karakter gibi ölüm varsa yaşanan her şeyin anlamsız olduğunu söyler. Düşünmek var oluşu anlamlandırmak için yeterli değildir, yazar Descartes’ın masasının bir ayağını sökerek okuru kendi zihninde açtığı bir oluğa sokar ve onu varoluşsal bir düşünceye sevk eder. Fakat açtığı bu oluk kendi canını da yakar, zihnin saldırısına karşı öfkelenir, iç sesiyle bir çatışmaya girer:

“ Sus sen. Tanrı seni kahretsin. Burada olmamızın sebebi sensin. Descartes’ı tanıdığını iddia eden sensin. Ben misin? Ben bana aitim, embesil. Seni içime sokmayacağım.” ( İçeride Bir Sürü Denyo Var. Syf. 62)

Evet, insanın burada olma sebebi düşünebilme yetisidir. Daha doğrusu insan olarak var olabilmenin sebebidir bu. Tekoğul, “Burada olmamızın sebebi sensin,” cümlesi ile varoluşun müsebbibi olarak zihni göstererek Descartes’a yine geri döner. Zemin oldukça kayganlaşır. Zihin sabit değildir, kendi kendini çürütüp durmaktadır.

Ardından yazar metne şu biçimde devam etmektedir:

“ Defter. Bir defter. İhtiyacım olan bir defter. Tam şu anda erekte bir vaziyette kelime kusacağım o deftere.” ( İçeride Bir Sürü Denyo Var, Syf. 62)

Defter imgesi burada kritik bir role sahiptir. Anlatıcının deftere duyduğu ihtiyaç, aslında varlığını sabitleme çabası(ölümsüzlük çabası) olarak okunabilir. Çünkü metin boyunca her şey akışkan bir özelliğe sahiptir; kimlik, zaman, tanrı, gerçeklik. Örneğin metnin bir yerinde yazar şunları söylemektedir:

“ Tanrı benim diyorsam, ben olabilirim. Tanrı muhtemelen, ‘tanrı benim,’ diyordur.” ( İçeride Bir Sürü Denyo Var, Syf. 62)

Fakat bu cümlelerden kısa bir süre sonra ise şunları yazmıştır:

“Az önce tanrıydım ve şimdi tanrı olmadığım için az önce yaptıklarımla övünemem.” ( İçeride Bir Sürü Denyo Var, syf. 63)

Yazarın tanrı fikriyle ilgili de iç sesinin sabit kalamadığını görmekteyiz. Oldukça gerçekçi bir zihin akışı performansıyla karşı karşıya kalan okur şunları düşünebilir: İnsan, iç sesini dışarıdakilere itiraf edebilme cesaretine sahip olsaydı herhangi bir şeye yüzde yüz iman edebilmesinin olasılıktan başka bir şey olmadığını ispatlayabilirdi.

Yazarın sabit kalamayan iç sesi, şu cümleyle sabit bir durumu zaten neredeyse reddeder:

“Hak akışkandır.” (İçeride Bir Sürü Denyo Var, Syf. 62)

İşte tüm bu akışkanlığa karşı defter imgesi bir kayıt alanı, bir tutunma girişimi olabilir. Kayıt alma işini kusma eylemiyle açıklayan yazar belki de, öyküsünü zihin akışı ile yazdığını örtük bir ifadeyle dile getirmek istemiştir. Zira Tekoğul, zihin akışı tekniğini taşkın bir biçimde yapmaktadır, kusma eylemine benzer.

Yine ölümsüzlük üzerine ilerleyen metinde, yaşamın süregelen bir şey olduğunu belirten anlatıcı, ölümün neden tek bir an olduğunu sorgular. Bu soruyla açılan düşünsel hat, bir anda Amerika kıtasının keşfine ve Cortes figürüne bağlanır. Bilindiği gibi Cortes, Mezoamerika’yı keşfeden denizcidir.  Yazarın, Cortes figürüne geçişi ilk bakışta rastlantısal görünse de aslında anlamlıdır. Anlatıcı için ölüm, keşfedilmemiş bir kıta gibidir ve ölümsüzlük de bu kıtaya ulaşmanın bir yolu olarak tahayyül edilir. Burada keşif metaforu metafizik bir arayışa dönüşür. Ölüm ve ölümsüzlük iç içe geçen bir anlamı çağrıştıran tek bir kavram oluvermiştir.

Metnin başında Descartes’a ait olduğunu söylediği masa sonrasında kim olduğunu bilmediği bir insanın masasına dönüşür. Descartes’ın masası akıl ve düşünmeyi çağrıştıran bir imge ise, yazarın masanın sahibini muğlak bırakarak, kişinin düşüncelerinin yani zihninden akan şeylerin kimi zaman unuttuğu artık bilmediği birilerine ait olduğunu belirttiğini anlayabiliriz. Gerçekten de insan zihni çoğu zaman bilinç dışıyla konuşur. Ve orayı kişi tek başına, öz benliğiyle örmemiştir. Birçok kalıp düşünce ve duygumuzun nedeni belki hayatımızda sadece bir an karşılaştığımız ve kim olduğunu dahi hatırlamadığımız insanlardır. Evet, orada gördüğümüz masa, kimi zaman tanımadığımız insanlara aittir.

Metnin devamında, her gece tekrar tekrar yaratılıyor olabileceğini düşünen anlatıcı aslında bu kez masanın sahibi olarak direkt tanrıyı düşündüğünü sezdiriyor ve tam bu anda Kierkegaard’a bir selam çakıyor:

“Tanrı benimle ne kastetmiş olabilir.” (İçeride Bir Sürü Denyo Var, Syf. 63)

Bir metafizik sorgulama biçiminde akan öykü yer yer politik hiciv ile gönderme de yapmaktadır. Özellikle şu cümleler bu düşünceyi destekler niteliktedir:

“İnsan olmaklığın anlamına, sınırsız ve kuralsız bir doğa durumuna, petrolün penisini ezilmiş halkların üzerinde sallamayacağı bir dünyaya ancak böyle ulaşacağız.” ( İçeride bir Sürü Denyo Var, Syf. 64)

“Geceleri nasıl uyuduğunuzu ve sifonu nasıl çektiğinizi bilmemek beni deli ediyor. Her birinizin o kirli ve daha önemlisi önemsiz hayatlarınızı delicesine merak ediyorum  fakat masa hakkındaki meselemiz bunların hepsinden kıymetli. Birleşmiş Milletleri, nato’yu, artık kaç tane daha dünyanın ağzına sıçmıyormuş gibi davranan kurum varsa hepsini göreve davet ediyorum.” ( İçeride Bir Sürü Denyo Var, syf. 66)

Sonrasında yazar öyküyü, ‘Bir Masayı Katlanılır Kılan Nedir İsimli Seminer” ve “Trans Gergedanlar Var mıdır Çalıştayı” yan başlıkları ile ayırıp açarak anlatmak istediği şeyleri tematik bir biçimde kategorize eder.  Bu tematik yan başlıklarla öykünün sahne yapısını güçlendirir. Trans gergedanlar ve diğer fantastik figürler, toplumsal cinsiyet ve kimlik meselelerinin birer eğretilemesi olarak işlev görmektedir. Anlatıcı, insanlığın ilgisizliği ve dayatmalara karşı özgürlük arayışını, hem sert hem mizahi bir üslupla sunmaktadır. Dil ve anlatım açısından öykü şiirsel, erotik, grotesk ve absürt bir biçimde kurulurken zaman zaman Dostoyevskiyen bir yapı hissedilir. Cümlelerin kesik yapısı, anlatıcının kaotik zihinsel durumunu destekler niteliktedir. Metnin sonuna doğru bu kaotik yapı daha da keskinleşir. Zihnini susturmak isteyen anlatıcının ne yaparsa yapsın bunu beceremediğini şu cümlelerden anlarız:

“Tam olarak ne zaman bitecek. Kararları kim veriyor. Ben vermiyorum. Düşünüyorum öyleyse ben vermiyorum. Kahretsin ben vermiyor olmalıyım. Evet, evet, ben vermiyorum, bu kesin.” (İçeride Bir Sürü Denyo Var, Syf 70)

Sonuç olarak, Tekoğul’un öyküsü, bilinç akışı, grotesk hiciv, toplumsal eleştiri ve metafizik sorgulamalarla dolu deneysel ve felsefi bir metindir. Öykü, klasik anlatı kalıplarının ötesine geçerek, edebi, felsefi ve psikolojik açıdan katmanlı bir okuma deneyimi sunmaktadır. Bunu ustalıkla yapan yazar, okurun zihninde uzun süre sönmeyen bir mum yakar. Zaten bunu da öyküsünün sonunda açıkça söyler:

“Mum sönmüyor.”(İçeride Bir Sürü Denyo Var, Syf.70)


Hicret Birik

 
 
 

1 Yorum


burhanbarak
6 dakika önce

Bir ömür ararız bir mumun ışığı altında, bulduğumuzu sandığımız şeylerin bile gerçekliğini. Şüphe her zaman, her şeyde vardır ama galiba mühim olan ona rağmen bir şeye sarılabilmektir. Ne de olsa sarıldıklarımız sayesinde ayakta durabiliyoruz. 💐 Kaleminiz daim olsun.

Beğen
bottom of page