İshak İlk Kitap Soruşturması- Sema Öztürk
- İshakEdebiyat

- 2 gün önce
- 4 dakikada okunur
1- Öykü yazmaya ne zaman, nasıl başladınız?
Yazmak bende gerçekten hep vardı. Kulağa klişe geliyor biliyorum ama kendimi bildim bileli diyebilirim. Tek rakamlı yaşlarımdayken, yani ilkokul yıllarında, yaz tatillerinde bir arkadaşımla birlikte uydurma haberlerden oluşan küçük gazeteler hazırlardık; sonra onları en yakınlarımıza satardık. Bir oyun gibi başlayan o uğraş, farkında olmadan beni yazının içine çekti.
İki rakamlı yaşlara geçtiğimde, lise yıllarında şiir yazmaya başladım. Ders dinlerken, kitap sayfalarının arasına küçük küçük şiirler karalardım. Edebiyat öğretmenim bir gün, ‘Topla bunları, günün birinde belki bir işe yarar,’ demişti. Bir gün okul dönüşü yerel gazete bürosunun önünden geçerken, şiirlerimi yayımlayıp yayımlamayacaklarını sorma cesareti gösterdim. ‘Getir, bir bakalım,’ demişti Çan Birlik Gazetesi’nin sahibi Remzi Akgün. Sonra şiirlerim gazetede yayınlanmaya başladı.
Gazete her gün evimize geliyordu. O yaşlarda insan daha gözü kara oluyor galiba; Gösteri ve Varlık dergilerinin düzenlediği şiir yarışmalarına şiir gönderecek kadar cesurdum. O sıralar öykü de okumaya başlamıştım. Füruzan’ı, Cengiz Aytmatov’u, Fakir Baykurt’u, Sait Faik’i, Memduh Şevket Esendal’ı, Reşat Nuri’yi, Hüseyin Rahmi Gürpınar gibi dönemin yazarlarını okuyordum. Öyküde diyalog çok sevdiğim için, iki ilçe arasında minibüsle gidip gelirken yolcuların konuşmalarına kulak kabartır, duyduklarımı not alırdım. Sonra o diyaloglar bir şekilde yazdıklarıma girerdi.
İlk öykümü on altı yaşımda yazdım. Çizgisiz defterlerden kopardığım sayfaları ikiye katlayıp kendime küçük bir kitap yapmıştım. Kapağına da kendi fotoğrafımdan karakalem bir resim çizmiştim. Okuttuğum arkadaşlarımın beğenmesi, göğsümü kabartmıştı.

2- Öykü türünü seçmede özel bir nedeniniz var mı? Öykü yazmanın kolay olduğunu düşünüyor musunuz?
Öykü türünü seçmemin özel bir nedeni varsa, o da öyküyü çok sevmemdir. Belki bunda çocukluğumda dinlediğim masalların, dilden dile anlatılagelen yaşanmış hikâyelerin payı vardır. Kısa ve yoğun anlatımı seviyorum. Bir duyguyu, bir anıyı, bir yaşam parçasını, bir durumu ya da bir olayı uzatmadan anlatabilmek bana daha yakın geliyor.
Öykü yazmanın kolay olduğunu hiç düşünmüyorum. Çok zor. Çünkü kısa bir metin içinde başlı başına bir dünya kurmak zorundasınız. Okuru elinden tutup o dünyanın içine çekmeli, orada yürütmeli ve sonuna kadar ilgisini diri tutmalısınız. Üstelik bunu romandan çok daha az cümleyle yapmanız gerekir. Bu yönüyle öykü de şiir gibi bir damıtma sanatıdır. Uzun uzun anlatma hakkınız yoktur. Her cümle yerli yerinde durmalı, fazlalıklar ayıklanmalı, metin demlenmelidir. Bazen küçücük bir patikadan yürüyerek asıl yola çıkarsınız. ‘Yazdım, oldu, bitti’ diyemiyorsunuz. Dönüp tekrar bakmanız, yeniden kurmanız, hatta bazen metni bambaşka bir yere taşımanız gerekebiliyor. Zor, evet. Ama bir o kadar da keyifli.
3- İlk öykünüzün yayımlanma macerasını anlatır mısınız? Yayımlandığını gördüğünüzde neler hissetmiştiniz?
İlk öykümü Lemur Dergisi’ne göndermiştim. O iyi haber gelene kadar da kendi kendime binbir türlü kötümser senaryo kurduğumu, kendimi yerden yere vurduğumu hatırlıyorum. Çevremizdeki insanlar yazdıklarımızı övse de dergilerden gelen kabul başka türlü bir şey. İnsana edebiyat yolunda küçük de olsa bir onay duygusu veriyor. ‘Oldum’ demiyorsun elbette, ama içinden ‘oluyor, galiba oluyor’ diyebiliyorsun. Ne hissettim? Büyük bir sevinç. Ama o sevincin yanında bir sorumluluk da hissettim. Demek ki çalışmaya devam etmek gerekiyordu. Sonrası da yavaş yavaş geldi. Yazdığım öyküler zamanla edebiyat dergilerinde yerlerini buldu.
4- Öykülerinizden dosya oluşturma fikri nasıl oluştu? Dosyanızı oluştururken nelere dikkat ettiniz? Belirli bir tema üstünden mi ilerlediniz yoksa farklı temaların oluşturduğu bir bütünü mü tercih ettiniz?
Öyküler dergilerde yayımlanmaya başladıkça, onları bir dosya içinde toplamaya başladım. İlk bakışta birbirleriyle çok da ilgili görünmeyen bu öykülerin kahramanlarının çoğunun kadın olduğunu sonradan fark ettim. Bu, özel olarak kurduğum bir şey değildi. Hayatın kendisi gibi geldi bana; bir bütün evet, ama her günü, her hâli, her yarası birbirinden farklı. Belki de bu yüzden, öykülerin ille de tek bir tema etrafında toplanması gerektiğini hiç düşünmedim. Daha önce yayımlanmış olsalar bile, dosyaya girerken her birini defalarca yeniden elden geçirdim. Neredeyse ezberledim diyebilirim. Elbette aralarında bir ruh akrabalığı olabilir, ama bunun şart olduğuna inanmıyorum. Bazen farklı hayatlar, farklı duygular, farklı durumlar aynı kitapta bir araya gelebilir. Belki kahramanları birbirlerinin hikâyesini bilmez; ama aynı sokağın, aynı hayatın içinden geçiyor olabilirler. Hatta komşu bile olabilirler.

5- Kitap yayımlamak oldukça meşakkatli bir iş. Dosyanız okunmayabilir, okunsa bile uzun süre bekletilebilir, bekletilse bile birçok etmenden dolayı yayımlanamayabilir. Bütün bu durumlar gözünüzü korkuttu mu?
Soruyu sondan alayım: Hayır, korkutmadı. Zorlayıcıydı elbette, ama korkutucu değildi. Metinlerarası Kitap’tan önce dosyamı iki yayınevine göndermiştim. Birinden olumsuz yanıt geldi. Diğerinde ise süreç uzayınca dosyayı geri çekmek zorunda kaldım. Ben biraz da şuna inanıyorum: Her metnin bir zamanı, her dosyanın da bir evi vardır. Oraya ulaşana kadar olumsuz geri dönüşler olabilir. İnsan üzülür, bekler, tereddüt eder. Ama sonunda önemli olan, metnin kendi yerini bulmasıdır. Benim için de öyle oldu.
6- Çok fazla yayınevi var. Yayınevini belirlerken nelere dikkat ettiniz? Hedefinizde bir yayınevi var mıydı?
Benim için önemli olan, yalnızca kitabı basacak bir yer bulmak değildi. Kitabın kıymetini bilecek, yazara hakkını verecek, onu en ücra yerdeki okura kadar ulaştırabilecek; okurla gerçek bir bağ kurabilecek bir yayınevi istiyordum. Çünkü kitap basmak başka şeydir, yayınevi olmak başka. Yayınevi yalnızca baskı yapan bir yer değil; aynı zamanda bir anlayışın, bir duruşun, bir itibarın adıdır.
7- Öykü yazmaya yeni başlayanlar için önerileriniz nelerdir? Yola çıkmadan önce çantalarına neler koymalarını isterdiniz?
Dört şey koymalarını isterdim: çok okumak, çok gözlem yapmak, çok çalışmak ve çok sabretmek. Yazmak yalnızca ilhamla yürüyen bir şey değil. İnsan okuyarak, yazarak ve gözlemleyerek dilini açıyor; çalıştıkça kaleminin sesini buluyor. Sabrettikçe yolda kalmayı öğreniyor. Çünkü yazarlık, hemen karşılık veren, insanı hemen içine alan bir alan değil. Bazen uzun süre, hatta yıllarca, yalnızca emek veriyorsunuz. Ama o emek bir yerde birikiyor. Bu yüzden yola çıkan herkesin edebî heybesine sabrı da koyması gerekiyor




Yorumlar