top of page

Öykü- Rabia Coşgun- Kıyıda

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 3 gün önce
  • 5 dakikada okunur

Eyüp sabrıydı onunki. Evden çıkarken kapıyı bile incitmekten imtina ederdi. Parmakları mandalı usulca bırakır, tahta kanadın en hafif tıkırtısıyla bile mahalleyi uyandırmaktan korkar gibi yavaşça örterdi. Sanki o eski kapı, yılların biriktirdiği sessiz yaraları taşıyan tek sırdaşıydı. En ufak bir sarsıntıda kırılıp dökülecek kadar narin, en küçük bir gürültüde dağılacak gibi kırılgandı. Sokağa çıktığında başı hep önde, gözleri kaldırım taşlarının arasındaki çatlaklara, kurumuş yapraklara, yerdeki gölgelere sabitlenirdi. Sabah güneşi henüz tam doğmamışken, sokak lambalarının soluk sarı ışığı altında yürürken ne bir selam arar, ne de tanıdık bir yüzün gülümsemesine karşılık verirdi. Bakışları bile fazla gelir diye çekinirdi. Kimsenin yüküne bir damla daha eklemek istemezdi. Durağa vardığında kalabalığın içine değil de, en kenara, bir sokak lambasının titrek gölgesine sığınırdı. Otobüsün farları uzaktan görününce bile kıpırdamaz, sadece beklerdi. Belki de o bekleyişler, hayatının en uzun ve en sessiz halleriydi.

O sabah da erken çıkmıştı. Evde yine hummalı bir hazırlık vardı. Nadire Hanım, en titiz haliyle her şeye elini atarken ayakaltında olmasa da, Eyüp Bey’in bir köşede oturmasını bile istememişti. Kendi üslubunca, tak tak vurarak, camı tabağı şak şak dizerek çıkması gerektiğinin sinyalini vermişti.

Mutfaktan sesi yükseldi birden. Her zamanki gibi keskin ve de yorgundu.

“Eyüp Bey! Daha ne kadar o köşede oturacaksın? Misafirler gelecek, ortalık karışacak.”

Eyüp Bey anlamıştı. Defterini usulca aldı, kalemini cebine yerleştirdi. Montunu giyerken Nadire Hanım’ın sesi koridora taştı yeniden:

“Duydun mu beni? Yemek hazır değil henüz, akşam da geç kalma.”

Eyüp Bey kapıya yönelirken bir an duraksadı. Omzunun üzerinden, sesi her zamanki gibi sakin, neredeyse fısıltı halinde:

“Geç kalmam Nadire.” dedi.

Nadire Hanım mutfaktan başını uzattı, elleri un içinde, yüzünde biriken terle karışık bir bezginlikle:

“Ne diyeceğim misafirlere? ‘Kocam yazıyor’ mu diyeceğim? Ayıp oluyor Bey. İnsanlar soruyor, ne yapayım?”

Eyüp Bey cevap vermedi. Sadece kapıyı usulca örttü. Arkasından Nadire Hanım’ın uzun, derin iç çekişi koridorda asılı kaldı. Sonra mutfağın gürültüsüne karıştı.

Çıkacaktı mecbur. Gideceği tek bir mekân vardı. Böyle zamanlarda sığındığı, huzurla yazabildiği tek yerdi orası. Kendisi gibi emeklilerin sabahtan akşama dek oturup kaldığı, sohbetlerin, eski anıların hiç eksik olmadığı dernek lokali.

Kendi gibilerin toplandığı bir mekân olsa da, orada da varlığı yokluğu belli olmazdı. Sohbetlere, kağıt oyunlarına katılmaz, en dipteki masaya geçer otururdu. Yanında getirdiği müsveddeleri masaya yayar, başlardı yazmaya. Kimi zaman yan masalardan göz ucuyla bakmaya çalışanlar olmuşsa da artık kimse merak etmiyordu. Alışmışlardı onun gölgesizliğine.

Kahveci Hüseyin yine yanından geçerken durdu, elinde tepsi, tanıdık bir sırıtışla:

“Eyüp Hoca, yine mi kalemle boğuşuyorsun be adam? Gel de bir el pişti atalım, bakalım ne kadar paslandın.”

Eyüp Bey başını kaldırmadan, dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm:

“Sağ ol Hüseyin. Ben böyle iyiyim.”

Hüseyin tepsiyle oynayarak omuz silkti:

“Sen bilirsin Hoca. Ama yazdıkların neymiş öyle, herkes kulaktan kulağa konuşuyor. Bir gün oku da dinleyelim.”

Eyüp Bey kalemini bir an durdurdu, sonra aynı yumuşak tonda:

“Belki bir gün.”

Hüseyin uzaklaşırken kendi kendine mırıldandı: “Adamın sabrı taşırır vallahi, taşırır…”

Eyüp Bey ise o köşede her gün başka dünyalara yolculuk ederdi. Farklı yüzlerden, tenlerden, hislerden geçer; dağ, bayır aşar, enginlere iner, denizlere dalar, bir ağacın gölgesinde soluklanırdı. Kimi zaman uzun uzun iç çeker, kimi zaman sigara dumanına boğulurdu. Bazen bir simitçi olur, bazen bunalmış bir ev kadını, bazen de yolunu şaşırmış bir genç kadın ya da erkek… Şehir şehir dolaşıp öğretmenlik yaptığı yıllardan kalma memleket hikâyeleriydi yazdıkları. Ama onun yazdıkları başkaydı. Olay anlatmaz, sadece o anın içindeki sessiz kırılışı yakalardı. Bir bakışa, bir iç çekişe, bir bekleyişe bütün bir hayatı sığdırırdı. Okuru da hikâyeleriyle sessizce buluşurdu. Velhasıl bir türlü kendini, yaşamını, yerini yurdunu açığa vurmaz, vurmak istemezdi. O, gürültülerin, sohbetlerin, imzaların kalabalığına karışmak istemiyordu. Bir tür inzivaya çekilmiş, kendi içine gömülmüş bir hayattı benimsediği.

Eve döndüğünde hayli geç olmuştu. Ortalık sakinleşmişti. Nadire Hanım, kapıyı açarken dünyanın yükü omuzlarına binmiş gibiydi.

“Hoş geldin Bey. Çok yoruldum. Yemeğin mutfakta,” diyerek, şişman gövdesiyle yalpalaya yalpalaya kendini salondaki koltuğa zor atmıştı.

Mutfak tezgahı bulaşık doluydu. Sadece önemli misafirler geldiğinde gün yüzüne çıkan porselen tabaklar, içlerinde kurumuş yemek artıklarıyla öylece bırakılmıştı. Yarım kalmış meyve suyu bardakları ve ters çevrilmiş kahve fincanları mutfağın her zamanki düzenini bozmuştu. Belli ki Nadire Hanım, titizlendiği mutfağını toparlayacak mecali bu kez kendinde bulamamıştı.

Eyüp Bey, masada beklemekten soğumuş yemeklerden kendine bir tabak hazırladı. Çatalın tabağa değen sesinden bile çekinerek karnını doyurdu. Ardından, kendi sessiz kalesine, merdiven altı dediği küçük odasına çekildi.

Emekliye ayrıldığı ilk gün başlamıştı hayalini kurduğu bu odanın dizaynına. Pek de vaktini almamıştı. Sadece ihtiyaç duyduğu kadarını yerleştirmişti küçük odaya. Kapaklarını yalnızca kendisinin açacağı küçük bir kitaplık, tek sandalyeli mütevazı bir masa ve dinlenmek için dar bir kanepe... Odanın arka bahçenin sessizliğine açılan küçük bir penceresi bile vardı. Çocuklar evlenip yuvadan uçunca koskoca ev onlara kalmıştı ama Eyüp Bey o büyük odaların hiçbirini istememişti. Hayatında artık ne bir fazlalığa ne de genişliğe yer vardı.

Nadire Hanım’la yolları bir taşra kasabasında kesişmişti. O günlerde hayat, birbirlerine anlattıkları hikâyeler kadar sakin ve heyecan doluydu. Gençliğin o durdurulamaz coşkusuyla kısa sürede evlenivermişlerdi. İkisi de öğretmendi. Akşamları karşılıklı kitap okur, birbirlerine şarkılar söyler, yaşamın ortaklığından sızan o saf mutlulukla yetinirlerdi. İlk çocukları doğduğunda dünya hâlâ neşeli ve cıvıl cıvıldı. Ancak ikinci çocukla birlikte rüzgâr biraz yön değiştirmiş, hayatın ağır yükü omuzlarına binmeye başlamıştı.

Çocukların istikbali için taşranın huzurlu sessizliğinden vazgeçip, büyük şehrin uğultusuna taşınmaya karar verdiler. Aslında Eyüp Bey’e kalsa, o kasabalardan, ruhunun yankısını bulduğu o dingin uyumdan asla kopmazdı. Zaten ne olduysa o büyük şehre adım atmalarıyla oldu. Şehir yükseldikçe Eyüp Bey gitgide kendi içine gömüldü, Nadire Hanım ise tam aksine dışa açıldı. Emeklilik günü gelip çattığında ise artık geri dönülmez bir kopuş, bir uçurum gibi boylu boyunca serilmişti aralarına.

Belki de aralarındaki asıl büyük kopuş, o kalabalık aile ziyaretiyle başlamıştı. Nadire Hanım salonda kahkahalarla misafirleri ağırlayıp evin neşesi olurken, Eyüp Bey bir köşede sessizce oturmuş, pencereden dışarıdaki beton ormanını seyretmişti. O gün Nadire’nin sitemle, “Ne kadar da içine kapandın sen Eyüp!” deyişi hâlâ kulaklarında çınlıyordu. İşte o an, kelimelerin arasına sığınmaktan başka çaresi kalmadığını anlamıştı. Salonun kalabalığından, eşinin artık kendine yabancı gelen neşesinden kaçıp merdiven altına gömüldü. Aslında her gece o odada koca bir dünyayı yeniden inşa ediyordu.

 Odasına geçtikten sonra Eyüp Bey, sanki bir şeyi son anda yetiştirmek ister gibi yazmaya devam etti. Terliyor, bazen nefesi daralıyordu ama kalemi bırakmaya, zihnindeki o anı yarına ertelemeye niyeti yoktu. Gece yarısını çoktan geçtiğinde, Nadire Hanım kapıyı hafifçe araladı. “Uyumadın mı hâlâ Bey?”

Eyüp Bey başını kâğıtlardan kaldırmadı. Sesi, her zamanki gibi yumuşak ama mesafeliydi. “Biraz daha yazacağım.”

Nadire Hanım eşikte bir an duraksadı, derin bir iç çekti. Sesi hem bir sitem hem de kabullenmiş bir hüzün taşıyordu. “Sen bilirsin... Ama böyle olmaz ki. İnsan insana ihtiyaç duyar.”

Eyüp Bey kalemi masaya bıraktı, gözlerini küçük pencereden dışarıdaki karanlığa çevirdi. “Duymuyor muyum Nadire?” dedi usulca. “Duymaz olur muyum?”

Eyüp Bey, karısının bıraktığı 'ihtiyaç' kelimesinin ağırlığını bir an kalbinde hissetti. Yeniden kaleme sarıldı. Masanın üzerindeki lambanın ışığı titreyen elini aydınlatıyordu. Dışarıdaki beton ormanı ve evin sessizliği, o yazdıkça yavaşça silinip gitti.

Sabahın erken saatlerinde evde ses yoktu. Nadire Hanım mutfakta çay koyarken bir şeylerin eksikliğini hissetti. Sanki yıllardır alıştığı o hafif tıkırtılar, kalem sesi, iç çekiş bile kesilmişti. Merdiven altı odanın kapısını araladı. Eyüp Bey kanepeye uzanmış, defteri göğsünde açık, kalemi hâlâ parmakları arasındaydı. Yüzü her zamanki gibi sakindi. Nadire Hanım yaklaştı, elini uzattı. Soğuktu teni. Bir an dondu kaldı. Sonra kapıyı nasıl kapattığını, telefonu alıp kimleri aradığını bilemedi.

Çocuklar hemen geldiler. Cenaze, defin, taziyeler... Her şey Eyüp Bey’in hayatı gibi gürültüsüz patırtısız halledildi. Konuşmalar da diğer hazırlıklar gibi kısa kesildi. Oğlu, ayakkabısıyla sigarasını ezdi. “Babam hep böyleydi işte, sessiz, hep bir kenarda.” dedi. Kızı başını salladı. “Biz de öyle olduk galiba.” Gözyaşları ölçülü, matemleri resmîydi. Görev bitti, kalabalık dağıldı.

Günler geçip yalnızlığa alışınca, Nadire Hanım içinde önüne geçemediği o merakla merdiven altı odanın kapısını ilk kez araladı. Yıllardır dokunmadığı kitaplığın raflarında parmaklarını gezdirdi. En arkada saklı kalmış büyükçe bir kutu buldu. Kapağını açtığında şaşırdı kaldı. Öykü kitapları, parıldayan ödül plaketleri, sararmış dergi kupürleri... Bir kitabın kapağında 'En İyi Öykü Ödülü – Eyüp K.' yazıyordu. Şaşkınlığı, yerini mahcubiyetle karışık tuhaf bir gurura bıraktı.

Titreyen parmaklarıyla kitabın kapağını açtı. Gözüne çarpan ilk satırlar yılların sessizliğini bozan eski bir yankı gibi dokundu kalbine. 'Eyüp sabrıydı onunki...' Okudu, okudu. Kelimelerin içinde kaybolurken sabahın ilk ışıklarıyla buluştu. Bittiğinde, heyecanla çocuklara mesaj attı. Babalarının gizli dünyasından, kitaplardan, kazandığı ödüllerden bahsetti. Telefonun ekranına saatlerce baktı ama umduğu o tepki gelmedi.

Nadire Hanım, o gün pencereden dışarı bakarken ilk kez bekledi.


Rabia Coşgun

 
 
 

2 Yorum


Abdullah GUNEY
Abdullah GUNEY
3 gün önce

Rabia Hanımefendiyi farklı mecralarda takip ediyordum kendisini burada da görmek güzel..

Beğen
rabia coşgun
rabia coşgun
3 gün önce
Şu kişiye cevap veriliyor:

Teşekkür ederim. Sizinle olmak da güzel.

Beğen
bottom of page