top of page

Öykü- Agit Destan- İçindekiler

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 24 Oca
  • 13 dakikada okunur

I

Çok bitkinim. Her yerim sızlıyor, üşüyorum ve karnım sırtıma yapışmak üzere. Sol kaburgamdaki ağrı giderek şiddetleniyor ve zonkluyor. Her zonklayışında tüm gövdemi bir alev dalgası yalayıp geçiyor, sönüyor yine yanıyor ve yine… Bu müthiş ağrının sebebi, demin aldığım taş darbesi. Nereden geldiğini göremedim. Sadece arkamdan gelen ve giderek artan bir koşuşturmanın gürültüsünü, çocuk kahkahalarını duyabildim. Dönüp arkama bakacak zamanım bile yoktu. Kendimi buraya zar zor atabildim.

Göz kapaklarımın her birinde birer kilo ağırlık varmışçasına gözlerimi açmak zor geliyor. Yakınlarda bir yerden enfes yemek kokuları geliyor. Kim bilir hangi mangaldan, hangi fırından yükselen bu dayanılmaz kokular burun deliklerimin içine doluyor, zihnimde envai çeşit yemek görüntülerine dönüşüyor.

Göz kapaklarımdaki ağırlık iki katına çıkıyor, gözlerimi açmakta iyice zorlanıyorum. Kaburgamdaki ağrı, zihnimde yanıp sönen görüntüler beni sarhoş ediyor. Bedenim ağırlaşıyor, ağırlaştıkça uyuşuyor ve uyuştukça da sanki buharlaşıp göğe savruluyor. Göz kapaklarımdaki ağırlık… İki kilo… Dört kilo… Sekiz, on, yüz, tonlarca, tonlarca…

II

Korkunç bir ses, beni yere çarpar gibi uyandırıyor. Altına sığındığım arabanın motor sesi… Gözlerimi açacak güçten bile yoksunum. Bir an, hareket etmeyip kendimi ölümün sıcak kollarına bırakmayı düşünüyorum; sıcak ve sessiz kollarına… Motorun gürültüsü artıyor. Keskin mazot kokusu ve dönmeye hazırlanan ölümcül tekerlekler… Pek de çevik sayılmayan bir hareketle dışarı atıyorum kendimi, en az şu tekerlekler kadar tehlikeli olan dışarıya. Her an tetikte olmak beni fazlasıyla yoruyor. Şu sonsuz şehirde acaba endişenin kıskacından uzak yaşamak mümkün mü? Gerine gerine uyumak ve gerine gerine uyanmak… Sadece bu kadar…  En büyük yaşam saadeti bu olmalı; gözlerini istediğinde kapatmak ve istediğinde açmak.

Midem bulanıyor, kusacak gibi oluyorum fakat içimde kusacak tek bir kırıntı bile yok. Açlık, ruhumun can damarlarını birer birer emiyor ve kurutuyor. Yiyecek bir şeyler bulmalıyım. Etrafa hızlıca göz atıyorum. Bir çöp konteyneri… Konteynerle aramda uzunca bir mesafe var. Kimseye görünmeden oraya ulaşmalıyım. Neredeyse sürüne sürüne konteynere biraz yaklaştıktan sonra koşuyorum, sol kaburgamın ağrısı tüm bedenimi bir alev topuna dönüştürüyor ama koşuyorum, koşmak zorundayım. Ne durumda olursam olayım koşmak… Durup hayatın renklerini sükûnet içinde izleyemem, koşuyorum ve renkler birbirine karıştıkça karışıyor; nihayet siyaha, karanlığa dönüşüyor. Yine de koşmam gerek, koşmazsam bir daha koşamam. Çöp konteynerine nefes nefese atlıyorum. Ağzına kadar dolu… Mavi bir poşetten tavuk kokusu alıyorum. Poşetin ağzı sımsıkı bağlı. Şu poşetleri ne diye böyle bağlarlar ki? Neyse ki birkaç pençe darbesiyle zaten tıka basa dolu olan poşet patlıyor ve ağzımı yaralayan cam parçalarıyla birlikte içindeki ziyafeti bana sunuyor.

III

Şu an havanın kararmasını beklemek için saklandığım kömürlük, çocuklarımı son kez gördüğüm yer. Birkaç gün önce dişlerimin arasında çocuklarım için sıkı sıkı tuttuğum irice, yağlı bir ekmek parçasıyla kömürlüğün kırık kapısından içeriye girdiğimde çocuklarımın üçü de yoktu. Ağzımdaki ekmeği unutmuş, çılgınca bağırıp çağırıyor, kömürlüğün her yanına bakıyordum. Ama yoklardı. Hiçbiri yoktu. Saatlerce bağırdım. Saatlerce, günlerce bekledim. Getirdiğim ekmek parçası kuruyana kadar bekledim. Ben bekledikçe adeta taşa dönüşen ekmek parçası da küfleniyordu; tıpkı bekledikçe içimin çürümesi gibi. Tıpkı küf gibi, bu endişeli bekleyiş de kalbimi sarıyor, korkunç bir hâle bürüyordu. Çıkıp çocuklarımı aramak istiyor ama ben dışarıdayken gelirlerse diye de yerimden ayrılamıyordum. Üçüncü günün başında, ortalık yeni yeni aydınlanırken dayanamadım ve kömürlükten dışarı çıktım. İnsanlarca duyulmaktan korka korka seslenerek bir o duvar dibine bir o mezbelenin içine koştum durdum. O gün tüm çevreyi aradım ve ertesi gün ve ertesi gün de… Hiçbirinden bir iz bile bulamadım. Her defasında çaresiz, insanlardan yediğim taş ve tekme darbeleriyle şu anda tamamen kararmış olan ekmeğin yanına döndüm. Yavrularımı bir insan almış olmalı. Kim bilir şu an hangi insanın yuvasında, anne şefkatinden yoksun acı acı inliyorlardır?

Hava iyice karardı. Kömürlükten sessizce çıkıyorum. Civardaki insan yuvalarına bakacağım. Birer birer… Canım pahasına da olsa… Yakınlardaki bir evin karanlık bir köşesine koşuyorum. Burada biraz bekleyip pencere pervazına tırmanıyorum. Perde aralığından içeriyi seyretmeye koyuluyorum. İçerisi olabildiğince aydınlık... Odada anne-baba olduklarını düşündüğüm iki yetişkin insan ve iki de insan yavrusu var. Anne, gözetlediğim odaya sürekli yiyecek, içecek taşıyor ve genişçe bir sofra hazırlıyor. Diğerleri de sofranın başına geçiyor.  Bu sahne acıktırıyor beni. Yemeklerini iştahla yiyorlar, üstelik etraflarını korkuyla gözetlemek zorunda kalmadan ve doyana kadar. O esnada odanın dört bir yanına göz gezdiriyorum. Hayır, yavrularımın hiçbiri yok burada. Kuyruğumu altıma kıstırıp pencere pervazında yatıyorum. Yemek bitiyor. Hep birlikte sofrayı topluyorlar. Çocuklar, anne babalarının dizlerine yatıyor ve arada ellerindeki ışık yayan küçük cam parçasına bakıyorlar. Çok dingin görünüyorlar. Koşmak zorunda değiller, hayatın renkleri onlar için berrak bir göl kadar net görünüyor olmalı.

Hava iyice soğuyor. İçerideki sıcaklıktan faydalanabilirim diye pencereye sokuluyorum ama pek bir etkisi olmuyor. İçerideki sıcaklık yalnızca içeride dolaşıyor ve dışarıya cılız bir ışık kalıyor. İçeridekiler birer birer kalkıp odanın kapısına yöneliyorlar. Anne, kapıyı açıp odadan çıkıyor. Açılan kapının aralığına, yavrularımı bulurum umuduyla dikkat kesilip bakıyorum. Bu arada kalkıp kapıya yönelmiş baba da çocuklarının saçlarını okşayıp onlara bir şeyler söylüyor. Bunun üzerine çocuklardan biri pencereye koşuyor ve perdeyi çekerken benimle göz göze geliyor. Kalbim yerinden çıkacakmış gibi hızla atıyor, kaslarım geriliyor, tüylerim diken diken oluyor. Büyüyen gözbebeklerimdeki parıltı cama yansıyor. Hızla pencereden aşağıya atlayıp rastgele karanlık bir sokağa kaçarken çocuğun arkamdan “Baba, kedi!” diye bağırdığını işitiyorum.

IV

Kömürlüğe döndüm. Kömür ve talaşın kekremsi kokusu, çocuklarımın duvarlara sinmiş kokusuna her geçen gün daha baskın geliyor. Gün doğmaya başlıyor, bunu dışarıdan gelen kuş seslerinden anlıyorum. Yan yatıp siyah-beyaz tüylerimi temizlemeye koyuluyorum. Ne kadar yorulmuş olduğumu fark ediyorum. Bir süre öylece yatıyorum. Soğuk taş zemin, yorgunluğumu kuru bir süngerin suyu emdiği gibi emip içine çekiyor. Gövdemde bir eksiklik hissediyorum, ağır bir boşluk; çocuklarımın boşluğu… Bu şekilde yattığımda üçü de memelerime saldırır, neşeyle yarışarak karınlarını doyururlardı. Yumuşacık patileri, mırıltıları, kokuları… Daralıyorum. Onlar olmadan burası anlamsızlaşıyor hatta gereksizleşiyor. Çocuklarımı yanımda, bir arada tutup korumuyorsa dört duvarın ne anlamı ve gereği var? Peki dört duvarı yuva yapan şey nedir? Bunun cevabı benim için bir zamanlar annemdi, sonraları yiyecek, şimdi ise çocuklarım… Kalkıp kömürlüğün içerisinde dolanıyorum. Küflü ekmek parçası yerinde yok! İçimi bir ürperti dolduruyor. Burada yalnız değil miyim? Yoksa çocuklarım geldiler ve beni bulamadıkları için geri mi gittiler? Bu umut, kalbimi bir anlığına okşayıp kayboluyor çünkü küçük ama dolgun bir farenin ekmek parçasını sürüklediğini görüyorum. Hemen olduğum yerde kaskatı kesiliyorum, fareyi ürkütmemek için nefes bile almıyorum. Farenin yağlı, dolgun vücudu beni iyice acıktırıyor ve hareket ettikçe üstüne atlamamak için kendimi zor tutuyorum. En iyi anı kolluyorum. Derken farenin ekmeği sürüklediği yönde büyük bir çatlak görüyorum. Fare çatlağa yaklaştıkça kalbimin ritmi artıyor, acele etmeliyim. Kalçalarımı sağa sola kıvırıp tam üstüne atlıyordum ki beni fark ediyor. Ağzındaki ekmeği bırakıp o iğrenç tiz sesiyle cıyaklayarak çatlağın içine adeta uçuyor.

Uzunca bir süredir çatlağı gözetliyorum.  Öğle yemeğim arada bir başını korkuyla çıkartıp etrafı kokladıktan sonra tekrar çatlağına sokuluyor. O küçücük, karanlık ve havasız küçük çatlağın içinde nasıl yaşayabiliyor? Oraya utanmadan nasıl yuva diyebiliyor ve o sözüm ona yuvada nasıl yavrularını dünyaya getirebiliyor? Gerçi ben de şu devasa binanın bir çatlağı sayılan şu kömürlükteyim. Ve kömürlüğüm de bu devasa binanın içinde; bina, sonsuz büyüklükteki bu şehrin içinde… Acaba bu şehrin de bir yuvası var mı?  Her yuva, bir başka yuvanın içinde…   

V

Cızırtılar çıkararak sapsarı bir ışıkla yanan bir sokak lambasının dibindeki çöp yığınının içindeyim. Hemen her tarafını karıştırmama rağmen yiyebilecek tek bir kırıntı bulamıyorum. Belki de bu mahalledeki insanların yalnızca karınlarını doyurabilecek kadar yiyecekleri vardır, çöpe atacak kadar değil. Sadece  -belli ki buraya henüz uğramış- bir köpeğin idrar kokusunu alıyorum. Bu beni korkutuyor, tekrar buraya uğrama ihtimali tüylerimi diken diken ediyor. Yine de bir müddet bu çöp yığınının arasında bekliyorum. Çok geçmeden bir ses duyuyorum, giderek yaklaşan bir ses… İnsan sesi… Bu hayatta beni bu kadar korkutan ve bu kadar ümitlendiren başka bir ses yok. İnsan demek, benim için bazen tehlike bazen de yiyecek demek. Korku, beni karşıda park edilmiş bir arabanın altına atıyor. Ümit ise beni burada, bu arabanın altında bekletiyor. Gelen yetişkin bir insan... Çöp yığınına yanında getirdiği çöp dolu, paslı teneke kovasını savuruyor. Şimdi de kovanın ağzını yere sertçe vurarak dibinde kalan son çöp parçalarını da yığına boşaltıyor ve geldiği yöne doğru ıslık çalarak geri gidiyor. O gider gitmez çöp yığınına koşuyorum. Büyükçe bir peynir parçası buluyorum. Hemen kapıp çocuklarıma götürme isteği doluyor içime. Fakat kayboldukları gerçeği bir tokat gibi bir kez daha yüzüme çarpıyor. Çaresizce kendim yiyorum. Yiyecek bulmanın beni üzeceğini hiç ummazdım.

Ortalık iyice tenhalaşınca tek katlı ve yan yatmış bir evin penceresine çıkıyorum. Bereket versin ki pencerede perde yok. İçeriyi rahatlıkla gözetleyebiliyorum. İçeride yaşlı bir kadından başka hiç kimse hatta neredeyse hiçbir şey yok. Kadın, bir mindere oturmuş, elinde tespih, bir şeyler mırıldanıyor. Gözleri kapalı. Dudakları sürekli küçük hareketlerle oynuyor. Elindeki tespihi bırakıyor. İki kolunu havaya kaldırıyor. Zar zor işitebildiğim şu sözcükler dökülüyor dudaklarından: “Tüm insanlığın ve çocuklarımın üzerinden koruyucu gölgeni eksik etme.” Çocuklarından bahsediyor ama etrafında çocuk falan yok. Yüzü ekşiyor, gözleri nemleniyor ve için için ağlamaya başlıyor. O ağlayınca benim de içimde anlam veremediğim bir bulutlanma oluyor. Sanırım artık gitmeli ve diğer evlere bakmalıyım. Bana kalırsa bu kadın da şehirdeki evleri aramalı. Böyle evinde oturarak çocuklarını bulamaz. Tam gidiyordum ki, kadının “Pisi, pisi!” diye seslendiğini duyuyorum. Yine yakalandım. Böyle giderse çocuklarımı bulamadan öleceğim galiba. Yaşlı kadın yerinden kalkıp bana doğru yürüyor. Tam kaçacakken yaşlı kadının yüzündeki ifade beni olduğum yere yapıştırıyor. Nedense hiç korkmuyorum. Yine de korkmamanın, tehlikeden büsbütün uzak olmak anlamına gelmediğini iyi biliyorum. Tetikte bekliyor, kaçıp kaçmamak arasında bocalıyorum. Yaşlı kadın, ağır adımlarla gelip pencereyi açıyor bana uzun uzun baktıktan sonra içeri girip bu defa elinde bir tasla geri geliyor. Ve her hâlinden belli ki beni ürkütmemeye çalışarak süt dolu tası önüme bırakıyor. Sütün kokusu bana annemle yaşadığım günleri hatırlatıyor. Hayatımın en huzurlu günleri… Dünyanın en tehlikeli yerinde bile annemin yanında güvende hissettiğim o günler, zihnimde belli belirsiz yanıp sönüyor. Yaşlı kadına minnetle baktıktan sonra önümdeki sütü içmeye koyuluyorum. Yaşlı kadının nasırlı ellerini sırtımda hissediyorum. Tasın içine bir damla su düşüyor. Kafamı kaldırıp baktığımda kadının ağladığını fark ediyorum. Ona bir şeyler söylemek istiyorum ama ağzımdan sadece kısık bir “miyav” çıkıyor.

VI                  

Dondurucu havaya, yüzümü kesercesine esen rüzgâra rağmen hâlâ dışarıdayım. Bakmam gereken daha çok ev var. Yokuş aşağı giden bir sokaktan iniyorum. Taş bir duvarın dibinde bir kuş ölüsü duruyor. Ölmemiş olsaydı akşam yemeğim olabilirdi ama şu an lezzetli bir parçadan çok hüzünlü bir tabloya benziyor.  Sırtüstü yere yapışmış ve her an kırılacakmış gibi duran ince bacakları yukarıyı işaret eder gibi kalakalmış. Sanki ölürken gökyüzünü izlemiş, gökyüzüne ayak basmak, gökyüzünde yürümek istemiş gibi…

Yine tek katlı, sıvasız bir evin ışıkları yanıyor. Pencereye tırmanıyorum. Perdeler ardına kadar, sıkı sıkıya kapatılmış. Oradan atlayıp parmaklıklı balkona çıkıyorum. Parmaklıklar kafamın sığacağı genişlikte. Neyse ki balkona açılan pencerenin perdeleri bir parça aralık duruyor. İçeriyi izlemeye koyuluyorum.  İçeride yetişkin bir kadın ile bir erkek var. Sarmaş dolaş bir vaziyette oturuyorlar. Odanın her tarafını görmeye çalışıyorum. O da ne? Bir yavru kedi sesi içeriden dalgalana dalgalana gelip kafamın içinde yankılanıyor. Kulaklarımı dikeltiyor, pür dikkat sesin geldiği yeri arıyorum. Sonunda çocuklarımı bulmuş olabilir miyim? Ses tekrar ediyor. Yüreğim ağzımda… Kadın, arkası bana dönük kanepenin üzerinden bir şeyler alıyor. Sarı, küçücük bir kedi yavrusu… Kucağına alıp sevdiği bu kedi benim çocuğum değil. İki defa üzülüyor, bir defa seviniyorum. Yavru kedinin çocuğum olmamasına üzülüyorum. Annesinden koparılmış olmasına üzülüyorum. Bu zemheri soğukta sıcacık bir kucakta ve muhtemelen karnı tok olmasına seviniyorum. Hüznüm, sevincimi bastırıyor.

Erkek de ayağa kalkıyor ve kadının kucağındaki yavruyu birlikte sevip okşuyorlar. Kedinin gözlerindeki buruk ifade canımı yakıyor. Kadın, kediyi bırakıp erkeğin saçlarını okşamaya koyuluyor. Yavru kediyi gözlüyorum. Nerede olduğunu, nereye gideceğini bilmediği için olsa gerek kocaman gözleriyle, şaşkın şaşkın boşluğa bakıyor.

Kadın, erkeğin elinden tutup onu kendisiyle birlikte odadan çıkarıyor.

Ben; içimde yavru kedinin hüznü, çocuklarımın acısı ve sol kaburgamın ağrısıyla balkondan aşağıya atlıyorum. 

Aklımda yavru kedi… Kadının sevincine diyecek yok, kedinin hüznüne ne denebilir ki? Tek bir karede hüzün ve sevinç iç içe… Hüzün ve sevinç… İki zıt duygu, iki zıt renk… Ve sanırım bu iki rengin karışımından ortaya çıkan rengin adı da “hayat”.

VII

Çocuklarımı kaybedeli kaç gece oldu bilmiyorum, kaç evin penceresine tırmandım, bilmiyorum. Ne zamana kadar arayacağımı da bilmiyorum. Zaman geçtikçe endişem artıyor, bu endişenin bir zirve noktası var mı? Yoksa beni çıldırtana kadar artacak mı?

Daracık bir sokaktayım. Gecenin en karanlık ve en soğuk saatleri… Yamuk yumuk duran, çatlaklarla dolu şu sıvasız evler ısınmak için birbirlerine sokulmuş gibiler. Birkaçının ışığı açık ama pencereleri sımsıkı örtülü. Başka bir sokağa sapıyorum. Sapar sapmaz bir sıcaklık gövdemi yalıyor. Kararmış teneke bir bidondan alevler yükseliyor… Etrafında da arkaları bana dönük üç kişi var. Onlara görünmeden, sessizce biraz yürüdükten sonra aralarında bir köpek olduğunu fark ediyorum; deri ve kemikten ibaret kalmış fakat yine de kocaman. Boynuna yırtık pırtık bir halat parçası bağlanmış. Bir anda kanım çekiliyor. Sokağın ortasında kalakalıyorum. Geri dönmek ile sokağı bitirmek arasında bir karar vermem gerek fakat korku, beni olduğum yere çiviliyor. O esnada içlerinden biri kirli yüzü ve kanlı gözleriyle bana bakıp korkunç bir ifadeyle gülümsüyor. Sağlam ve beyaz kalabilmiş birkaç dişi karanlıkta parlıyor. “Saldır Kemik!” diye bağırarak köpeği dürtüyor ama köpek yalnızca gözlerini açıp kapatmakla cevap veriyor. Bu cevabı beğenmeyen kirli yüzlü adam, köpeğin kafasına okkalı bir tokat yapıştırıp yanan bir odun parçasını üzerime fırlatıyor. Can havliyle, neredeyse bilincimi kaybetmiş bir hâlde koşuyorum.

Kendime geldiğimde, bir evin girişinde olduğumu fark ediyorum. Dış kapı nedense açık kalmış. Ev, birkaç katlı ve içinde bulunduğum girişte yukarı çıkan uzunca bir merdiven var. Evin ışıkları açık… Yukarı çıkıyorum. İç kapı da açık bırakılmış. İlerisine geçmeye cesaret edemediğimden kapının eşiğinden içeriye göz atmakla yetiniyorum. Zayıf, orta boylu, kır saçlı ve kırış kırış yüzlü bir adam, salon kapısının önünde çömelmiş sigara içiyor ve durmadan saçlarını karıştırıyor. O esnada yeni uyandığı her hâlinden belli olan bir kadın salondan kapısında beliriyor. Ellerini yumruk yapıp beline dayıyor ve adama bir şeyler söylüyor. Adam ona sert bir karşılık verince kadının cevabı daha sert oluyor. Birbirlerine bağırmaya başlıyorlar. Kadın, eline geçirdiği her şeyi yere çalıp parçalıyor. Salon kapısının karşısında, dip dibe ve ağır yorganlar altında yatan birkaç çocuk ilişiyor gözüme. Tartışmayı sessizce, birer ölü gibi izliyorlar. Bir boşluğu izliyorlarmış gibi, sapsarı yüzlerinde tek bir kas hareket etmiyor.  Bağrışma şiddetleniyor. Adam, kadını yakasından tutup sarsarak üst üste birkaç kez, “Sus!” diye bağırıyor ve kadını dövmeye başlıyor ardından hırsını alamayıp demin üzerinde oturduğu sandalyeyi kaparak kadının üzerine yürüyor. Oradan hemen uzaklaşıyorum.

Kömürlüğe doğru yürüyorum. Demin şahit olduğum olaya anlam veremiyorum. Aynı evin içinde yaşayan, aynı türden canlılar nasıl oluyor da birbirlerine öldüresiye saldırabiliyorlar? Hem düşman olup hem aynı yerde yaşanabilir mi? Böyle bir yer sokaklardan çok daha tehlikeli olmaz mı? Her canlının yorulduğunda dinleneceği, korktuğunda sığınacağı, yalnız hissettiğinde koşacağı güvenli bir yuvası olmalı. Bir korkudan kaçıp başka bir korkuya sarılmak zorunda kalmak, kesinlikle hayatın en acımasız muamelesi…

VIII

Yorgun argın bir hâlde kömürlüğe giriyorum.  Kömürlüğün içinde bir süre boş boş dolandıktan sonra yatıyorum. Kırık kapı, dışarıda esen dondurucu rüzgârı ıslık çalar gibi kömürlüğün içine üflüyor. Üşüyorum. Biraz ısınırım umuduyla dertop oluyorum. Soğuk hava üzerime uyku yüklü bir yorgan gibi örtülüyor. Farenin çatlağı karşımda... Bir süre bu çatlağı izliyorum ama tek bir kıpırtı yok. Gözlerimi açık tutmakta zorlanıyorum.

Kömürlüğe bir kedi giriyor. Yerimden sıçrıyorum. Onu hırıltılar çıkararak tehdit ediyor, gitmemesi durumunda ise saldırmaya hazırlanıyorum.  Ama istifini hiç bozmayıp dibime kadar yaklaşıyor. Bu kediden yayılan koku, sıcacık sarmalıyor beni. Annemin kokusu… Annem! Dengem bozuluyor, sendeliyorum. Annem ise kendinden emin ve şefkat dolu bir yüz ifadesiyle bana bakıyor, ardından yüzümü, sırtımı yalamaya koyuluyor. Sonra bana, “Hadi evimize gidelim” diyor. Gidiyoruz. Farelerin cirit attığı o eski buğday ambarındayız. Evimizde... Her tarafımızın pembe fare zehri tozlarına bulandığı o kesif buğday kokulu ambar… Evimden “evime” geliyorum. Benim evim neresi? Buğday ambarına yaşlı bir kedi giriyor. Bu kedi nedense bana tanıdık geliyor. O da annemin yüzünü, sırtını yalayıp ona bir şeyler söylüyor. Hep beraber ambardan çıkıyoruz. Bir evin harabesindeyiz şimdi. Yaşadığım bu sıra dışı olaylar nedense beni hiç şaşırtmıyor. Kendimi hayatın normal akışında hissediyorum. Harabenin perişan duvarlarından içeriye bir şeyler giriyor. Ve tanıdık bir koku dalgası daha… Koku gittikçe yaklaşıyor. Üç silüet… Çocuklarım! Üçü de bağıra çağıra üzerime doğru koşuyor. İçimden bana ait olmayan, yabancı bir ağırlık uçup gidiyor, bir tüy kadar hafifliyorum. “Hadi evimize gidelim.” diyorum. Peşime takılıyorlar ama ben nereye gideceğimi bilemiyorum. Bir anda her şey yerle bir oluyor, her yer kararıyor. Şuurumu kaybeder gibi oluyorum. Şiddetli bir sarsıntıyla arkamdaki duvara çarpıyor, karnımdan tüm vücuduma yayılan dayanılmaz bir sancıyla uyanıyorum. Uyanır uyanmaz tepemde iri yarı bir adam buluyorum. Tükürükler saçarak bağırıyor, yumruğunu tehdit dolu hareketlerle havada sallıyor. Adamın sağ ayağına giydiği, neredeyse benden büyük, çamurlu botuna tüylerimin yapıştığını görüyorum. Bu adamın tekmesiyle duvara fırlamış olmalıyım... Nefes almakta zorlanıyorum.  Hemen kömürlüğün bir köşesine sinip bu korkunç adama tıslıyor, patimi kaldırıp boşluğa pençeler savuruyorum.  Adam bağıra çağıra söylenmeye devam ediyor. Yaşadığım korku başımı döndürüyor. Çenemde sıcak bir ıslaklık hissediyorum, etrafımda kan damlaları var, ağzımdan kan damlıyor! Bulunduğum köşeye iyice siniyorum. Tüm vücudum Alev almış gibi yanıyor. Sağ koltuğunun arasındaki karton bir kutuyu eline alıp bana doğru sallıyor. O esnada kömürlüğe koşa koşa küçük bir çocuk giriyor ve hemen bu korkunç adamın bacaklarına sarılıp feryat ediyor. Adam, hüngür hüngür ağlayıp dövünen bu çocuğa da bir şamar vurup kömürlüğün köşesine itiyor ve ardından çocuğa “Sıra sana da gelecek.” Diye kükrüyor. Bir çocuğa, bir adama bakıyorum. Kaçabileceğim bir boşluk ararken adam, bir çırpıda devasa elleriyle ensemden kavrayıp beni kutuya atıyor. Atar atmaz da kutunun kapağını hemen kapatıyor. Zifiri karanlık ve havasız kutunun içinde kedi yavruları olduğunu fark ediyorum. Benim yavrularım! Üçü de! Üçüyle bir bütün olmak istiyorum! Vücudumun her yeri yumuşak, tatlı bir duyguyla karıncalanıyor. Bu havasız, daracık kutuda olduğumuzu unutuveriyorum. Adam, bizi dehşetli bir sarsıntıyla, hızlı hızlı bir yerlere götürüyor.  Bu korkunç adamın kucağında, tüm ağrılarıma rağmen bana huzurlu hissettiren şey nedir? Bu daracık kutuyu kömürlükten daha ferah hissettiren şey… Hayatın hangi tonu?

Dördümüz kutudan dışarı fırlatılıyoruz. Adam, kutuyu da üzerimize atıp söylene söylene gerisin geri gidiyor. Hemen oracıkta çocuklarımı sevip emziriyorum. Neden sonra aklım başıma geliyor. Güvende olduğumuzdan emin olmalıyım. Etrafıma bakıyorum; Sayısız dikili taş ve bu taşların dibinde kâh ağlayan, kâh gözleri boşluğa dalmış insanlar… Biraz ötemizde bir çukur kazılıyor. Etrafta birkaç boş çukur daha var. Onlardan birine yerleşmeyi düşünüyorum fakat hemen sonra vazgeçiyorum. Bu kadar dar ve sütelik üstü açık bir yer bize göre değil. Hızlıca sığınacak daha iyi bir yer arıyorum. Küçük bir kulübe ilişiyor gözüme. Orada bizi neyin beklediğini bilmiyorum ama her halükârda burada, açıkta beklemekten, dışarıda olmaktan iyi olduğuna eminim. “Dışarı” demek tehlike demek… Hep birlikte kulübeye doğru koşuyoruz.

IX

Bir süredir bu kulübedeyiz. Burada yaşlı bir adam kalıyor. Bize ilk günden bu yana çok iyi bakıyor. Az önce dışarı çıktı. Ben bir köşede çocuklarımı emziriyorum. Çocuklarımla yaşadığım tatlı duygular, mırıltılar suretinde, sobada kaynayan suyun sesiyle karışıp kulübenin içini kaplıyor.

Kaybetmek yaralasa da kaybettikten sonra bulmak; kaybın yarasına merhem olmakla kalmıyor, bu yaranın acıyla kıvrandırdığı günler adına adeta özür diliyor, teselli edercesine rengârenk bir mutluluğu yanı başınıza bırakıyor. Çocuklarımı bir daha göremeyecek olsaydım ne olurdu diye düşünmek bile istemiyorum. Yaşlı adam, elinde su dolu metal bir tasla geri dönüyor. Tası dibimize bırakıp başımı okşuyor. Gömleğinin cebinden solgun bir fotoğraf çıkarıp uzun uzun seyrediyor. Fotoğrafı buruş buruş elleriyle okşayıp derin bir iç çekiyor sonra da boşluğa dalıyor ve taş gibi hareketsiz kalıyor. Arada bir gülümsüyor hemen ardından tuhaf bir yüz ifadesine bürünüyor ve yine taş hareketsizliğiyle boşluğa geri dönüyor. Bir süre bu şekilde donup çözüldükten sonra bize bakıp bilmem kaçıncı kez tekrarladığı cümleleri bir kez daha tekrarlıyor:

“Ferdâ Hanım, yalnız kalma diye her şeyden vazgeçip yanına, bu barakaya taşındım. Demek sen de yalnız kalmayayım diye şu yumurcakları gönderdin ha… Aşk olsun ciğerparem.””

X

Yaşlı adam birkaç ay sonra, bir gece uyudu ve bir daha uyanmadı. Onu kulübesinin dibinde, sık sık okşayıp öptüğü, konuştuğu dikili taşın yanına, açtıkları bir çukura koyup üstünü toprakla kapattılar. Beni ve çocuklarımı da alıp şu an içinde bulunduğumuz eve getirdiler. Bu evde bir anne ile bir baba ve üç çocuk var. Birbirlerine de bize de çok iyi davranıyorlar. Evin annesi bize “Babamın yadigârları” diyor, çocuklarsa her gün farklı isimler takıyorlar.

Aylardır hiç acıkmadım, hiç üşümedim, hiç koşmak zorunda kalmadım ve hiç korkmadım. Bu evin dört duvarı sadece gürültü ve soğuğu değil korkuyu ve endişeyi de dışarıda tutuyor. Huzuru, güveni ve dinginliği ise içeride… Evin büyülü bir havası var, sarıp sarmalayan bir havası… Hayat burada hırıltıyla değil mırıltıyla akıyor.

Dışarıda sağanak hâlde yağmur yağıyor. İri yağmur damlaları çatıyı,  pencerenin camlarını dövüyor. Uzun uzun pencereye bakıyorum. Camın ardında kendimi görür gibi oluyorum. Dışarıdaki kendim; sol kaburgasındaki ağrıyla ve yapayalnız, içeriyi endişeli gözlerle izliyor. Pencerenin dibindeki koltuğa atlıyorum. Kendimle göz göze geliyorum. Onu böyle mahzun beni böyle mesrur kılan şey ne?

Tatlı bir uyku sarıyor vücudumu, esneyip geriniyorum. Koltuğa kıvrılıyorum. İstediğimde uyuyabilmenin, istediğimde uyanmanın iç gıdıklayan saadetiyle yorgun gözlerimi kapatıyorum.


Agit Destan

 
 
 

Yorumlar


bottom of page