top of page

Öykü- Ahmet Fenar- İz

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 2 gün önce
  • 10 dakikada okunur

“Hangi cebini karıştırsan yalnızlık...”

Turgut Uyar- Sonnet

 

İlahi Zeki Bey. Söylenip durmayın. Tamam çıkacağım birazdan. Hep böyle yaparsınız zaten. Ne vakit bir yere gidecek olsam başlarsınız söylenmeye. Geç kalmam efendim geç kalmam merak etmeyiniz. Acelemiz mi var sanki? Oldum olası sevmediniz şu kırmızı ruju. Tamam sürmem bunu. Zaten Nur unutmuş. Geldiği zaman alır artık. Pembeden süreceğim. Şöyle hafifçe. Koskoca doktorun karşısına çıkarken çok affedersiniz Hint fakiri gibi mi giyineceğiz? Şimdikiler giyim kuşam adabı da bilmiyorlar efendim. Düğüne de bayrama da ölüye de diriye de hep aynı elbiseyle gidiyorlar. Utanmasalar pijamalarıyla gezecekler. Oysa her şey yerli yerinde olmalı değil mi efendim?

Aliye Hanım tatlı bir meltemin estiği bu mayıs sabahında gözlerini kocasının açık kahverengi gözlerinden ayırmadan ağır ağır sürdü pembe rujunu artık eski tazeliğinin gelmeyeceğini bildiği dudaklarına. Kırmızı ruju sürseydi de olurdu aslında. Razı ederdi kocasını. Nur’un da değildi. Yalan söylemek adeti değildi ama kendime aldım deseydi Zeki Bey’in ayıplayacağından korktu. Ne olacaksa sanki.

Nur da gelmiyordu zaten. Aramıyordu bile. Ben evleniyorum demişti son aradığında. O kadar. E tabi haklıydı kız. Uzak yol. Ben de uçağa binemem. Kim bilir denesem binerdim belki. Yok canım binecek olsam gelir götürürdü beni. İnsan annesini düğününe çağırmaz mı?

Beğendiniz mi bunu Zeki Bey? Tam sizin sevdiğiniz gibi değil mi efendim? Belli belirsiz. Bakmayın öyle rica ederim. Utandırıyorsunuz. Ne yalan söyleyeyim beni öptüğünüz ilk gün geldi aklıma. Zaman geçiyor Zeki Bey. İnsan özlüyor eski günleri.

Kendi elleriyle diktiği siyah kalem eteğinin üstüne geniş, dantel yakalı beyaz gömleğini giymişti Aliye Hanım. Vatkalı ceketi de siyahtı. Doğanın yarattığı ahengi bedeninde taşımayı seviyordu. Deminden beri kocasının gözlerine bakarak söylediklerine ince bir sitemle devam etti. Eskiden olsa ceketimi giyerken siz tutardınız Zeki Bey. Nasıl kibardınız, nahiftiniz. Sözün kıymetini bilirdiniz. Dinlemeyi de bilirdiniz. Sizinle şöyle karşılıklı oturup iki kelam etmeyi ne çok özledim bilseniz? Şimdi her şey gibi siz de değiştiniz sanki. Gidiyorum efendim tamam. Devirmeyin öyle gözlerinizi. Akşama görüşürüz inşallah. Meraklanmayın. Vakitli geleceğim. Bir arzunuz var mı dışarıdan?  İlahi Zeki Bey.  Bıkmadınız şunu yemekten? Peki alacağım efendim.

Zeki Bey’in hüzünlü bakışını, dudağının üstünde ince bir çizgi gibi duran bıyığını, yüzüne ayrı bir hava katan hafif tebessümünü, açık kahverengi gözlerini duvarda bırakarak çıktı Aliye Hanım. Nur’un öğrenmesi için epeyce borçlanarak aldıkları fakat birkaç denemeden sonra vaz geçip çalmadığı piyanonun üstünde bırakarak. Dış kapıyı kapattı. Hâlâ zarafetini korumaya çalışan ancak titremeye başlayan ellerine baktı kapıyı kilitlerken. Zeki Bey’in elini ilk tuttuğu anı anımsadı. Özlediğini hissetti yine. Özlemek onun kaderiydi. Yıllarca bir çocuğun özlemini çekti. Sonra sevdiği adamın. Şimdi yine bir çocuğun özlemini çekiyordu. Annesinin, babasının, kardeşlerinin. Hatta iki kelam edebileceği birinin.

Anahtarı çevirdikten sonra çantasına atıp bu eski ama güzel apartmanın merdivenlerinden inmeye başladı yavaş yavaş. Kimsenin duymadığı, görmediği bir hayalet gibiydi bu apartmanda. Belki de bu dünyada. Sessiz, gölgesiz.  Gençliğinde böyle miydi peki? Cıvıl cıvıl, konuşkan, içi yaşamak denilen aşkla dolu bir kadındı. Çocuğunun olmayacağını öğrendiği an bile vazgeçmemişti. Kocasını da o ayakta tutmuştu. Zeki Bey onun sayesinde yeniden sarılmıştı hayata. Yıkacaklarmış burayı. Neydi? Ha. Dönüşüm. Kentsel dönüşüm. Külahıma anlatın efendim siz onu. Para kazanacaklar işte. Bizi de öyle kümes gibi küçücük yerlere tıkacaklar. Satmıyorum efendim. Alabilen varsa buyursun gelsin. Halep oradaysa arşın burada.

Apartmanın ağır kapısını açarken zorlansa da hâlâ kendinde kuvvet bulduğu için sevindi içten içe. Ölmemişsin Aliye Hanım. Maşallah sana.  Çantasındaki kağıt mendilden çıkardı, kapının kolunu tuttu. Mendilin kapıya değen yüzünü eline değmeyecek şekilde katladı. Köşeyi döner dönmez kaldırımın kenarındaki çöp kutusuna atacaktı.

Hep aynı şeyleri yapardı.

Üçüncü kattaki dairesinden inerken sessizce Ayetel Kürsi okur, ikinci kata indiğinde şöyle bir soluklanır, aklındakileri diline düşürür kendiyle konuşurdu. Birinci katta çantasından peçeteyi çıkarmaya başlar, giriş kapısına kadar hazırlığını tamamlar sonra da çıkardı hayalet dünyasından. Son bir haftadır da şu kentsel dönüşüm meselesi kurcalıyordu kafasını.

Sokağın köşesini döndü. Arnavut kaldırımlı bu sokağı seviyordu. Çıkarken zorlansa da inmesi kolaydı bu yokuşu. Sokaktaki apartmanların bodrum katlarıyla birinci katların demir parmaklıklarla kapatılmış pencerelerine bakarak inerdi hep. Bazen içeriden gelen sesleri-annelerin çocuklarına bağrışlarını, karı koca kavgalarını- dinlemek ister kendine yakıştıramaz ama yine de merakına engel olamazdı. Zaten çok da hızlı olmayan adımlarını bilerek yavaşlatırdı. Yine öyle yaptı. Artık eskisi gibi kokmadıklarına inansalar da camlarını açıp bahar çiçeklerinin kokusunu içlerine çekmek isteyenlerin açık pencerelerinden gelen sesleri dinledi. Yokuşun sonuna geldiğinde ise vakti zamanında bir tarikatın tekkesi olmuş şimdi yeşil parmaklıklı pencerelerine, ağır ahşap kapılarına kilit vurulmuş -Şeyh Muhyiddin-i Bağdadî Tekkesi- bahçesini otların sardığı binanın önünden geçerken elini duvarların üzerinde gezdirip sessizce bir Fatiha okudu.

Hastaneye geldiğinde yorulduğunu hissetti. Kapıdan içeri girdiğinde ne yöne döneceğini kestiremedi önce. Uzun zaman olmuştu-yirmi gün kadar- bu tarafa gelmeyeli. Bu muhiti de bu hastaneyi de pek sevdiği söylenemezdi ama diğer hastanelerdekiler -hele hele özel hastanelerdekiler- hiç konuşmuyor burunlarından kıl aldırmıyorlardı. Hani neredeyse küçük dağları onlar yaratmıştı. Oysa insan mütevazı oldukça büyürdü.

Dar ve sıkışık koridorlarda nefes, ter, tene sinmiş sigara kokuları arasında yürüdü yavaş yavaş. Çocuk gürültülerinin, bağrışların, oflayışların arasından geçti. Arkasından koşar adım gelen hasta bakıcının “Çekil teyze” diye bağırmasıyla korktu. Sedyede taşıdığı kadın umurunda değil gibiydi adamın. Hastanın feri gitmiş gözlerini, seyrek dişlerini, bembeyaz saçlarını, kırış kırış derisini gördü Aliye Hanım. Sedyenin başucunda hasta bakıcıya yetişmek için hızlı adımlarla yürüyen genç kadına baktı. Yüzü mahzun, gözleri ağlamaklıydı kadının. Sedyedeki ihtiyarın yerine kendini koydu Aliye Hanım bir an, baş ucunda kimsenin olmadığını düşündü. Genç kadının mahzunluğu kendi yüzünde peyda oldu.

Kalabalığın içinde dura dinlene yürüdü. Birkaç kapının önünden geçti, beğenmedi. En kalabalık yeri arıyordu. Mahşer yerini andıran koridordaki kalabalık hangi doktorların kapısındaydı acaba? Alışık ama ağır adımlarının izini koridora bırakarak ilerledi. Bugünkü durağını bulduğuna inandığı anda durdu. Mavi kapının önü epey kalabalıktı. Bekleyenlerin çoğu da yaşlıydı. Yaklaştı, beklemeye başladı o da. Kapının önünde herkese yetecek kadar sandalye yoktu. Olmazdı da. “Herkese yetecek hiçbir şey yok bu dünyada.” derdi Zeki Bey de. “Var da yok. Yetmez, çünkü yeterse düzen bozulur. Doğrusu da bu.” derdi. Aliye Hanım kocasının doğrusu da bu sözüne şiddetle karşı çıkar hayvanlar aleminden sayısız örnek verir fakat bunların hiçbiri Zeki Bey’i tatmin etmezdi. “Doğanın kanunu bu.” diyerek Aliye Hanım’ı önce biraz daha kızdırır sonrasında “Fakat benim sevgim ikimize de yeter” diyerek kırgın gönlünü almaya çalışırdı. Şık giyimli bu kadının ayakta beklediğini görenlerden biri -kuvvetle muhtemel kendisinden yaşça büyük- “Abla gel, sen otur.” deyince ikiletmeden ve teşekkür ederek geçti adamın kalktığı yere Aliye Hanım. Onca yürüdüğüme değdi doğrusu diye geçirdi içinden. Tam istediği gibiydi burası. Üçlü sandalyenin ortasında iki kadının arasında oturuyordu adam ve o kalkınca kadınların arasına oturmak Aliye Hanım’ın arayıp da bulamadığıydı. Hastanenin dar ve kalabalık havasına yaşlılara özgü bir soluk boşaltarak oturdu Aliye Hanım. Kızdığı şeyleri kendisi yapıyordu şimdi. Belki bilerek belki istemsizce. Çoğunluğa benzemenin kendini kurtaracağına inanıyordu belki de. Belli belirsiz bir “Geçmiş olsun.” çıktı ağzından sağında ve solundaki iki kadına. “Sağ ol, sana da” dediklerini duydu.

Konuşmak istiyordu. Durmadan, dinlenmeden konuşmak. Anlatabildiği ne varsa anlatmak. Bunun için gelmemiş miydi buraya? Ya konuşmazlarsa onunla. Ya terslerlerse. Bazen oluyordu çünkü. Geçen gittiği hastanede olduğu gibi. Şu özellerden birinde genç çiftleri görüp şevke gelmişti de onlarla konuşmak istemişti. Kadın doğum doktorunun kapısında bekleyenlere yaklaşmış, boş bir yere oturmuş (özel hastanelerde boş yer olma ihtimali vardı) hamile kadınlardan birine birkaç şey sormuştu. Nasıl da terslemişlerdi onu kadınla kocası. Sırası mıydı böyle şeyler söylemenin, bu kadar soru sormanın? Ya yine öyle olursa. Ama öyle olmasın diye gelmemiş miydi buraya? Yolunu uzatarak hem de epeyce uzatarak sırf o yüzden yürümemiş miydi buralara kadar?

Bu dilemmadan solunda oturan kadının  “Senin neyin vardı teyze?” sorusuyla kurtuldu. Aliye Hanım kendisiyle aynı yaşlarda olduğu her halinden belli olan kadının teyze demesine bile gücenmedi. Demek kendini genç görüyordu hâlâ kadıncağız ya da Aliye Hanım’ı daha yaşlı. İnsan kendi gözüyle bakmalıydı kendine. Kadın, Aliye Hanım’ın cevabını beklemeden “Mehmet Bey iyi doktordur.” dedi.  Demek Mehmet’ti doktorun adı. Kapısının üstünde büyük harflerle yazan adına bakmak aklına gelmemişti. Konuşmaya can attığını belli etmemeye çalışarak “Ne zamandır bekliyordum da bugün ancak sıra bulabildim efendim.” diyerek cevapladı kadının sorusunu.

“Öyle teyze öyle. Hep başı kalabalık bu adamın.” Aliye Hanım’ın verdiği cevabın farkında bile değildi kadın. Çok da önemli değildi zaten. Burada herkes herkese aynı şeyleri sorardı. Maksat sadece sormaktı. İki çift laf edip beklemenin sancısını azaltmak, aynı derdin başkalarında da olduğunu bilerek içini rahatlatmaktı.

“İyi doktor iyi. Biraz asabi ama verdiği ilaçlar hep iyi geldi bana. Şimdi de benim herifi getirdim.” Bu kez sağında oturan kadın girmişti söze. Karşıdaki sandalyelerden birinde başını öne eğmiş uyuklayan adamı göstererek konuşuyordu. “Dizlerim de dizlerim deyip duruyor ne zamandır. Kalk git doktora dedim herif ona bile eriniyor. En sonunda aldım getirdim.”

Aliye Hanım’ın yüzünde bir tebessüm harelendi. Hayır, kadının kocasını ekşi bir meyveden bahsedermişçesine yüzünü buruşturarak anlatmasından değil doğru yere gelmenin verdiği mutluluktandı bu tebessüm haresi. “Ben pek bilmem efendim doktor beyi ama methini duydum da geldim. Bakalım inşallah bendenize de bir faydası dokunur.”

Böyle sözlere yabancıydı iki kadın da. Aliye Hanım’ın bu sözlerine onu baştan ayağa süzerek cevap verdiler, gözleriyle. Üstündekilere daha dikkatli baktılar. Saçına,yüzüne,rujuna.

“İyi iyi de. Dedim ya sinirli. İnsan bazen soracağını unutuyor.”

“Aman bacım boş ver. Nikahına mı alacaksın adamı? Sinirliyse sinirli. Sana üç beş dakika bakar tamam. Bir daha gelmezsin beğenmezsen. İlacı gereci iyi gelsin de.”

“Öyle canım öyle tabi.”

Yüzündeki tebessüm içinde bir mutluluğa döndü Aliye Hanım’ın. Zeki Bey kendisini ve her şeyi bırakıp terk-i hayat eylediğinden beri tek başınaydı. Hayır, tek başına değil yalnızdı. Hayatı bu yalnızlık ve aynılık üzerine kuruluydu o gittiğinden beri. Aynı saatte uyanır, kahvaltısını aynı saatte yapar, aynı saatte evinden çıkar ve hastaneye giderdi. Farklı olan sadece hastanelerdi. Aklına hangisi gelirse ayakları onu nereye götürürse. Gittiği hastanede konuşacak birilerini bulduğunda içini kaplayan sevinç bile aynıydı. Hiç almadığı randevulardan bahseder, olmayan ağrılarını anlatır, kullanmadığı ilaçların faydalarını söylerdi kimle konuşuyorsa. Sıra bekleyenler çoksa daha mutlu olur hele doktorların işlerinin çıkmasına, servise gitmelerine, geç kalmalarına bayılırdı.

Artık sazı eline alma zamanının geldiğini düşündü Aliye Hanım. “İçeri de hasta var mı efendim?” diye bir girizgah yaptı. Koltuk komşuları kendilerine ikide bir de efendim diyen bu kadının karşısında toparlanma gereği hissettiler. Varsa var yoksa yok. Onun derdi bu değildi. O konuşmak istiyordu, sadece konuşmak. Havadan sudan, eskiden yeniden, mahallesinden, çocukluğundan, Zeki Bey’den, Nur’dan. Söz altındı onun için sükût değil. Söz her şeyden kıymetliydi.

“Yok.” “Doktor geldi ama başlamadan gitti. Servise çıkmış. Öyle dediler. İşin yoksa bekle şimdi.”

“Eh ne yapalım? Bekleyeceğiz efendim.” Bekleyecekti. Her bekleyiş kalbin acısı olacak değildi ya. Güzel olduğu anlar da vardı.

“Senin şikayetin neydi ki teyze?” diyerek gönlünün kocamadığını ispatlamaya çalışırcasına yineledi sorusunu kadın.

Yalnızlık. Benim ki yalnızlık efendim. Zeki Bey’in yokluğu. Nur’un gidişi, annesini unutuşu. Konuşacak dertleşecek kimsemin olmayışı. Sessizlik benim şikayetim. Kapımın çalınmaması. Komşularım kavga etseler de ses olsun diye beklemek, açık pencerelerin önünden geçerken adımlarımı yavaşlatmak. Durmadan özlemek. Kocamı, kızımı. Her şeyin hep aynı olması benim şikayetim.

“Benim mi efendim?” Sustu, bekledi Aliye Hanım. Ne deseydi ki. Alışıktı ama aklı durmuştu birdenbire. Gözleri karşısındaki koltukta uyuklayan adama kaydı. “Benim de dizlerim.” dedi. “Dizlerim zevciniz beyefendinin dizleri gibi. Fena ağrıyor. Sızlamasına bir çare bulunamadı. Gitmediğim yer kalmadı efendim.”

“Allah şifa versin. Zor vallahi. Benim de öyle.”

“Hep aynıyız hep. Al işte benim bey. Dizlerim de dizlerim. Çoluk çocuk var mı senin?”

“Var efendim. Ellerinizden öper bir kızım var. Amerika’da kendisi. Doktordur o da.”

Aynı anda gelen maşallah nidalarıyla gururlanmadı değil Aliye Hanım. Fakat daha çok üzüldü. Başkalarının sahip olmak için kim bilir neleri feda edeceği şey onun içini acıtan bir yara gibiydi. Kadınlar bir kez daha toparlandılar. Kızının doktor olduğuna -hem de Amerika’da- inanmakla inanmamak arasında kalsalar da saygı duyma ihtiyacı hissettiler. Giyim kuşamına baksana. İyi de kızı Amerika’daysa hem de doktorsa ne işi vardı bu hastanede. Yalan mıydı ki? Niye yalan olsun? Mehmet Bey iyi doktordu. Öyle de Mehmet Bey’den iyi doktor yok muydu canım memlekette. Besbelli yalan. Kadın bunamış. Şuraya bak düğüne gelir gibi giyinmiş.

Sıranın kendisine geldiğini üstüne çevrilen bakışlardan, kalabalığın içinden söylediklerine kulak misafiri olduktan sonra şimdi söyleyeceklerine dikkat kesilenlerden anladı Aliye Hanım. “Zeki Bey.” dedi “Nur içinde yatsın bu dünyadan göçeli epey oluyor. Kızım Nur da uzunca bir zamandır yurt dışında. Oradan teklif aldı gelmedi bir daha. Gelir gelir ama ne zaman gelir bilmem. Ne olmuş yani efendim Zeki Bey’le bizim bir çocuğumuz olmadıysa. Ömrümü verdim ben ona. İki buçuk yaşından beri kızım o benim. Gelir elbet.” Az evvel kulak misafiri olup şimdi bütün dikkatlerini ona verenler iki şey bekliyorlardı. Doktorun servisten gelmesini ve bu şık giyimli, kibar kadının söyleyeceklerini.

“Bir Kurban Bayramı’ydı efendim. Daha çocuktum o zamanlar. Öyle belli belirsiz hatırlıyorum işte. O zaman bu evde değildik daha. Bahçeli bir evimiz vardı. Babam -Allah rahmet eylesin çok iyi adamdı- bir keçi almıştı. Zannedersem bayramdan üç beş gün evvel. O zamanlar biz de komşularımız da bahçemizde üç beş bir şeyler yetiştirirdik efendim. işte domatesi, biberi vesairesi. Sarımsak da vardı bahçemizde.”

O kapının önündeki herkes bekliyordu. Aliye Hanım’ın şimdi Amerika’da yaşayan doktor kızını nasıl evlat edindiğini anlatmasını, o bayram gününde ne olup bittiğini... Koridordaki kalabalığın uğultusu Aliye Hanım’ın anlattıklarına bir ahenk katıyor dinleyenlere zevk veren bir nağmeye dönüşüyordu. Evlerine döndüklerinde eşlerine, çocuklarına, komşularına anlatacak ve birkaç gün konuşacakları bir konu bulmanın verdiği gizli haz ise tarifsizdi.

“Uzatmayayım efendim. Hayvanı kömürlüğe bağlamıştı babam. Keçinin affedersiniz melemelerine dayanamayıp acıktığını düşünen ağabeyimle kardeşim şunu salıverelim karnını doyursun yarın nasılsa son günü dediler. Çocukluk bu ya. Ben de uydum onlara. Arife günüydü efendim. Hayvancağızı kömürlükten çıkardık. Bahçeye bir dalışı vardı ki görmeliydiniz. Hopladı, zıpladı, önüne geleni ezdi, çiğnedi ve yedi efendim. Ne yapacağımız şaşırdık, hayvanı zapt edemedik. Bir korku bir telaş aldı bizi. Üç kardeş hayvanı babam gelmeden nasıl içeriye soktuk nasıl bağladık anlamadık efendim.”

Dinleyicilerin çoğu aradaki bağlantıyı kurduklarından emindiler ancak yine de hikâyenin sonunu merak ediyorlardı. Belli ki hayvan hoplayıp zıplarken belki de korkudan bu hanımın mahrem yerine falan vurmuş ve ilerde ana olmasına mani olmuştu. İnsanın başına her şey gelirdi şu dünyada.  İhtiyarlardan, -sakalı ağarmış, derin derin nefes alanlardan biri- kurban olacak hayvanla eğlenilir mi diye geçirdi içinden. Allah böyle çarpardı işte.

“Neyse efendim, ertesi gün bayram namazından gelince kestiler hayvanı.” Bendeniz bakamadım tabi. Fakat efendim hayvan bir kokuyor ki akıllara zarar. Tabi efendim tabi. Bildiğiniz sarımsak kokuyor hayvanın eti. Yanına yaklaşılmıyor. Etinden bir parça keselim deneyelim dedi babamla annem fakat nerede? Piştikçe daha beter koktu efendim. Tüm evi sardı kokusu. Duramadık. Yesek yenmiyor mübarek. Atsak da atılmaz. Malum üçte birini dağıtacaktık ama tamamını dağıttık efendim. Babam kızgın bir şekilde ve ağabeyimi de yanına alarak öteki mahallelere gitti. Durumu da anlattı. Kabul edenlere verdi efendim. E tabi o bayram bize de ceza kabilinden et yemek kısmet olmadı.”

Aliye Hanım gülmeye başladı. Sakin ama içten. Pembe dudaklarının altındaki bembeyaz dişleri göründü. Çocukluğuna -o bayram sabahına- gitmişti bir an. Özlediklerinin yanına. Etrafında sözünü kesmeden onu birer mürit edasıyla dinleyenler anne olamayışı, Zeki Bey, Amerika’daki doktor kızı ile ilgili bağlantıyı kurmaya çalıştılar. Kuramadılar. Yoktu da zaten. Aliye Hanım sadece konuşmak istemişti.

Kimsenin gülmediğini konuşmadığını görse de aldırmadı.  O sırada doktor geldi, odasına girdi. Birkaç dakika sonra yanmaya başladı sıra numaraları. Sıradaki Hasta 112 AYŞ*** KO*** …

İsmi yanan, Aliye Hanım’a “teyze” diyen kadındı. Doktorun odasına zor yürüdü. Müritler de birer birer dağıldılar etrafından. Kandırıldıklarını düşünerek somurtarak homurdanarak çekildiler. Aliye Hanım’ın arkasından konuşurlarken ellerindeki kağıtlara ve ekrana bakıyorlardı iyi görmeyen gözleriyle. Halbuki kalsalar Aliye Hanım onlara daha neler anlatacaktı neler. Müstakil evlerinin yerine yapılan apartmanı şimdi yıkmak istemelerinden de bahsedecekti.

Kalktı Aliye Hanım. Derin bir nefes verdi. Gülümsedi. Mutluydu. Daha geldiği yolu yürüyecek, eski tekkenin önünden geçerken durup Fatiha okuyacak, yokuşu çıkarken yorulacak ve dinlenmek için mümkün mertebe açık pencereli evler bulmaya çalışıp onların önünde soluklanacaktı. Bir de kasaba uğrayacaktı. Temizlenmiş işkembe almak için. Zeki Bey, çorbasına bayılırdı. Bol tereyağlı, bol sarımsaklı. Malumunuz sarımsağı sevmezi Aliye Hanım ama işte Zeki Bey için katlanırdı. Eve gittiğinde didişeceklerdi, bu sarımsak mevzusu yüzünden.


Ahmet Fenar

Yorumlar


bottom of page