Öykü- Artun Mimar- Yolda
- İshakEdebiyat

- 3 saat önce
- 7 dakikada okunur
N. şehrinden çıkmış, onu M. şehrine götüren otoyolda arabasını sürüyor. Dinmeyen şiddetli yağmurun keskin damlaları arabayı bir taramalı tüfek gibi tarıyor, ön camı yarıp onu kör etti edecek. Gümbür gümbür çakan şimşekler yüreğini hoplatıyor. Yolun düz olmasını, yolda dengesini bozabilecek bir tümsek ya da kaymasına yol açabilecek su birikmiş bir girinti ile karşılaşmamayı diliyor. Gerçi bu tür engeller çıktığında onlarla mücadele etmekten büyük zevk alıyor; arada aksiyon lazım, kahramanlıklar lazım. Yer yer yolu kaplayan sis, varış yerine yaklaştığında bunu anlamayacağını fısıldıyor ona. Ama onun derdi zaten başka: Arabasına iyi bakmak, daha iyi bir arabaya geçmek, arabasını sürmeye devam etmek. Varış yerine hazırlanmıyor o. Varış yerine varacağının farkında mı gerçekten? Peki ya aslında onun arabayı değil, arabasının onu sürdüğünün?
“Camların hepsi kapalı mıydı, içeri su girer de koltukları tahrip ederse ne yaparım ben, sisten önümü göremiyorum, farlarımı açayım, ya diğer sürücüler açmaz da onlara çarparsam, kırık dökük arabayla devam ettiğimi görürlerse dalga geçecekler benle, kornalarıyla yuhalayacaklar, benzinciden bulaşan çamuru hala silmedim pedalların üstünden, umarım puan kaybetmem, nasıl yapabildim böyle bir şeyi, nasıl, nasıl!”
Yolda ona arabanın kapatılamayan, sesi kısılamayan, kanalı değiştirilemeyen bozuk radyosundan gelen ses eşlik ediyor. “Araba sürmek en yüce uğraştır. Arabasına en iyi bakanlar en başarılılardır. Az önce attığın makas tehlikeliydi ama bizi sıkışmış trafikten kurtardı, düz yola çıkardı. Diğer arabalardan ne kadar uzakta olursak başımıza iş açma ihtimalimiz o kadar azalır. Hem benzin istasyonuna da yaklaşmış olduk bu sayede. Unutma sadece benzin istasyonundan benzin almak için durabiliriz. Benzin alalım ki arabayı sürmeye devam edebilelim. Birkaç gün önce araba seyir halindeyken camdan sarkıp sönen lastiği şişirmene de bayıldım. Bu son günlerdeki başarıların için sana on puan daha veriyorum. Böylece toplam puanın iki yüz ikiye ulaştı. İki yüz puanlık bir arabaya geçmek istiyorsun değil mi?”
Bu habere çok seviniyor. Kendini bildi bileli kullandığı bu külüstür arabadan kurtulacak. Yoldaki diğer sürücülere, iki yüz puandan daha az puanı olanlara caka satacak. Yeni arabasının benzin deposu hem daha hızlı dolacak hem de daha fazla kapasiteye sahip olacak. Böylece benzin istasyonunda daha az dinlenecek, buradan kazandığı zamanı arabasına odaklanarak geçirecek. Radyodan gelen sesin iki yüz puanlık arabaya geçmek isteyip istemediğini sorması çok saçma geliyor. Tabii ki istiyor! Amaç ne ki? Bir an için, yeni arabanın daha büyük cam ve lastikleri, daha fazla düğmesi, daha geniş koltuklarıyla ilgilenmenin, arabayı pırıl pırıl etmenin onu daha fazla yorabileceğini ve gerebileceğini hisseden gözleri seğiriyor. Ama onun aklında yeni arabanın ona sağlayacağı ilerleme var. İki yüz puanlık bir araba, diğer sürücülerin göstereceği saygı, sırtını dayayacağı yeni araba koltuklarının vereceği rahatlık, daha değerli bir arabayla ilgilenmenin ona sağlayacağı puanların onu çok daha kısa sürede bu sefer dört yüz puanlık bir arabaya ulaştıracak olması… Hem niye bu külüstürle yola çıkmıştı ki, bilmiyor.
Sisin dağılmış olduğu bir anda bir trafiğe giriyor. Bir sürü araba yavaşlamış, kornaları ile yuhalamakta. Radyodaki ses “Hahaha görüyor musun olanı? Utanmaz sürücü!” diyor.
“Görmüyorum,” diyor. Koltuğunda sırtını dikleştirerek kafasını yukarı uzattığında birkaç on metre ötede bir arabanın yolun kenarında öylece terk edildiğini görüyor önce. Başından aşağı kaynar sular dökülüyor. Biraz daha ileriye baktığında ise terk edilmiş arabanın sahibi olduğu anlaşılan sürücünün yolun kenarında ve şiddetli yağmurun altında, varış yerine doğru koştuğunu görüyor. Yanından geçen arabalardan, yuhalamaların yanı sıra, “Seni gidi deli!”, “Arabasız varış yerine nasıl varabileceğini düşünüyorsun!”, “Araban olmadan bir hiçsin!”, “Ne kadar dayanabileceksin!” şeklinde sürücü haykırışları duyuluyor. Buna karşılık arabasını terk etmiş olan sürücü, “Ellerim, bacaklarım tutmuyormuş gibi hissediyorum, seyir halindeyken kendimi camdan dışarı atasım geliyor, nefes alamıyorum artık arabanın içinde, anlıyor musunuz ha, anlıyor musunuz?” diye haykırıyor. Sürücüler bu sefer gülerek, “Hahaha, bir sürücü arabasını hiç bırakır mı? Çabuk arabana dönmezsen donacaksın, yolculuğun tamamlanacak. Seni aptal deli!” diyorlar.
Arabası delinin yanına vardığında delinin kendisine sataşanlara ve dışarıdaki buz gibi, şimşekli havaya karşı duyarsızlaşmaya başladığını görüyor. “Nasıl da varıyorum ama varış yerine, bu güneşli günde havada süzülen kanatlarım sayesinde…” diye kendi kendine konuşurken duyuyor deliyi. Delinin yanından geçip giderken delinin önce yavaşlamaya başladığını, sonra da durduğunu görüyor. Deli titriyor. Öksürüyor. Öksürüyor. Sonra yolun kenarında yere yığılıyor. Izdırabı sona eriyor. Sonra ışınlanmışçasına gözden kayboluyor.
“Nefes alamıyormuş, yazıklar olsun. Eskiden sürücüler atla gidiyorlardı bu yolu, şikâyet ediyorlar mıydı!” diyor radyodaki ses, “hem araban olacak hem şikâyet edeceksin, olmaz. Şu arabanın camlarının güzelliğine bak, şu koltukların rahatlığına bak. Bir sürücü başka ne ister ki? Hem arabaya ne olacak şimdi, bunu hiç düşündü mü bu utanmaz deli?”
Delinin, “Güneşli havada kanatlarla süzülmek,” sözü çok eskiden masal dinlediği günleri anımsatıyor ona. Sadece masallar değil, kendi macerası da aydınlıktı o zamanlar. Karikatür çizerdi, keman çalardı, dans ederdi, hayvan türleri arasındaki akrabalığı araştırırdı. Güneş ışınları kanına karışırdı. Rüzgârı dostu gibi kucaklardı. Ama şimdi…Ve bu bozuk radyodan gelen ses… Neyse o günler geride kaldı, deli işte, masal dünyasında yaşıyor, diye düşünüyor. Sadece yüksek ağaçlara çarpmamayı düşünürsün böyle bir durumda, kafana estiği gibi ilerlersin, ya sonra? Ne lastik şişirme var ne cam silme ne arabanın ısıtılması derdi var. Gel keyfim gel. Bu kadar da bencillik olmaz. Diğer sürücülerin yuhalamaları da cabası. Hem eksi puan toplarsın herhalde böyle bir durumda. Komik olmayalım.
Bunları düşünürken yanından şoförlü bir arabanın geçtiğini görüyor. Güneş rengi, bir bakanı bir daha bakmaya zorlayan, yedi buçuk metre uzunluğunda, iki buçuk metre yüksekliğinde bir limuzin. Arkada yaşlı bir eski sürücü oturuyor. Arabayı şoför kullanıyor. Radyodaki ses, “Bak, bak, kim geçiyor, tamı tamına on bin puan toplamış bir sürücüdür o. Bu uğurda iki mide ameliyatı geçirdi. Bu kadar puan toplayınca arabanı sürmesi için başkasını bulabiliyorsun. Sen sadece yapılması gerekenleri söylüyorsun, şoför de yerine getiriyor,” diyor.
Heyecanlanıyor, başarmış birini görme fırsatı bu. Hemen yaşlı eski sürücüyü incelemeye başlıyor. Eski sürücünün avurtları çökmüş, kel. Ağzında bir puro var. Puro uzun süredir kendi kendine yanıyor belli ki, ucunda fazlaca kül birikmiş. Gözleri kan çanağı gibi. Şakaklarından ter akıyor, bulutlardan dökülen yağmur arabaya sızmışçasına. Eski sürücünün dudaklarını okuyor. “Az daha tümseğe çıkacaktın. Dinlemiyor musun ya sen beni? Senin şoförlüğünde sürekli ciğerim ağzımda. Bu arabanın silecekleri kadar aklın yok. Senin yüzünden bir puan bile kaybedersem, biliyorum ben sana ne yapacağımı,” diye bağırıyor şoföre. Şoförün sesi titriyor, “Affedersiniz, efendim,” derken. Onun da şakaklarından ter akıyor ve onun da gözleri kan çanağı gibi. Yaşlı eski sürücünün yersiz telaşlarından bıkmış belli ki. Ağzında purosu eksik. Yaşlı eski sürücü odağını arabadan çekip camdan dışarı bakmaya başlıyor. On saniye kadar sonra, “Off, sıkıldım,” diye mırıldanıyor. Tekrar arabaya odaklanıyor. Şoföre bağırmaya başlıyor, “Benzini takip ediyorsun değil mi?”
Zaten başarmış olan bir sürücünün başarısızlıktan bu kadar korkmasına çok şaşırıyor. Yoluna devam ederken, benim iyi bir şoförüm olacak yaşlılığımda, o arabayı kullanırken ben başka şeylerle uğraşacağım, şeyle mesela, şeyle… diye düşünüyor. Aklına bir şey gelmiyor. Araba sürmek ve araba bakımı dışında hiçbir şeye ilgisinin kalmadığını, elinden başka hiçbir şeyin gelmediğini fark ediyor bir anda. Bunun üzerine önce yaşlı sürücü, sonra deli geliyor gözlerinin önüne. Midesi bulanıyor. Nefes alamıyormuş gibi hissediyor.
Benzinciye varıyor. Radyodaki ses, “Bazıları sekiz saat benzin doldurma utanmazlığını gösteriyor. Beş-altı saat yeterli oysaki. Beş-altı saat sonra yola devam edeceğiz,” diyor. Benzincide beklerken gözleri bulutlara dalıyor, zihni bulutların ötesindeki bulanık bir gerçekliğe geçiş yapıyor. Kendi yaşlarında, yüzünü seçemediği, kendisiyle aynı kıyafetleri giymiş, arabasının koltuğunda oturmakta olan bir sürücünün başını öne doğru eğmiş şekilde kucağındaki kağıtlara karikatür çizdiğini görüyor. İçinden ne geliyorsa süzmeden döküyor kâğıda. Sahneyi bir güneş ışığı hüzmesi aydınlatıyor. Sürücünün gözleri ışıl ışıl, sürücü olduğuna inanmak zor. Çizdiği karikatürlerde aynı arabayı paylaşan bir sürücü çifti var. Yan yana oturuyorlar. Dönüşümlü olarak biri arabayla ilgilenirken diğeri keman çalıyor. İkisi de gülümsüyor. Bir süre sonra karikatür çizen sürücü arabasının camını açıyor. İçeriyi sıcacık hava dolduruyor, “Oh!” diye bağırıyor. Çizimlerini yan koltuğa bırakıp arabanın camından geçerek arabanın üstüne çıkıveriyor. Bu sefer “Hoppa” diye bağırıyor ve başlıyor dans etmeye, nasıl göründüğünü umursamadan. Başkalarının da dansa katılmasını istercesine kollarını omuz hizasında iki tarafa açıyor. Zıplıyor, sekiyor, ayağını yere sürtüyor, bazen ayaklarıyla dalgaya benzer bir hareket yapıyor, bunu yaparken eğilip eliyle üstünde dans ettiği arabanın tavanını dövüyor. O noktada birden radyodaki ses duyuluyor. “Aklını mı kaçırdın! Bu ne rezalet! Sürücüsün sen kasap değil, sürücü arabasına zarar vermez, sürücü sadece arabasıyla ilgilenir. Yirmi puan düşürüyorum senden, külüstüründen kurtulamayacaksın!” Dans eden sürücünün gözlerindeki ışık sönüyor, ışık hüzmesi kayboluyor. Kendisini arabadan aşağıya atıyor.
Bulutlardan benzinciye dönüyor zihni korku içinde. “O ben miydim?” diye sıçrıyor. Karikatür çizen ve dans eden sürücüyü kınayan radyo sesini affedemiyor. Arabaylayken güneş uğrar mıydı? Buna izin var mıydı? Radyodaki sesin belirlediği süre dolduğundan yola çıkıyor yine. “Karikatür çizip dans etmek mi, yoksa külüstürden kurtulup yeni arabaya geçmek mi?” diye soruyor kendine. “Karikatür” ve “dans” kelimeleri ağzından çıktığında kendisini istemsiz olarak gülümserken buluyor. Yeni arabayı düşündüğünde ise el bilekleri kasılıyor, avuç içi terliyor.
Benzinciden ayrılıp yola çıktıktan kısa süre sonra yolun ilerisinde bir yerde bu yağmurlu günü örten kara bulutların arasından yolun üstüne doğru süzülen bir güneş ışığı hüzmesi gösteriyor kendisini. Çölde bir vaha gibi. İstemsiz gülümsüyor. Kendisini tutamıyor, bir an önce ışık hüzmesinin aydınlattığı yere gitmek için gazı köklüyor, hız limitini aşıyor.
“Ne…Ne yapıyorsun sen?” diyor radyodaki ses.
“Işık hüzmesinin oraya gidiyorum,” diye cevaplıyor.
“Bana bak…yavaşla, yoldan çıkacaksın! Hey, duyuyor musun beni? Arabanı mahvedeceksin. Güneş ışığı hiçbir işe yaramaz!”
Dinlemiyor. Gaza basmaya devam ediyor. Güneş ışığı hüzmesinin bulunduğu yere geldiğinde, güneş ışığı hüzmesinin ağır ağır seyreden, külüstür, camları uzun süredir silinmemiş ama kupkuru, sıcacık bir arabayı aydınlattığını görüyor. Üzerinde bulut olan ve yağmura maruz kalan arabaların sürücüleri aydınlık arabanın yanından geçerlerken aydınlanmış arabayı yuhalıyorlar kornalarıyla. Aydınlanmış arabaya “Arabanla ilgilen arabanla!”, “Çok pişman olacaksın!”, “Yaptığın şey kimsenin umurunda değil,” diyorlar. Arabanın içindeki aydınlanmış sürücü kendisine laf edenlere aldırmıyor. Araba ne zaman kırmızı ışıkta ya da trafikte dursa, arabanın pırıl pırıl olup olmadığını ya da yan aynaların düzgün durup durmadığını kontrol etmektense, kucağındaki müzik klavyesini çalıyor, hoparlöre bağlamadan. Sonra kitap okuyor. Düşünüyor. Hayal kuruyor. Gözleri hep ışıl ışıl. Camı açmış, rüzgârı kucaklıyor. Havası azalan lastiğini sonuna kadar değil, idare edecek kadar şişiriyor, başka şeyler için vakit kazanıyor böylece. Arabadaki kum ve çamurlar keyfini bozmuyor.
Bir kırmızı ışıkta aydınlanan arabanın yanına gidiyor, camını açıyor, “Bakar mısın?” diye bağırıyor, “ben de senin gibi olmak istiyorum, arabamlayken güneşi doğurmak!”. Aydınlanan sürücü gülümseyerek, “Elbette,” diye yanıtlıyor. O anda radyodaki ses araya girerek, “Neler saçmalıyorsun sen? Tam yüz puan kırıyorum, külüstüründen kurtulamayacaksın!” diye haykırıyor.
Artık dayanamıyor, öfkesini hapşırıyor. “Araba sürmekse araba sürmek, al işte sürüyorum. Külüstür de olsa sonuçta bu da bir araba, ben bunu süreceğim!”
“Saçmalama, limuzin hayallerin ne olacak peki?”
“O hayalleri sen kafama soktun, benim artık başka hayallerim var, beni sürmene izin vermeyeceğim!”
Bu noktada yandaki aydınlanmış arabanın sürücüsü kendisine camdan bir beyzbol sopası uzatıyor. Hiç düşünmeden beyzbol sopasını kabul ederek bozuk radyoyu paramparça ediyor. Derin bir rahatlama hissederek aydınlanmış sürücüye döndürüyor yüzünü.
Aydınlanmış sürücü, “Güneşin tadını çıkar,” diyor gülümseyerek.
Artun Mimar




Yorumlar