Öykü- Osman Şimşek- Dört Şerit Devlet
- İshakEdebiyat

- 3 gün önce
- 5 dakikada okunur
Yoğun geçen bir iş günün sonunda, masamdan kalkıp ağır adımlarla pencereye yaklaştım. Paydos saatinin gelmesi, yine şu yoğun trafiğe çıkacağımdan dolayı hareketlerimi ağırlaştırıyordu. Birazdan çıkıp içine gireceğimi aklıma getirmesem, plazanın on yedinci katındaki manzaram gözüme herhalde güzel görünürdü. Dura kalka uzaklaşan araçların arkasındaki kırmızı ışıklar, yoğun kıvamlı lav tablosu gibiydi. Uzaktan seyretmesi güzel bir tablo. Ne var ki bu manzaraya bir güzelliği seyreder gibi bakamıyordum. Sanki birazdan mücadele edeceğim ve biraz da çekindiğim rakibimi gizli gizli süzüyordum. Alışkın hareketlerle telefonumu çıkarıp navigasyonu açtım. Satış fırsatı vermeyen borsa grafiği gibi hep kırmızıydı ekrandaki çizgiler. Biraz beklesem acaba sarıya dönerler miydi?
Yapacak bir şey yoktu. Saat 17.30 olduğunda, kızıl lav nehrine kendi sokağımdan katılacaktım. Ara sıra telefonumu kontrol ediyor, ekrandaki kırmızıların turuncuya dönmesini bekliyordum. Şansım varsa düştüğüm bu nehirden en erken bir buçuk saat sonra çıkacaktım.
Lakin, burası zamanın geri aktığı tek yerdir. Arabaların tamamı birer zaman makinasıdır. Navigasyona bakarsınız, bir saat on beş dakika gösterir. On dakika sonra ise bir saat yirmi beş dakikaya çıkmıştır. Hedefe yaklaştıkça uzayan zamanın yarattığı paradokstan çıkabilmek için vakit geçirecek şeyler bulmanız gerekir. Böyle günlerde kendimi bütün heybetiyle, ağır ağır akan bir nehrin sürüklediği kütük gibi düşünürüm. Bildiğiniz dümdüz kütük. Kökünden kopmuş, devrilmiş, mücadele etmeyi bırakmış, yorgun, yılgın. En iyisi, akışına bırakmak derim. Kütük ol ve sürüklen. Yol nasılsa çıkacağı yeri bilir.
Bir süre böyle sürüklendikten sonra kütük metaforu da işe yaramaz olur. O zaman radyoyu kurcalamaya başlarım. Favori listemde kayıtlı beş kanaldan ikisi haber, biri sadece enstrümantal müzik yayını yapıyor. Biri, sunucuların gırgır şamatayla ve vız vız bir sesle sohbet edip gündeme gönderme yaptıkları kanaldır. En kafa radyom budur zaten. Sonuncusu ise popüler yabancı müzik çalan bir kanal. Saat on sekizde haber başlıklarını dinleyip favori kanalıma geçerim. Yarım saat kadar sonra bu da kesmez. Reklam arasında birkaç arkadaşımı ararım. Ne de olsa arkadaşlarla iletişim için gün içerisinde en uygun olduğum an, bir kütüğe evirildiğim andır. Araç kullanırken telefonla mı konuşuyorsun diye eleştirebilirsiniz. Haklısınız. Ama hepimizin yok mudur ufak tefek hatalı tavırları?
Saat 18.30’a geldiğinde navigasyondaki çizgiler hâlâ kırmızıdır. Benim gibi küçük yatırımcı mantığıyla araba kullanan tiplerin tercihi genelde orta şerittir. Kendimizi burada güvende hissederiz. Ne akar, ne kokar, usul usul yol alırız. Hayalimiz kimseye dalaşmadan, bulaşmadan, hır gür etmeden evimize varmaktan ibarettir. En önemlisi de bu değil mi zaten: İstanbul trafiğinden tek parça çıkabilmek. Ne demişler “İtle dalaşmaktansa çalıyı dolaşmak yeğdir.”
Bilenler bilir: Önceden, toplum olarak vazgeçemediğimiz bir “haydar” gerecimiz vardı. Üzerine “ağrı kesici”, “kaşıyıcı”, “üzme beni” gibi ironik şakalar yazılırdı. Yangın tüpünden veya ilk yardım setinden öncelikli bir ihtiyaç kabul edilirdi. Şoför koltuğunun hemen yanında, hatta şoförün bir eli viteste, bir eli haydarda olacak şekilde hazır tutulurdu. Trafikteki anlaşmazlıklarda ve tehlikeli durumlarda bir savunma silahı olarak bulundurulur, ama elbette saldırı amacıyla da kullanılırdı. E, şoförün direksiyonu tutması gereken eli haydarın üzerindeyse, arabayı kim, nasıl kullanıyordu diye sorarsanız, zaten trafiktekilerin canı birilerinin ruh haline emanet değil miydi? Şimdi nerde o eski İstanbul Beyefendileri? Yerlerini bıçak, kılıç, balta, levye, ateşli silahlar tutan hırtlara çoktan bıraktılar. Bu nedenle iyidir orta şerit. Orta sınıf insanlar için emniyetlidir. Sol şeridin efendileri, sağ şeridin tosbağalarıyla muhatap olmazsınız. Hem arzu ederseniz, sağ ya da sol şeride geçme hakkınızı da kullanabilirsiniz.
Sol şeridi ise genelde hızlı elde etmeyi seven yatırımcıların tercihi gibi düşünebilirsiniz. Bunlar gidecekleri yere herkesten önce varmak isterler. Sanki asfalt onlar için dökülmüş de diğerlerine lütfen yer verir gibi davranırlar. Bu şeridin de kendine göre ağababaları vardır elbet. Arada, bizim şeritten de, hadi bir risk alayım, statü değiştireyim, ben de eve erken gideyim hevesine kapılanlar olur. Bir iki manevrayla niyetlerini hiç belli etmeden dalarlar araya. Burada püf nokta zaten niyetini belli etmemektir. Kazara sinyal verdiysen eğer, girmeye niyetlendiğin sol şeritteki o boşluğu arkadan gelen telaşla dolduruverir. Bu nedenle ne yapacaksan bir anda, sinsice ve keskin bir hareketle yapmak zorundasındır. İşte böyle güç bela girdikleri sol şeritte birkaç arabalık mesafe kazansalar da, arkadaki balinanın selektörleriyle şaşırır ve kendilerini yeniden bizim tarafa atarlar. Eh! Orada kalmayı nadiren başaranlar olsa da ben hiç heves etmem, mevziyi koruyayım yeter bana. Ne olacak sanki! Önde giden asfaltı rulo yapıp arabanın bir tarafına sokuyor da götürmüyor ya.
Zaten tıkanan trafik iyice durduğunda, yani araçlar artık kontak kapatma vaziyetine geldiklerinde biraz hava almak için camı aralarım. Havayla birlikte seyyar satıcılar da dolar içeriye. Seyyar tabiri çoğu zaman gerçek duruma karşılık gelmez aslında. Çünkü genellikle onlar sabitken biz yavaş yavaş geçeriz yanlarından. Burada püf nokta onlarla göz göze gelmemektir, ama sanırım ben az önce bu hatayı yaptım. Ve aniden yakalandım.
“Abi su lazım mı?”
“Yok, kardeşim, var benim suyum.”
“Simit vereyim abime?”
“Aç değilim, teşekkür ederim.”
“Şarj cihazı var abi?”
“Yok, o da lazım değil”
“Peki, ne vereyim abime? Sen söyle. Fındık, gofret, kâğıt helva, mendil, balon? O da mı değil? Ha! Ben anladım abi seni, al şu bir demet gülü götür yengeme.”
Dişlerimi tebessümle sıkarak, “Yahu bir şey istemiyorum,” diyorum, “yenge de yok.”
“Niye abi boşandınız mı?”
“Müsaadenle biraz hava almak için açmıştım camı ama sen geldin. Hayırlı işler kardeşim.”
“Peki abi, ne kızıyorsun ya! Ben senin iyiliğin için…”
Nihayet öndeki araçların biraz kıpırdanmasıyla camı çekip yirmi otuz metre ileriye atıverdim kendimi. Şimdi arkadakiler düşünsünler diye aklımdan geçirdim. Gerçi, bu seyyar satıcıları da kınayamazdım, ekmek kavgasıydı neticede. Yeni bir geçim kapısı olmuş otoyol pazarı. Birinin eve gitme telaşına, diğerinin, evine ekmek götürme telaşı karışmış. Kime ne söyleyeceksin, herkes haklı.
En sağ şeritte ise, risk almak istemeyen sağlamcılar ya da buraya girmeye zorlananlar yer alır. Bunlar şükürcülerdir. Az kazanayım, kazanamazsam bile eldekinden koruyayım, şükredeyim düşüncesi onların motivasyon kaynağıdır. Diğer şeritlerin nasıl aktığıyla ilgilenmezler. “Eldeki bir kuş daldaki iki kuştan iyidir.” deyiminin hakkını verirler. Zorla bu tarafa itilenlerin çoğu kadındır. Toplumun her alanında olduğu gibi kadın burada da itilir. Sol şeritte gitmesine asla müsaade edilmez. Selektör yapmalar, korna çalmalar ve tampona dayanmaların ardı arkası kesilmez. Trafikteyken uğradıkları bu tacizler neticesinde en sağa atarlar kendilerini. Burası onların kendilerini mutsuz ama güvende hissettikleri yerdir.
***
Saat 19.00’a yaklaşıyordu. Bir buçuk saatte yaklaşık sekiz km yol almıştım. Şu Mall Offffff’u atlatırsam gerisi çorap söküğü gibi gelecekti, ama buradan her geçişimde yaptığım gibi yine bildiğim bütün hayır dualarını okudum sebep olanlara. Geçenlerde yine trafik o kadar durmuştu ki kalem kâğıt çıkarıp “Bütün mesaidaşlara İstanbul trafiğinden selam ve dua ile.” notu yazarak sosyal medya hesabımdan paylaşmıştım. Kâbe’den oluyor da buradan niye olmasın değil mi? Renk katmak lazım.
Sol, orta, sağ. Bitti sanmış olabilirsiniz ama biter mi hiç? Bitmez tabi. En güzelini, en afilisini sona sakladım. Başlangıç, ara sıcak, ana yemek sıralamasını, diğerleri arasında siz nasıl yaparsınız bilmem ama bana göre tatlı olarak mutlaka emniyet şeridi gelir. Öyle tatlıdır ki o, bol fıstıklı Antep sarma gibi sürekli yeşil yanar. Bu şeridin manipülatörleri severler tabi ki yeşili. Asla kaybetmezler hep ileri-hep ileri. Oysa adı üstünde, aracın bozulduğunda duraklayabileceğin emniyetli bir yerdir orası. Ya da bir insana, hayat yetiştirmeye çalışan ambulansın kullanması gereken bir yol. Ama işte o manipülatörler burada da iş başındadırlar. Çakarlı, dat-datlı, ön camı dahil filmli araçlarıyla bu şeridin müdavimleridirler. Bu arkadaşların hep aceleleri vardır.
Emniyet şeridinin adını VIP şeridi diye değiştirmek gerektiği hakkında çok düşünmüşümdür. Zira sizin o şeride girmeniz yasaktır, cezası çok ağırdır. Çakarlı araçlarının dört numara film kaplı camlarından içerisini görmeniz imkânsızdır. Onlar devlete hizmet eden, devleti kurtaran, yaptıkları işin herkesinkinden daha önemli olduğunu düşünen, en kötüsü ise kendilerini devlet sanan tiplerdirler. Onları görmenizi istemezler. Akar giderler VIP şeridinden. En önemlisi ise sizi görmezden gelirler. Sağ şeritteki kadınları, eve gitme telaşındaki emekçiyi, otobanı pazar yerine çeviren dar gelirliyi, açız diyen çocukları, kâğıt toplamak zorunda olan çekçekçiyi, en sol şeritte ağalık düzeni kurmuş, kimseyi yanaştırmayan çeteleri görmezler. Devlet her zaman yanınızdadır dedikleri böyle bir şey olsa gerek: Sokakta birbirini görüp tanımazdan gelen iki eski dost.
Ben de ara sıra sol ve VIP şeridinin cazibesine kapılırım. Bir hamle yapıp kendimi en sol şeride atsam derim. Bir kere de ben erken gitsem eve, oğlum baba dese sevinçle, onunla yarım saat fazla geçirsem ne olur ki derim. Hatta şuradan dalsam VIP şeridine, ileriden tekrar kaynak yapar en az beş dakika daha kazanırım diye hesap ederim. Ederim etmesine, ama belki cesaret edemediğimden belki de kurallara uymak gerektiğine inandığımdan bir türlü yapamam. Kurcalarım radyoyu, yol geçer gider.
***
19.30’a doğru, asansörün yedinci kat düğmesine basabildim. Sol şerittekilerin düzenine karışmadan, sağ şerittekilerin hakkına girmeden, VIP şeridinden gidenlerin gazabına uğramadan eve varmanın mutluluğunu ve huzurunu hissediyordum. Bugünün de galibi bendim.
Osman Şimşek




Yorumlar