Öykü- Yakuphan Güleç- Sanal Maskeler
- İshakEdebiyat

- 2 gün önce
- 8 dakikada okunur
(I)
“Merhaba, nasılsın?”
“İyiyim Ogün, sen nasılsın?”
“Ben de iyiyim Müge.”
“On beş gündür konuşuyoruz seninle ve zaman öyle güzel geçiyor ki! Eminim yüz yüze görüştüğümüzde de aynı güzellik her yanımı saracak.”
“Ben de çok isterim Ogün ama ayrı şehirlerdeyiz. Ve ben kolay kolay dışarı çıkamıyorum. Nasıl görüşebiliriz ki?”
“Önümüzdeki bir hafta boyunca ben de çok yoğun olacağım. Fakat ondan sonra yaşadığın şehre gelmeyi çok istiyorum. Lütfen buluşalım!”
“Şimdi olmaz Ogün!”
“Neden ama?”
“Bizim buralar küçük yer, kesin biri görür.”
“Ee, o zaman!”
“Yazışmaya devam edelim. Birbirimizi daha çok tanımamız gerekiyor.”
“Tamam, ama… Neyse!”
“Bana kızdığını biliyorum ama benim de elimden bir şey gelmiyor Ogün!”
“Aman neyse boş ver… Hiç olmazsa telefon numaranı versen de o güzel sesini duysam?”
“O da imkânsız. Annem kesin duyar, duyduğu gibi de babama yetiştirir.”
“Sana giden her yol kapalı mı Müge? Seven insan sevdiği için her şeye katlanmaz mı canım?”
“Ogün, seni tanıyalı daha on beş gün oldu. Ve benden hemen görüşmemi bekleme. Senden hoşlanıyorum fakat korkuyorum da.”
“Neden korkuyorsun canım?”
“Beni beğenmeyeceğinden…”
Sevgililerin yazışmasını bir kadın sesi böldü.
“Ufuk hadi yavrum, gel! Yemek hazır”
“Geliyorum anneee, geliyorumm!”
Ufuk, İstanbul’un kenar mahallerinde oturan bir ailenin tekne kazıntısıydı. Annesinin ve babasının biriciği, ablalarının sevinç kaynağı ufacık bir yumurcak. Bu sene lise ikiye geçmişti, zor da olsa… Dersler onun için çok kolaydı ama canı isteyince. Her ne kadar kızsalar da kıyamıyorlardı yumurcaklarına. Müsamaha gösterilmenin göbek adıydı. Üç odalı evlerinin oturma odasından feragat edilip oğullarına verecek kadar. Ablaları ise yan odada itiş kakış yaşamaya çalışıyorlardı.
(II)
“Naber bro?”
“İyidir, senden naber?”
“İyi be bro, takılıyoruz işte.”
“Fazla takılma, boğulursun.”
“Haa… Merak etme biz çok derin denizler gördük kanka.”
“Okyanuslara dalmamışsın o zaman kar’şim.”
“Seninle de iki dakka yazışmaya gelmiyor be!”
“Tamam hadi, tamam. Hemen kızma.”
“Ya bu hafta sonları da hemencecik geçiyor. Sinir oluyom.”
“Öyle valla kanka. Bir an önce tatil gelsin diye bakıyom ben de.”
“Neyse bro ben kaçar.”
“Tamam bro, kib.”
“kib.”
Ufuk, her ne kadar arkadaşına okyanusları görmemişsin dese de kendisi de ufacık bir dereyi aşamayacak kadar hayata acemiydi. Yarın sabah erkenden kalkıp okula mı gidilir ya! Keşke hep odamda takılsam, hayatım hep burada geçse ne güzel olur. Ah, ah! Şu iddaadan da parayı vursam var ya bak o zaman... Kaçak oynamaktan bıktım. On sekizime girdiğimde her şey farklı olacak, diye düşünüyordu.
“Ufuk, maç başladı oğlum!”
“Hemen geliyorum baba!”
Bugün iddia oynadığı tek maçtı bu, haftanın maçı diyerek kupona iyi para yatırmıştı. Yaptığı kupon tutarsa beş yüz lira alacaktı. Ezilecek kadar yüklü bir miktar...
Maç başladığı sırada Aysu’nun mesajını gördü. “Naber” diye yazmış ve sonuna da üç ☺ konduruvermişti. Ah güzeller güzeli Aysu! Fakat şimdi konuşamazdı. Gerçekliğin kalbinde Ufuk olmak zorundaydı, Fatih’i uykusundan uyandırmamalıydı.
(III)
“Havalar bahar ayını muştuluyordu. İnsanların içi kıpır kıpırdı. Her şeyin ilacı belki de bahardır diye düşünüyorlardı. En iyisi mi böylesi havalarda kırlara çıkmalı. Ama hangi kırlara? Şehirde betondan başka bir şey gören var mı?
Çocukluğumun iğde kokan dallarına kıydılar. Her şey güzel olanın değerini bilmediğimizden oldu. Başımıza ne geldiyse şehre göçmemizden. Ne vardı köyünde otursan tarlalarını sürsen, sürünü otlatsan. Ama yok, tarla tapanın ortağı çoğaldı, insanlar koca arazilere sığamaz oldular. Önce biri göçtü şehre, ardından diğerleri geldi. Ortağı çoktu köydeki tarlaların ve ortakların hiçbiri kalmamıştı artık. Bu sefer de sürülecek arazi çok sürecek adam yoktu. Köyler hayalete dönmüş, metruk ve tenha yerler olarak tarihin tozlu raflarına gömülen uygarlıklar gibi olmuşlardı. Şehir ise alabildiğine ışıklı, bağırışlı ve göz alıcıydı.
Üç nesilden beri şehirdeydi insanlar. Önce ilk nesil olan bugünün dedesi bir fabrikada çalışmaya başlamış ve oradan emekli olmuştu. Baba olan ikinci nesil ise ya bir ticarethane açmış, ya aynı babası gibi fabrika çarklarında kendisini döndürmüş ya da en olmadı memur olmuştu. Zaten üç iş kolu vardı; ya tarım yaparsın, ya sanayide olursun, ya da en olmadı hizmet sektöründe sabit maaş ile evini geçindirmeye çalışırsın. Dördüncü bir yolu kimse anmazdı. Artık her şey dişlilerin sabit dönüşleri arasında yürüyordu. Üretim bandı ilerledikçe, dosyalara imzalar atıldıkça, çiftler sürüldükçe sorun yoktu. Son olarak üçüncü nesil ise yıllarca okullarda okuyor, bu okullardan mezun oluyor ve memur olmak için can atıyordu. Babasının döneminde ticarethaneler iyi işlermiş. Şimdi ise memuriyet için insanlar canını dişine takıyordu. Ah o koltuklara ben de oturabilsem diye nice genç, değil yıllarını adeta ömrünü sonu “S” ile biten sınavlardan yüksek puan almak için gayret ediyordu artık. Kimi ise prekarya olmuş tehlikeli sınıf olarak anılıyordu…”
“Ne diyor bu zırvalama topacı. Yok şu nesil, yok bu göç, geçin bunları ya. İnternette hayat var ama bu mezarcılar hala geçmişi karıştırıyor. Geçmiş geçmişte kaldı, bana ne dedemin köyden göçmesinden şundan bundan. Gelecek teknolojide süzmeler. Ben yoluma bakarım. Nereden düştüyse önüme bu yazı. Gidin işinize. Bana sarmayın,” diye çıkıştı Ufuk.
Ufuk, Ogün’den gelen ısrarlı mesajları geçiştiriyor, deep web’de son hızda ilerliyor, kendine sahte hesaplarla dolu bir ordu inşa ediyordu. Gerçi son açtığı Twitter hesaplarından yarısından fazlası kapatılmıştı. Kapatılan hesapları adına ben gerçek bir kişiyim diyerek itiraz etmişti. Bakın adım Ayşe soyadım Solmaz. Neden hesabımı kapatıyorsunuz, ben bu mecrayı çok seviyorum, gibisinden döşüyordu övgüyü. Bir iki güne sorun çözülür ve hesapları açılır diye umuyordu. Hesaplarının kapanması kendini övmek adına yaptığı TT çalışmasıyla birlikte olmuştu. Hepsinin patlaması hayra alamet değildi. Böyle işlere girmeyecekti bir daha. Bot hesap satın almak en güzeliydi. Yahut hesap çalmak. Kimse gerçek kişiliğini fark etmediği sürece istediği köşeyi kapatması, çalması, satması sorun olmazdı. Ya ailesinin yanında. En sıkıcı olanı da buydu ya. Sofraya oturduklarında çaresizce herkes gibi olmak zorundaydı. Ufuk olmak bir yerden sonra çok sıkıcı geliyordu. Okulun en güzel kızının aşkı olan Fatih olsaydı gerçekten de güzel olmaz mıydı? Belki bir gün bilim adamları tarafından istedikleri gibi kimlik tercihi yapmalarını sağlayacak keşifler insanlığın hizmetine sunulacaktı.
Her ne olursa olsun internettekilerin ne kadar aptal olduğunu görmek hoşuna gidiyordu. ‘Hele Ogün, saf aşığım benim, ne güzel seviyor öyle. Aşkından ölecek kadar.’ Diyerek kahkahalara boğuluyordu. Üç aydır ısrarlı çabalarına rağmen Müge görüşmeyi bir türlü kabul etmiyordu. Eğer görüşmezlerse intihar edeceğini söyler olmuştu. ‘Nasıl âşık ettiysem geri zekâlıyı, intihar falan diyor ya! Müge’nin ise buna aldırdığı yok, ah canım benim ne kadar da güzel seviyor öyle.’ diyerek dalga geçiyordu.
Ufuk’un kimseye aldırdığı yoktu doğrusu. Bir tek Aysu hariç. Fatih olmak için neleri vermezdi ki. Bilim adamları kimlik değiştirme keşfini piyasaya sürdüğünde ilk müşterisi kesinlikle ben olacağım, diye düşünüyordu.
‘Sosyal medya oyuncak gibi bir şey bu, geliyorum görüşüyorum ve mutlu oluyorum. Ama diğer yandan da Aysu’yu düşündükçe oyuncaklıktan çıkmasını o kadar çok arzuluyorum ki… Yine de internette tanışılan bir insan için hayatını mahvetmek kadar saçma bir fikir olamaz ya.’ Sözleriyle içindeki kimlikler üzerine düşünüyordu. Aysu’yu tanıyordu, gerçekliğinin farkındaydı. Ki, ona da aşığım diyebilir miydi? Hem aşk neydi ki! Cinsel hazlardan başka… Bu namussuz Ogün’ün de bundan farkı olmayacaktı. Hem kendini öldüremezdi böyle süzmeler. Bıçak kemiğe dayanmıştı artık. Ogün gibi süzmelerden temizlenmeliydi dünya. Darwin sonuna kadar haklı, doğal seleksiyon diye bir şey var koçum. Öldüremeyen acının kuvvetlendirdiğini söylüyor kafadan kontak bir filozof ama Ogün’de ne yaparsa yapsın artık, geri zekâlının başkanı canı kıymetli değil herhalde ki, ilk tutulduğu kıza hayatını feda edeceğini söylüyor. Sözleriyle son ısrarları sonrası Ogün’e demediğini bırakamayarak engellemişti. İntihar edemez bu salak! Ogün’ün yaşadığı felaketi dalga geçercesine geçiştirdi. “İnternette âşık olduğu insana canını verecek kadar âşıksın ha! Afferin keleş oğlu keleş, mankafa,” diye höykürdü.
(IV)
Nisan ayının sonunda Ogün’ü sınavların telaşı sardı. İki dersi kırıktı. İkinci sınavlarda halletmeliydi. Üçüncü sınavlarda da en az iki düşürmeliydi. Yoksa, ailesi canına okurdu. Mayıs ayının ilk haftasına kadar az çok ders çalıştı. Bu çalışmalarından sonra dersin ‘d’sini görmek istemiyordu. Sınavlar fena gelmemişti. Artık son sınavlarda altın vuruşu yapıp kazasız belasız üçüncü sınıfa geçmeyi planlıyordu.
Baharın tüm neşesi şehrin beton duvarlarına vururken öğlen saatlerinin güneşli dakikalarına uyanmış, gerine gerine doğrulmuştu. Babası salonda son ses öğle haberlerini izliyordu.
“İnternette tanıştığı sevgilisi kendisinden ayrılınca hayatına son verdi!” haberi kulağına çalındı. Hemen salona koştu. “28 yaşındaki Ogün Güçlü, sosyal medyada tanıştığı M. A.’nın kendisinden ayrılmasıyla birlikte canlı yayında kafasına bir el ateş ederek hayatına son verdi,” sözleriyle devam etti haber. Alev alev yanıyordu yüzü. Bu dalga geçercesine konuştuğu Ogün değil miydi? Babasının şaşkın bakışlarını görmeyen Ufuk, ama nasıl olur? Bunun için canına mı kıydı Ogün? Ufff, ufff, ne olacak şimdi? Allah’ım bir şey olur mu ki, kapıya dayanırlarsa ya… Ben bir şey yapmadım ki, gitti intihar etti diye eline silahı Müge mi verdi sanki, diye geçiriyordu içinden.
Kısık sesle, “Şimdi ne olacak lan? Ya bu iş büyürse. Ya benim hesabımı araştırırlar ve tespit ederlerse,” diye söylendi.
“Ufuk n’oluyor oğlum! İyi misin,” diye endişeyle sordu babası. Korku duvarını zorla yıkabildi.
“Yok baba ya, iyiyim. Uykudan yeni kalktım ya onun mahmurluğu var üstümde,” diye zorlanarak konuştu.
“Ahh ahh! Ben zamanında babama böyle konuşacaktım var ya, eşek sudan gelinceye kadar döverdi beni.”
“Aman baba ya, bir hafta sonumuz var işte, sınavlar zorluyor, n’apıyım!”
“Tamam lan eşşoğlu eşşek! Git elini yüzünü yıka.”
Gerçekten soğuk suya ihtiyacı vardı. Yüzünün kızardığını ve babasına karşı pot kıracağını düşünürken yüz yıkama fikri imdadına yetişmişti. Hemen lavaboya koştu. Kulağı, Ogün, Ogün, diye uğulduyordu.
Elini yüzünü yıkadıktan sonra Ogün’ün intihar videosunu izlemek üzere bilgisayarı açtı. Elleri ayakları titreyerek, “Geri zekâlı kafasına silahı dayamış ve intihar etmiş. Şimdi aldık başımıza belayı. Nerede şu Müge hesabı. Sil sil sil…” dedi.
“Eğer Müge’yi öğrenirlerse boku yerim. Ulan bir bu eksikti. Siktiriboktan bir mesele için canına kıydı, ben en iyisi birkaç ay buralardan uzaklaşayım. Zaten okul biter, yazın rahat rahat takılırım,” diyerek planlarını kurdu. “Fırsat bu fırsat son sınavlarda altın vuruşunu yapardı hem. Kimse de fark etmez Müge’yi. Zaten ülkede siktiriboktan bir şey için intihar eden geri zekâlının sevgilisinin peşine mi düşerler?” dedi.
(V)
“Yazımıza dönüş yapmışlar mı Ömer?”
“Bugün yapacaklarmış başkomiserim. Tespit edilmiş. Mesai bitmeden elimizde olur.”
“Çok iyi. Yeğenime bunu yapanları ellerime kodese tıkacağım!”
“Allah sabır versin Turan Başkomiserim. Sadık abiler nasıl, iyiler mi?”
“Nasıl olsunlar Vural, gencecik çocuk canına kıydığı yetmiyormuş gibi, bir de videosu her yerde dolanıyor. Yengem sakinleştiricilerle ayakta duruyor. Erişim engeli de kâr etmiyor ki, mantar gibi türüyorlar.”
Başkomiser Turan, yeğeninin acısını içine gömüp ona bunu yapanı bulmak için her şeyini ortaya koymuştu. “Her olaydan başarısız çıkıp dosyayı kapatmak zorunda kalabilirim ama Ogün’üme bunu yapandan hesap sormadan dosyayı kapattırmam,” diyordu. Davaya bakan hâkim ve savcı ile görüşmüş, suçlunun en ağır cezayla çarptırılması için yardımlarını talep etmişti. Acısını içine gömmüştü ama yeğenine de kızmıyor değildi. “Değer miydi lan! Ne kadar akıllı çocuktun. Ailen onca emek verdi, neyini eksik etti oğlum. İlla bu kız mı sana hayatı yaşatacaktı. Hem kendine yazık ettin hem ana babana be oğlum!” diye içerliyordu.
Sabah ki konuşmalarının ardından saat üç gibi Ömer, başkomiserin kapısını tıklattı. Turan da Ömer’i bekliyordu. Elindeki dosyayı kaptığı gibi IP adresinin tespit edildiği adrese doğru sürdü. Yüreğindeki acının sarhoşluğuyla yanlış bir şey yapmasından korkan Ömer, başkomiserini takip ediyordu.
Turan başkomiser, kâğıtta yazan adresin önüne park edip apartmana doğru yollanırken arkadan gelen sesle tepesi attı.
“Ben sana gelmeyeceksin demedim mi oğlum?”
“Başkomiserim, yanlış bir şey yapmanızdan korkuyorum. N’olur beraber girelim.”
“Sen beni dünkü çaylak mı zannettin? Otuz yıldır nelerle karşılaştım ben.”
“Haklısınız başkomiserim ama siz de biliyorsunuz ki bu diğerlerinden çok farklı. Ogün’ü ben de çok iyi tanırdım. Bırakın görevimi yerine getireyim.”
“Tamam, tamam, sen de gel eşşek herif!”
“Emredersiniz başkomiserim!”
Üçüncü kata hızlı adımlarla çıkmışlar ve 8 numaralı dairenin önüne gelmişlerdi. Ömer, IP adresinin geldiği numaranın ziline bastı. Kısa sürede açıldı. Kapıyı orta yaşlarda bir kadın açmıştı. Ömer hızla atıldı.
“Hanımefendi, merhabalar. Ben polis memuru Ömer, yanımdaki de amirim Turan başkomiser. Burada Müge Akdeniz adında bir kız oturuyor mu?”
“Hayır, yok öyle biri, neden sordunuz?” Ufuk’un annesi şaşkın şaşkın adamlara bakıyordu.
“Bakın, oturduğunuz evde kullanılan bilgisayardan Müge Akdeniz adlı şahsın geçtiğimiz günlerde intihar eden Ogün Güçlü’yle yazıştığı tespit edildi. Sonrasında araları açılmış ve Ogün Güçlü’nün intihar ederim sözlerine karşı azmettirici sözlerle üzerine gitmiş. Ve engellemiş. Bunu yapan kişiyi arıyoruz?”
“Valla dediğinizden hiçbir şey anlamadım oğlum. Benim iki kızım var ama adları Müge değil. Bir yanlışlık olmasın?”
“Yanlışlık falan yok hanımefendi. Evde bulunan bilgisayara veya bilgisayarlara bakmamız gerekiyor.”
Ufuk’un annesi dalgın sözlerle, “Tabii, buyurun!” diyerek polisleri içeri aldı.
Turan Bey, tek kelime etmemiş, her şeyi Ömer’e bırakmıştı. Suçlunun bu evdeki çocuklardan biri olduğuna inanıyordu. Anneleri bile suçlu olabilirdi. Artık ummadık taş baş yarıyordu bu devirde.
Eve girdikten birkaç dakika sonra zil çalmıştı. Gelen Ufuk’tu. Annesi gelenlerin kim olduğunu ve bilgisayarlarına bakacaklarını söyleyince yüzü allak bullak olmuştu. Ondaki değişimi hemen fark ettiler ve, “Delikanlı, bu bilgisayar senin galiba,” diye sordu Ömer.
“Eee-eeeveet, nolmuş?”
“Ne olduğunu sen bizden daha iyi biliyorsun diye tahmin ediyoruz.”
Ufuk, “Valla ben bir şey bilmiyorum!” diyerek ağlamaya başladı.
Ömer, Ufuk’un annesine döndü. “Oğlunuzun kimliğini görebilir miyim?”
Anne telaş içerisinde sağına soluna bakıyor, güvenilir bir liman arıyordu. Sakinliğini korumaya çalışarak, “Memur bey, eşimi arayabilir miyim?” dedi.
“Elbette! Babasının burada olması iyi olur. Siz çocuğunuzun da kimliğini bize bir verin lütfen!”
Elleri titreyerek Ufuk’un kimliğini uzatan kadın, telefonda kocasına durumu anlatmaya çalışıyordu. Adamın sesi çok telaşlıydı. İşten izin alıp hemen geleceğini söylemiş ve telefonu kapatmıştı.
Turan başkomiser tüm bunlar yaşanırken Ufuk’a okkalı bir tokat savurmak istiyor fakat daha on beşinde olduğunu tahmin ettiği bu gence şaşkınlıkla bakıyordu.
Ömer ise çocuğun yaşını öğrendikten sonra kelepçeyi çıkararak Ufuk’un ellerine geçirmişti. Her şey aniden gelişmiş ve Ufuk’un babasını beklemeden delillerle birlikte çocuğu da alarak emniyet merkezine doğru yola çıkmışlardı bile. Ufuk, sanal maskeleriyle çevirdiği dolapların son durağının emniyette son bulacağını hiç düşünmemişti. İçinden Ogün’e okkalı bir küfür savururken baharın o sarhoş eden kokusu açık camdan içeri vuruyordu.
Yakuphan Güleç




Yorumlar