top of page

Öykü- Aynur Türk- Yakını

Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
İshakEdebiyat
3 saat önce
5 dakikada okunur

Satış kâğıdını masaya serdiğimizde hava kararmıştı. Dört adımız yan yana basılmış, altlarında dört imza çizgisi bırakılmıştı. Kıvrılan köşeleri annemizden kalan şeylerle tuttuk: pirinç anahtar, gazeteye sarılı çay bardağı, tel saplı plastik karanfil, paslı kavanoz kapağı. Mavi tükenmez kalem ortada yatıyordu. Kapağını kimse açmamıştı.

Oysa eve, annemizin kırkı çıktıktan sonraki cumartesi öğleden sonra girmiştik.

Ankara’da sonbahar, biz mozaik basamakları çıkarken kışa dönüyordu. Yağmur dinmişti. Montlarımızın ıslak yün kokusu antreye girer girmez kabardı; uzun süredir yanmamış peteklerden pas, mutfaktan beklemiş yağ, odalardan sabunla naftalin geliyordu. Kapıyı ablamız açtı. Pirinç anahtar avucunda havadan daha soğuktu.

Anahtarı annemiz yıllar önce pazar dönüşü onun cebine koymuş, bir daha geri istememişti. O da vermemişti. Ayakkabılarımızı çıkarırken anahtarın onda kalışını yeniden fark ettik.

Perdeler açıktı. Karşı apartmanın balkonlarında yağmurdan ağırlaşmış çamaşırlar telleri aşağı çekiyordu. Uzakta bir belediye otobüsü fren yaptı; ses binaların arasında incelerek kayboldu. Halının güneş yemiş yerinde açık renkli bir dikdörtgen vardı. Televizyonun üstündeki plastik karanfil yana yatmış, altında tozsuz bir iz bırakmıştı. Balkon demirinde tek bir mavi mandal kalmıştı. Aralık kapıların gerisinde odalar koyulaşıyordu. Asansörün zinciri bir kat yukarı çıktı, durdu.

“Akşama biter,” dedi en küçüğümüz.

Vitrinin kapağını açınca bardaklar hafifçe birbirine değdi. Birini alıp ince kenarını başparmağında dolaştırdı.

“Bunu alayım. Bizde takım bozuldu.”

Onun evindeki aynı altı bardağı geçen kış görmüştüm. Hepsini masaya çıkarmış, hiçbirimizi mutfağa bırakmamıştı. Söylemedim. Bardağı eski bir gazeteye sardık; kâğıdın kıvrıldığı yerde bir adamın ölüm ilanı ikiye katlandı. Çantasına kendisi koydu. Çanta kapının yanında kaldı.

Küçük odada dikiş makinesinin örtüsünü kaldırdık. Örtünün tozu ortancamızın tırnaklarının altına doldu. Köşeleri birbirine denk getirerek katladı. Çocukluğumuzdan beri eğri duran bir şeyi görmeden odadan çıkamazdı. İğnede mavi iplik kalmıştı; baskı ayağının altında üçte biri dikilmiş bir yastık kılıfı duruyordu. Sepette kaynatılmaktan sertleşmiş beyaz bir mendil vardı. Sabunun keskin kokusu ağzımızı kuruttu.

“Sen al,” dedi ortancamız ablamıza. “Sen buradaydın.”

Ablamız pencerenin önüne geçti, sırtını bize döndü. Gri ışık ensesindeki ince tüyleri, kulak memesinin altındaki solgun lekeyi gösterdi. Perdeyi yarıya kadar çekti.

“Otobüs değişti,” dedi. “Artık alttan biniyorum. Yirmi dakika yürüyorum.”

Sözü dikiş makinesine bağlayamadı. Avucunu cama dayadı; çekince buğunun üzerinde beş parmak kaldı.

Annemiz kapıyı içeriden sürgülediği gece ablamız üç saat sahanlıkta oturmuş, eve dönmeden önce ekmeği kapı koluna asmıştı. Ortancamız o gecenin şubatta olduğunu söyledi. Ablamız kasım dedi. En küçüğümüz yağmuru hatırlıyordu. Ekmek konusunda üçü de aynı şeyi anlattı.

Ben o gece Ankara’da değildim. Yine de ekmek poşetinin içindeki buğuyu, kapının altından sızan sarı çizgiyi, ablamızın sol ayakkabısına yapışmış ıslak yaprağı hatırlıyorum. Yaprak konusunda hiçbiri benimle tartışmadı.

Ablamız ayağının ucuyla makinenin pedalına dokundu. Teker bir kez döndü. İplik gerildi; iğne kumaşa girmedi.

Mutfak çekmecesi nemden şişmişti. İki elle asıldık. Kaşıklar birbirine sürtünerek açıldı. Kullanılmamış çöp torbalarıyla yağlı kâğıtların altında mavi bir dosya bulduk. Dosyayı biz çıkardık; yumuşamış kartonun bir parçası örtüyü katlayanın avucunda kaldı.

İçinden son aidat makbuzuna zımbalanmış doğalgaz bildirimi çıktı:

DÖNEM: 2026/01AİDAT BORCU: 3 DÖNEMKESME TARİHİ: 18.02.2026BORCUN ÖDENMEMESİ HÂLİNDE HİZMETİNİZ DURDURULACAKTIR.TEBLİĞ ALAN: ........................

Eski makbuzların altında ablamızın küçük, aceleci imzası görünüyordu. Son üçünde yoktu.

Dosyanın altındaki fotokopinin üst yarısı apartman kararına, alt yarısı satış belgesine aitti:

KARAR NO: 117/9 ÇOĞUNLUKLA YAPIYA RİSK TESPİTİ YAPTIRILMASINA...TAŞINMAZ: YENİMAHALLE / 4387 ADA / 12 PARSELALICI: KUZEYKENT PROJE A.Ş.BEDEL: 4.250.000 TLMİRAS PAYI: 1/4

“Karşı oy” hanesi boştu. Bizim hâlâ eski pazarın arkası dediğimiz yer belgede ada ve parsel numarasıyla geçiyordu. Sağ üst köşeye kurşun kalemle, bu rakam pazartesiye kadar, yazılmıştı.

“Ne zamandan beri?” dedi ortancamız.

“Kapıyı açmamaya başladığından beri.”

“Bizi niye aramadın?”

Ablamız bana baktı.

Telefonu cebimden çıkarınca siyah ekranın kenarından katlanmış bir market fişi kaydı. Halının üzerine düştü. Kat yerinde saat 14.43, hemen altında TUZSUZ BEYAZ PEYNİR 350 G yazıyordu.

Fişi aldık. Ben onu telefonun kılıfıyla gövdesi arasına geri sıkıştırdım.

Dosyadan ince bir form kaydı. Telefon hanesinde ablamızın numarası, annemizin titrek rakamlarıyla yazılmıştı. Altındaki satır boştu:

YAKINI: ........................................

Kâğıdı çevirdik. Arkasında kalemin bastırdığı bir kabartı vardı. Annemizin harfleri yana yatardı; bunlar derin ve düzdü. Ablamız formu pencereye tuttu. Eczanenin kırmızı ışığı kâğıdın içinden geçti. Çizgiler bir an belirginleşti, sonra birbirine karıştı. Hiçbirimiz okuyamadık. Gözlerini kâğıda indirmedi.

Satış belgesinin arkasına eşya listesi yapmaya başladık. İlk satıra altı çay bardağı yazacaktım. Kâğıtta, benim el yazımla, Satış kâğıdını masaya serdiğimizde hava kararmıştı, cümlesi duruyordu.

Pencereye baktım. Karşı apartmanın üst katlarında gün hâlâ vardı.

Cümlenin altından devam ettim: altı çay bardağı, bir dikiş makinesi, bir plastik çiçek, iki kavanoz, bir anahtar. Ablamız kalemin ucuyla son kelimenin üstünü çizdi.

“O eşya değil.”

Altına bir paslı kapak, üç ödenmemiş makbuz, bir beyaz mendil ekledim.

Ortancamız son satırı gösterdi.

“Bir diye yazma. 1 adet.”

“Bir”i çizip 1 adet yazarken satış belgesinin altındaki mavi suret kaydı. Sonradan hangimizin masaya dokunduğunu dördümüz de başka türlü anlattık. Kâğıtları kaldırdığımızda YAKINI satırının solunda kısa, düz bir iz vardı. Ben onu rakam sandım.

“Orada—” dedim.

Ablamız formu elimden aldı.

“Kopya izi.”

Örtüyü katlayan ışığa tutmadı. Bardağı alan sormadı. Mendili küçük odadan getirdik; ablamız uzattı.

“Sil.”

Mendille kâğıda bastırdım. İz genişledi, liflerin arasına dağıldı. Formu pencereye tuttuğumuzda mavi leke içeride kaldı. Mendilin bir köşesi de mavileşti.

Buzdolabının kapağını ablamız açtı. İçindeki lamba yanmadı. Alt rafta iki kavanoz vardı. Birinin kapağı paslanmış, camın ağzına kaynamıştı. Ötekinin üzerine sararmış bir bant yapıştırılmıştı. Annemizin yazısıyla: misafir gelirse.

Bardağı alan etikete dokundu, parmağını hemen çekti. Ablamız paslı kapağı kurulama beziyle kavrayıp zorladı. Kapak çatırtıyla açıldı. Sirke ve metal kokusu mutfağı doldurdu; hiçbirimiz ağzımıza bir şey koymadan tadı dilimizin gerisine vurdu.

“Dökme,” dedi en küçüğümüz.

Ablamız kavanozu evyeye çevirdi. Koyulaşmış suyla biçimleri bozulmuş salatalıklar kaydı.

“Bozulmuş,” dedi.

“Ne zamandır?” diye sordu ortancamız.

Kavanozu tutan musluğu açtı. Borulardan önce hava, sonra paslı su geldi. Kavanozu sabunladı, duruladı, ters çevirdi. Altına ödenmemiş makbuzlardan birini sürdü. Kâğıdın kenarı suyu çekerek eski imzasına doğru kıvrıldı.

Masaya döndüğümüzde mavi iplik ablamızın eteğine takılmış, küçük odadan mutfağa kadar gelmişti. Ucu satış belgesinin altına giriyor, orada kayboluyordu. İpliğe kimse dokunmadı.

Dışarıda kar başladı. Önce yağmurun arasına birkaç beyaz nokta karıştı. Karşı apartmanın ışığında aşağıdan yukarı savruldular. Karşıdaki kadın perdeyi kapattı. Bir çocuk camın önünde ağzını kocaman açarak bir şey söyledi. Sesini duymadık.

Satış belgesini masaya yeniden serdik. Kıvrılan köşelerini annemizin eşyalarıyla bastırdık. Ablamız pirinç anahtarı ilk imza çizgisinin üstüne koydu. Örtüyü katlayan plastik karanfili ikinci çizgiye bıraktı; tel sap parmağını çizdi. Parmağını ağzına götürdüğünde yüzü küçüldü. Bardağı alan, çay bardağını gazetesinden çıkarıp üçüncü çizginin üstüne koydu. Paslı kapak dördüncü çizgiyi tuttu.

Ortancamız kalemi ablamıza itti.

“Önce sen.”

Eski makbuzlara baktı.

“Benimkiler orada.”

“Bu başka.”

Kalem bardağı alana geçti. O bana uzattı. Kapağı açmaya çalışırken plastik parmaklarımın arasında kaydı. Örtüyü katlayana verdik. Bir süre onun elinde kaldı; sonra yeniden masanın ortasına kondu.

Kapağı açılmadı.

Çıkarken satış belgesi masadaydı. Dört çizgi boştu. Mavi dosyayı kapattık; kapağı elimdeydi. YAKINI yazan formu içine koyup koymadığımı hatırlamıyorum. Çay bardağının ne zaman yeniden gazeteye sarıldığını da.

Sahanlıkta ablamız kapıyı iki tur kilitledi. Sonra cebinden dörde katlanmış bir kâğıt çıkardı. Kat yerinde iki kelime görünüyordu: hava kararmıştı. Kâğıdı açmadan, mavi lekeli mendilin içindeki anahtara sardı ve avucunu kapattı.

Asansör aşağıdaydı. Zincir bir kat yukarı çıktı, durdu. Merdivenlere yöneldik.

Bir alt sahanlıkta en küçüğümüz çantasını açtı. Çay bardağı gazetenin içinde, sapasağlamdı.

Yukarıdan ince bir cam sesi geldi.

Ablamız dönmeden, “İn,” dedi.


Aynur Türk

 
 
 

Yorumlar


bottom of page