top of page

Öykü- Bekir Dadır- Masal Koridoru

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 2 gün önce
  • 6 dakikada okunur

Ona ulaşmak için yedi demir kapı ve bir de göz taramasından geçiyor ardından iki kat yukarı çıkıyordum. Demir kapılar kafes sistemiyle çalışıyormuş, bir kapı kapanmadan diğeri açılmıyormuş. Kapılar arasındaki yolculuk sonsuz bir girdaba işaret ediyordu. Burada zamanın çatlağını bulmuştum, zaman burada kırılmış ve kırıldığı yerden içeridekileri çatlağından sarkıtmış, onları ince bir iple anlara ve silik bir geleceğe bağlamıştı. 

Uzun koridorlar sağlı sollu ince ve küçük koridorlara açılıyordu. O koridorlar da geçtiğim kapılar kadar heybetli olmasa da demir kapılarla başlıyor; kapılar içinde kapılar, koridorlar içinde koridorlar ve oralarda da küçük küçük odacıklarda zamanın çatlağından sarkanlarla kapanıyordu. Girdap, yer yer büyüyor yer yer küçülüyordu ama yok olmuyordu. Girdiğim son demir kapı yine o uzun koridorlardan birine açılıyordu. Burası, ona ulaştığım yerdi. 

Burası, diğer yerlere göre bir masal şehrine benziyordu ya da masal koridoruna. Şehrin farklı noktalarındaki güzel manzaraların duvarlara resmedildiği bir koridordu burası. 

Şehrin realist bir kompozisyonla anlatıldığı, mavinin her tonunun olduğu, dağların ve bir daha belki de asla buradaki insanların gidemeyeceği ve göremeyeceği, dokunup da hissedemeyeceği taşların bulunduğu bir koridordu burası. İnsanların karakteristik yüz hatlarının kenara atıldığı, halı altına itildiği ve sadece bir siluet olarak var edildiği, tat almanın renklere nasıl yansıyacağı konusunda uzun uğraşların verildiği ve arpa çarpa bir sonuca varıldığı bir koridordu burası. Sanırım burası da eskiden diğer koridorlar gibiydi ancak burayı zamanın çatlağını iyileştirmek için ya da tamir etmek için oluşturmuşlardı. Burası, bir anlığına da olsa her şeyden uzaklaşmak ya da daha doğru bir tabirle gerçeklik algısını kırmak ve yeni bir gerçeklik yaratmak için var edilmişti. 

Adıyamanlı bir babanın, Adanalı bir annenin sekiz çocuğundan biriydi Demhat. 

İlkokulu bitirmeden babası tarafından okuldan alınıp pamuk toplamaya gönderilen, bilumum para getirecek diğer işlerde çalıştırılan sekiz çocuktan birisi. Babasından annesine doğru yol alan tokatlardan nasiplenmemek için kendine müstakil evlerinin damında tuğlalardan birkaç metrekare bir sığınak yapan, burada eskiciden aldığı televizyonla zaman zaman gerçeklikten kaçmaya çalışan biriydi Demhat. Yine aynı sığınakta yatılı gittiği okulda öğrendiklerini hatırlamaya çalışan ve kardeşlerinin kitaplarını kaçırıp kaçırıp okuyan, zamanın çatlağına henüz yakalanmamış biriydi Demhat. Kitaplarla tanışması da böyle olmuş. Annesine doğru yol alan tokatlardan gün geçtikçe kendisi ve kardeşleri de nasiplenmeye başlamış, namusuyla çalışmanın bir işe yaramayacağını, gülebilecek bir hayatın artık hayal olduğunu o zamanlarda yavaş yavaş kavramaya başlamış.

Eğitim biriminden üç ceza infaz memuru sorumlu tutulmuştu. Masal koridoruna kadar bana eşlik edip dersliğin önünde bekliyordu birisi, biri koridorun genel sorumluluğundaydı. Bir diğeri ise mahkûmları koğuşlarından çıkarıp masal koridoruna kadar eşlik edip sonra cezaevinin kütüphanesine gidiyordu. 

Yusuf, bana eşlik eden ve dersliğin önünde bekleyen memurdu. Coğrafya öğretmenliği mezunuymuş, iş bulamayınca devlet memuru olmuş. Meslekte dördüncü yılını bitiriyormuş. Eğitim birimine de kendini atalı henüz iki sene olmamış. Burası diğer birimlere göre daha rahatmış. “Biz burada neler gördük hocam.”, “Burada herkes suçsuz zaten, ben suçluyum diyen bulamazsın hocam.”, “Sizden önceki hoca da iyi biriydi, kursu bitince yeni kurs açmadı herhalde. Resim hocasının ikinci senesi burada, bak onun dersine giren mahkûmlar terörden buradalar hocam. İlk başta alışmak zor oluyor hocam buraya” gibi sözlerle ilk güne alıştırmaya çalışmıştı beni. 

Diğer iki memur giydikleri üniformanın kasvetini ve böbürlenmesini tüm hücreleriyle yaşıyorlardı. Yürüyüşlerinde bir en iyi yürüyüş, konuşmalarında bir en iyi konuşma vardı. Dağları yaratmamışlardı ama yaratsalardı ancak böyle davranabilirlerdi. İkisi de üniversitedeyken memurluk sınavlarını kazanıp memur olduktan sonra okulu bırakmışlar. Rahat koşullar ve para tatlı gelmiş.

Burası Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu’ymuş. Tüm ağır suçlular burada yatıyormuş. Terör, cinayet, mafya, çete… Ne ararsanız buradaymış, öyle diyor Yusuf. Eski bir belediye başkanı bile buradaymış. Mahkûmların birbirlerini görmesi yasakmış. Koğuştaki pencerelerinden birbirlerine seslenerek sohbet ediyor, tanışmaya çalışıyorlarmış. Sesleri en fazla alt kata kadar iniyormuş ya da bir üst kata kadar çıkıyormuş. Altlı üstlü koğuştakiler birbirlerini sadece seslerinden tanıyormuş yani. Hiç kimse birbirinin yüzünü daha görememiş.  

Masal koridorunda zaman kavramı çok silikti. Burada sadece kendin ve hiç susmayan düşüncelerin vardı. Bir de yan koridorlardan, yani masal koridoru olmayan koridorlardan gelen sesler: Zaman zaman tükenmişliğin çığlıkları, var olduğu her şeyle içeri girip yok olarak çıkanların kirli sessizliği, demir kapıların açılıp kapandıkça çıkardığı gürültü vardı.

Demhat, bir yandan kendisini dinleyen birini bulduğu için, bir yandan insana hasret kaldığından, bir yandan da hayatının büyük çoğunluğunu kaplayan kitapları konuşabildiği için sevinçliydi. Gülüşünü har vurup harman savuran, aldığı yaraları ve eksiklerini artıya çevirmeye çalışmadan direkt gösteren biriydi. Tanışmamızın daha ikinci gününde tüm benliğiyle çırılçıplaktı karşımda. Gözaltında gördüğü işkenceyi, içeri girmeden önce ilk kez birine âşık olduğunu, ilk kez bir kızın elini tuttuğunu ama onu da içeri girmeden hemen önce kanserden kaybettiğini, babasının karşısına daha çok küçük yaşta dikilip evdeki silahla onu öldürmeye çalıştığını; ancak ıskaladığını anlatmıştı. Özellikle sevgilisinden bahsederken gözlerinde mahcubiyetin yanında büyük bir arzu kırılması yatıyordu.

Durmadan konuşuyordu. Anlatmaya acıkmış, dinleyen birine susamıştı. Anlayan birini arıyordu ve sonunda bulmuştu. Ağzında yuva kuran Adana ağzı ve durmadan gülen yüzü anlattıklarını mizahi bir dil gibi gösterse de sırtındaki işkence izlerini silmek için uygulanan sıcak ve soğuk su taktiği hiç de komik değildi. Her şeye rağmen gülüyordu. Umutlu olduğu için değildi gülmesi, yattığı suçu işlememiş olsa da öncesinde işlediği ve yakalanmadığı çok suç olduğundan hapis yatmayı hak ettiğini düşünüyordu.  

Cezaevindekiler için günler hep birbirinin aynısıydı. Bu yüzden de açılan tüm kurslara, etkinliklere, eğitimlere katılıyorlardı. İçeride kaldığı sürece üç üniversite bitiren bile vardı. Babası tarafından ilkokuldan alındığı için kanunen okuma-yazma kurslarına katılma zorunluluğu vardı Demhat’ın. Buradan çıkınca ortaokulu, liseyi ve hatta yapabilirse üniversiteyi bile bitirmek istiyordu. Meslek sahibi falan olmak için değil, okumayı çok sevdiği için.

-Kitaplara nasıl böyle tutuldun Demhat? 

-Koğuştakilerle anlaşamıyorum hocam. İnsan karısıyla bile birkaç gün aynı oda içinde kalsa dövüşür hocam. Ben de ne yapayım kitaplara verdim kendimi. Dostoyevski ne biçim bir adam öyle hocam ya! Garip garip şeyler yazmış. Hele Oğuz Atay, yüz sayfa falan okudum sonra geri döndüm. Ne biçim bir kitap o Tutunamayanlar. Bak Korkuyu Beklerken güzel, onu beğendim. Ama en çok Yaşar Kemal’i seviyorum hocam. Hemşerim çıktı. İnce Memed serisini bitirdim. Yaşıyor olsa kapısında yatar kalkardım valla Yaşar Kemal’in. Bak hocam defterimi gördün mü? İnce Memed’i çizdim kapağına. 

-Gördüm Demhat, belli ki resme de yeteneğin var.

-Yok ya hocam, sıkıntıdan işte.

-Koğuşundakilerin suçu ne peki?

-İlk başta beni tek kişiliğe vermişlerdi, sonra üç kişiliğe verdiler. Yanımda yatanlardan birisi de benim suç ortağımmış, azmettiren oymuş ama tanımıyorum. Güya suç ortağımmış. Öyle diyorlar. Sana Nuri’den bahsettim mi hocam? Arkadaşım Nuri. Dışarıdaki insan olan Nuri değil ha, içerideki Sultan Papağanı olan Nuri. Adını da dışarıdaki arkadaşıma benziyor diye Nuri koydum. Onun da saçının önü böyle dimdikti. Papağanım Nuri’nin de saçı dimdik.

Dış kantin dedikleri yerden almış Nuri’yi. Dış kantinde her şeyi sipariş edebiliyorlarmış. Bir ay önceden istediklerini yazıyorlarmış. Sonraki bir ayda da getiriyorlarmış ama çok pahalıymış, öyle diyor Demhat. Nuri pek konuşkan değilmiş. Birkaç garip ses çıkarıyormuş sadece, bir de telefon zil sesini taklit edebiliyormuş. Henüz konuşmayı öğretememiş ona Demhat.

Belki de dışarıda ne kadar sustuysa; içeride, benimle o kadar konuşuyordu Demhat. 

Kızgınlığı, küskünlüğü unutalı çok olmuştu. Öyle hepimiz gibi bir arayış içinde falan da değildi. Beş ay sonraya ertelenen mahkemesine kadar elindeki kitapları okumaya kendini vermişti. Biliyordu, dışarıda hayat başka akıyordu, daha doğrusu dışarıda hayat akıyordu; okumaya, başka dünyaların peşine takılmaya ne vakti olacaktı ne de hâli. Kendisi dışında üç kardeşi daha içerideymiş, hepsi başka şehirlerde. Yengelerine ve okuyan kardeşlerine bakmak zorunda olacak dışarı çıktığında, bunun farkındaydı. 

Dersliğe gelir gelmez önce pencereyi açıp soğuk havayı uzun ve derin bir nefesle içine çeker, birkaç saniyeliğine şöyle bir gökyüzüne bakar öyle otururdu sıraya Demhat. Hayata karşı bir umudu var mı yok mu hâlâ anlayabilmiş değilim. Bazen dünyanın en umutsuz insanına bürünüyor bazen de hayatın güzelliği ve mucizevîliği karşısında hayrete düşüyordu. Her şeye rağmen gökyüzünü günde bir kez de olsa görmek belki de ona özgür olduğunu hissettiriyordu. 

Ona ulaşmak için yedi demir kapı ve bir de göz taramasından geçiyor ardından iki kat yukarı çıkıyordum. Bunca zamandır meslek hayatımın en garip günlerine şahitlik ediyordum. Onca yıl özel okullarda kölelik etmiştim. Çocuklarını üstün zeka sanan veliler, üstün zeka olduğunu sanan ancak zeka namına bir toz bile barındırmayan öğrenciler, eğitim adı altında yapılan bütün şaklabanlıklar… Neredeyse bir hiç uğruna, yıllarca kölelik etmişim. 

Cuma günleri telefon hakkı varmış Demhat’ın. Günlere göre bu hakkı mahkûmlara bölmüş de olabilirler, herkese aynı gün içinde belli saatlerde bu haklarını kullandırıyor da olabilirler, o kadarını bilmiyorum. Ders arasında on dakika izin alıp ceza infaz memuruyla birlikte telefon hakkını kullanmaya gidip döndü.   

“Anamın babamın sana selamı var hocam".”

“Benden mi bahsettin?”

“Başka kimden bahsedeceğim hocam? Bir de Nuri’ye selam söylediler.”

Demhat, yine gülüyor. Yaptığı en iyi şeyi yapıyor yani. Sanki o değil de ben on dört aydır mahkûmum ve en az beş ayım daha var.


Bekir Dadır


 
 
 

Yorumlar


bottom of page