top of page

Öykü- E. Ezgi Kayaoğulları- Bu Mutlu Günümüzde

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 8 saat önce
  • 5 dakikada okunur

Misafirler salonda. Her biri başka şehirden geldi. Çoğunlukla akrabalar. Bir kısmını sanki ilk defa görüyorum. Muhtemelen küçükken görmüşümdür de şimdi hatırlamıyorum. Hepsi çok iyi tanıyor beni. Antrede sarılıp kucaklaşırken, ben önlerine terlik koyarken, ne kadar güzelleştiğimi, beni son gördüklerinde şu kadarcık bir kız olduğumu filan anlatıp duruyorlar. Sessizce gülümsüyorum.

Yarın nikâhım var. Evet, evleniyorum ben. Nişanlım Burak’la geçen sene işyerinde tanıştık. Annesini kaybetmişler. Sonra da babası iflas etmiş, yeni toparlanıyor zaten. Adamcağız tekrar borca girmesin diye düğün filan istemedik. Bizimkilere de masraf olmasın, hem sonra yedi kat pastaydı, orkestraydı, sarhoş akrabaydı kimse uğraşmasın, dedik. Küçük bir salonda, kuru pasta ve gazozla nikâh yapalım, aileler tanışsın, akrabalar kaynaşsın, herkes bu mutlu günümüzde yanımızda olsun dedik. Gerisini annem halletti zaten. Birkaç aydır öyle yoğun bir telefon trafiği var ki, ne çok eş dost akrabamız varmış meğer. Kalktı geldi şimdi insancıklar. Hepsi de nasıl mutlu, en son kimin düğününde beraberlermiş, kim ölmüş kim kalmış, kendi aralarında konuşup duruyorlar. Kaç zamandır görüşmeyenler varmış. Bak, senin sayende buluştuk burada diyorlar bana. Oysa durum değişti. Şimdi nasıl söyleyeceğim?

Buraklar da bir türlü gelemedi. Tek başıma yapacak değilim ya, gelecekler ve ikimiz birlikte söyleyeceğiz. Biz vazgeçtik diyeceğiz. Burak yurt dışından iş teklifi aldı, ben de doktoramı bitireceğim, evlilik için acele etmişiz diyeceğiz. Ellerini öpüp birlikte özür dileyeceğiz. Ben o dayayıp döşediğimiz eve yerleşeceğim. Burak da kiraya yardım edecek. Hem Ankara’ya geldiği zaman bende kalacak. Sonrasına bakacağız işte. Öyle konuştuk dün, misafirler gelmeden burada olun demiştim. Hepi topu üç kişilik ailesini toparlayıp getiremedi bir türlü. Bizim ev akrabayla dolup taştı. Sabahtan beri kaç kişiye sarıldım öptüm. Ya hiç gelmezlerse ya kendi ailesine söyleyip kurtulduysa?

Antredeki ayakkabı yığınlarının üstünden atlayarak mutfağa kaçıyorum. Annem de mutfaktaymış meğer, yüzüm allak bullak olmalı, beni böyle görmesin diye buzdolabını açıp içine saklanıyorum. Kendime bir bardak su alıyormuş gibi yapıyorum.

Ben de tam seni çağıracaktım diyor, elime bir kutu madlen çikolata tutuşturuyor.

Hadi kızım, bak yengen getirmiş hayırlı olsun çikolatası. Tutuver misafirlere. Sonra da su verirsin herkese, o kadar yoldan geldiler.

Anne nerede yatacak bu kadar insan? 

Sen orasına takılma canım. Ben paylaştırdım hepsini komşulara. Gerekirse diye konukevini ayarladı zaten Burak’ın babası. Çok beyefendi adam valla. Bak bakayım bana, Neşe hiç yakışıyor mu sana bu surat? Gül bakayım biraz, hadi benim güzel kızım.

Oldu mu böyle, diyorum yapmacık bir tebessümle.

Hadi hadi, uzatma yürü diyerek itekliyor beni mutfaktan dışarıya doğru.

Anlayışlı kadın aslında. Bir şeyler sezmiş olabilir, yine de hiç renk vermiyor.  

Tekrar salona girme fikri geriyor beni. Elimdeki kutuya bakıyorum. Bir sıra sütlü, bir sıra bitter, uslu uslu dizilmiş çikolatalar. Hepsinin üzerinde Yıldız pastanesinin logosu var. Logo çok tanıdık geliyor. Tanıdık olduğu halde benimle konuşmayan, daha doğrusu konuşamayan bir şeyle karşılaşmak hoşuma gidiyor. Lisedeyken arada gidip muzlu süt içtiğimiz o pastaneyi hatırlıyorum. Salonun kapısında bir anlığına duruyorum, hiç bu kadar kalabalık olmamıştı içerisi. Yer açmak için duvar diplerine ittirdiğimiz koltuklara sıkış tepiş oturmuş, yemek masasının önüne dizdiğimiz sandalyelere zar zor sığışmış misafirlere uzatıyorum çikolata kutusunu. Her seferinde nazikçe eğilip, yalandan gülümsüyorum. Hayırlı olsun dileklerine, maşallah inşallah dualarına, hâl hatır sormalara, hepsine aynı sessiz ifadeyle karşılık veriyorum. Kimsenin gözünün içine bakamıyorum. Nihayet turumu tamamlayıp, tekrar mutfağa dönüyorum. Salondaki uğultu ve fısıltılar hız kesmeden devam ediyor. Bu arada kapı çalıyor. Koşarak açıyorum, onlar değil. Kuzenim gelmiş elinde annemin siparişleriyle. Selam vermeden, hatta elindeki poşetleri bile almadan kaçıp odama saklanıyorum. Kız nereye, alsana şunları diye sesleniyor arkamdan.

Buraklar çok geç kaldılar. Telefon edeyim de çabuk olsunlar. Cep telefonumu elime aldığım anda çat kapı babam giriyor. Kapıyı çalmadan odama girdi diye sinirleniyorum. Kızım bir şey mi oldu diyor nazikçe. Cevap veremiyorum. Keyfin kaçtı sanki, kapıyı da kapatınca merak ettim yavrum diyor. Canım babam ya, nasıl söyleyeceğim şimdi? Bütün bunlar boşuna, bu kadar insan boşuna kalkıp geldi diyemem. Şu güzel gözlü adamı nasıl üzerim?

Gözüm gardırobun kapağında, şeffaf ambalajında asılı duran gelinliğime kayıyor. Babam da aynı yere bakıyor, yaklaşıp omzuma dokunuyor sonra. O bir şey söylemeden ağlamaya başlıyorum. Hüngür şakır ağlıyorum babamın karşısında. Babam nazikçe sarılıp sırtımı sıvazlıyor. Kısacık bir süre sonra kapı çalıyor, ben ağlamayı kesiyorum. Affedersin baba diyorum, çok gerginim herhalde ondan, şimdi daha iyiyim. Olur öyle yavrum, heyecandandır. Sıkma kendini diyor. Sen çık ben birazdan gelirim diyerek gönderiyorum onu. Belki de az önce kapıyı çalan Burak’tı. Derhal toparlanıyorum, aynaya bakıp bir iki derin nefes alıyorum. Çıkayım da bitsin bu iş.

Antrede yeni gelen kuzen tayfası var. Hepsinin yüzü gülüyor, az önce selam vermediğim Hakan da dahil. Kız Neşe, hadi neşelen biraz diyerek yüzyıllardır yaptıkları espriyi yapıyorlar. Bir tek ben gülmüyorum. Salondaki misafirlerden yükselen uğultu devam ediyor. Mutfaktan çay bardağı, çatal kaşık sesleri geliyor. Herkes ne kadar eğleniyor. Bir tek ben mutsuzum. Adımı niye Neşe koydular diye annemlere kızıyorum.

Kuzenler koluma girip beni salona doğru sürüklüyorlar. Hep birlikte fotoğraf çekilecekmişiz. Nikâh salonunda çekilen yapmacık olurmuş, burada böyle en doğal halimizle olsunmuş. Yoldan gelenler pejmürdeliklerini düzeltmeye çalışır, babam içeri giren güneş ışığını kesmek için perdeleri çekerken, olan bitene teslim olup, oradan oraya gezinen terlikli, çoraplı ayakları inceliyorum. Boşuna geldiler. Kadraja sığalım diye safları sıklaştırıyoruz, koltuk arkasında ayakta duranlar, oturanların önüne bağdaş kurup oturuverenler, hepimiz kucak kucağa poz veriyoruz. Sen oraya, o buraya, hadi bana bakın, her kafadan bir ses çıkıyor. Kaç poz çekildik kimse saymıyor. Ne derlerse yapıyorum. Fotoğraf faslı bitiyor, salondakiler tekrar yerlerine yerleşiyor. Kuzenler mutfağa geçiyor. Buraklar bir türlü gelmiyor.   

Mutfağa mı kaçsam odama mı diye düşünürken arkamdan biri, akşama bu ekiple kına yapsak ya diyor. Ne kınası ya? Cevap bile vermeden dümdüz çıkıyorum salondan. Kalabalığın içinde nefes alamaz hâle geliyorum. Keşke kınayı da alıp gelseydik, herkes toplanmışken filan gibi bir şeyler duyuyorum. Anneme kaş göz yapıp antreye çağırıyorum. Anne benim hava almam lâzım beş dakika müsaade diyor ve cevap vermesini beklemeden montumu elime alıp dış kapıyı açıyorum. Tam karşımda Burak, babası ve abisiyle karşılaşıyoruz. Ani karşılaşmanın etkisiyle bir an sendeliyor, düşmemek için kapının pervazına tutunuyorum. Burak şaşkın, gözlerini kocaman açmış bakıyor. Bir şey söylemesine fırsat vermeden elinden tutup, dışarı sürüklüyorum. Yanındakilere de dönüp hoş geldiniz, bizim az bir işimiz var Burak’la, siz geçin deyip koşar adım çıkıyorum. Burak ne oluyor diye soruyor, eli elimde, paldır küldür iniyoruz merdivenleri. Hava almam lâzım, lütfen biraz yürüyelim diyebiliyorum. Cevap vermiyor. Sokağın sonuna kadar hiç konuşmadan yürüyoruz. Köşeyi dönünce biraz yavaşlıyorum.

Bir şey söyledin mi seninkilere diyor. Cık diyorum, nasıl söylerim evin içindekileri görmedin tabii. O kadar kalabalığın içinde tek başına bıraktın beni.

Saçmalama Neşe, bak işte buradayım!

Çok geç kaldın diyorum bağırarak. Kaç saattir bekliyorum seni!

Abimi bekledik ne yapsaydım onu almadan mı gelseydim?

Erken gelseydiniz ya, belki bu kadar üstüme gelmezlerdi. Bir de kına yapalım dediler iyi mi?

Bana bağırma Neşe!

Bağırırım, sana göre hava hoş tabii. Tonlarca akrabası olan benim, sen değilsin. Görmedin mi kalabalığı?

İçeri sokmadın ki!

Nasıl döneceğim ben o eve şimdi?

Biraz sakin olur musun, sokaktayız. Herkes bize bakıyor.

Olamam!

Neşe lütfen diyor. Susuyorum.

Gel şu parka girip oturalım biraz. Birlikte söyleyeceğiz. Konuştuk bunu. Acele etmişiz diyeceğiz, özür dileyeceğiz.

Ben söyleyemem. Başka bir yol bulalım.

Aklında ne var?

Bilmiyorum. Aklımda bir şey yok.

Peki, o zaman nikâh masasında kavga çıkartalım. Evet demeyelim.

Bak o da olur. Atmayız imzayı olur biter.

Olur mu öyle sence!

Bilmiyorum Neşe! Başka bir şey gelmiyor aklıma.

Bir süre sessiz oturuyoruz. Parktaki bir bankta vakit öldüren sıradan iki kişiyiz şimdi. Gelip geçenler var, uyuyan siyah bir köpek var, yerlerde izmaritler var. Burada kalsak böyle, sakin sakin otursak. Eve hiç dönmesek.

İyi ki çıkmışız diyorum yüksek sesle. Açık hava iyi geldi. Burak cevap vermiyor, öylece karşıya bakıyor. Tam o anda, telefonum çalıyor. Annem arıyor.

Kızım neredesiniz? Bak herkes soruyor, bekliyoruz, iyisiniz değil mi diyor.

İyiyiz anne, on dakikaya geliriz merak etme diyorum. Tamam diyor annem, kapatıyor. İki dakika sonra Burak’ı babası arıyor. Burak telefonu açıp hoparlöre alıyor.

Efendim baba, diyor.

Oğlum... şey... Bu nasıl oldu bilmiyoruz ama... yani... nasıl söylesem bilmiyorum...

Söylesene baba, birine bir şey mi oldu?

Oğlum, belediyeden aradılar, başvurunuz iptal edilmiş. Eksik belge mi varmış neymiş, ilgilenen memur da izindeymiş, yerine bakanlar fark etmemişler. Bize haber vermeyi unutmuşlar.

Hiçbir şey anlamadım baba.

Yani yarın nikâhınız olmayacakmış. Çok üzgünüm yavrum. Hadi siz biraz daha dolaşın. Neşe’ye söyle üzülmesin e mi oğlum? Siz dönünce bakarız bir hâl çaresine.


E. Ezgi Kayaoğulları

 
 
 

Yorumlar


bottom of page