top of page

Öykü- İbrahim Daştan- Kurtuluş Töreni

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 1 gün önce
  • 4 dakikada okunur

Güne, karşımızdaki ilkokulun hoparlöründen yükselen meşhur “Baby Shark” melodisiyle uyanıyoruz. Otomatik. Bazen kapatmayı unuttukları için tatil günlerinde de çalıyor, uyutmuyor insanı. Evi yazın satın aldığımdan, hiç hesap etmemiştim bunu. İlk günlerde kaç defa gidip hoparlörü kurşunlamak geldi içimden. İyi ki silahım yoktu. Olsaydı yapar mıydım bilmiyorum ama sonraları alıştım sayılır.

Haberleri izlerken, hanıma, “Şunu kulaklığını takıp dinle, senin yüzünden bir şey anlamıyorum,” diye sesleniyorum ama hiç oralı değil. Gözünü cep telefonundan bir an olsun ayırmıyor. Sinirleniyorum. Kalkıp balkona çıkıyorum. Kimse elinden düşürmüyor şu mereti. Hele gençler… Gerçi bazen ben de kapılıyorum bu girdaba ama onlar kadar değil. Etraftan akşamsefası ve hanımeli kokuları geliyor buram buram. Biraz rahatlıyorum. Kalanşo çiçeğimi budamam lazım; bazı yaprakları kararmaya başlamış. Suyunu çok vermişim galiba.  Bir şeyin dozunu kaçırırsan böyle olur işte. Geçen yıl bugün, evlilik yıl dönümümüzde güya bizimkine almıştım bu çiçeği ama daha çok ben ilgileniyorum. Yıllar sonra ilk defa aldığım bu hediyeden pek memnun kalmamıştı. Yarım ağız bir teşekkür, o kadar… O yüzden bu sefer bir şey almadım.  Eğer onun yerine altın kolye ya da yüzük alsaydım çoğu kadın gibi o da kesin bayılırdı. Olsa dükkân senin, diyeceğim ama cep delik, ben buselik.

Uyku mahmurluğunu henüz üzerinden atamayan küçük öğrenciler gözlerini ovuşturarak ağır adımlarla ilerliyor. Yol boyu uzanan çaydan yankılanan kurbağa sesleri bile dikkatlerini çekmiyor. Oysa o sesler benim çocukluğumdu. Salyangoz toplayıp satardım. Büyüklerimizin, “Sakın ellemeyin siğil atar!” diye tembihledikleri kurbağa ve tosbağalardan ise uzak dururdum.

Ne tesadüf; yirmi sene önce bu şehrin düşman işgalinden kurtulduğu tarihte evlenmişiz. Her sene olduğu gibi bir gün önce okulun pencerelerine bayraklar filan asıldı. Çocuklar temsili dost ve düşman kuvvetleri hâlinde iki gruba ayrıldılar. Ellerinde mantar tabancalarıyla bir savaş sahnesi canlandırdılar. Prova bittikten sonra dağıldılar. 

Aşağıdan gelen konuşma seslerini merak ederek uzanıp bakıyorum. Üst komşumuz Ateş’in annesi, oğluyla aynı okuldan Kıvılcım’ın annesiyle, ayaküstü konuşuyor. “…rehber öğretmen aradı geçen gün. Oğlumu psikoloğa götürmem gerekiyormuş…”

Bizim zamanımızda böyle otomatik ziller yoktu. Çan şeklindeydi. “Teneffüs zili,” derdik. Onun için sırayla nöbet tutulurdu. O gün sıra bendeydi. Muziplik yapayım dedim. Benim gibi tembel öğrencilerin dört gözle beklediğini bildiğimden, vaktinden beş dakika önce çaldım zili. Tabii müdür, zavallı kepçe kulaklarımı biraz daha uzatmıştı.

Parkta bir anne ağlayan çocuğuna, cepten “Baby Shark du du du du…” şarkısının duyulduğu videoyu açıp veriyor. Çocuk hemen susuyor. Torunum da anasının cebinden izlediği için biliyorum. Ayrıca oradaki oyunları da süper oynuyor kerata. Şimdiki çocuklar harika. Böyle bir kitap da vardı yanılmıyorsam. Okumayı yani okulu pek sevemedim ama resimli oldukları için çizgi romanlara meraklıydım. Yasak olmasına rağmen Teksas, Tommiks, Zagor ve Tarkan’ı bir arkadaşımdan ödünç alarak gizlice okurdum. Uzun, sarı saçlarıyla Tarkan’ı daha çok severdim. O yıllarda bunları okumayan yoktu sanırım. Yasak deyince geçen gün haberlerde, gençleri internette suça teşvik eden tehlikeli oyunlardan bahsediliyordu. “Ana babalar dikkatli olsunlar,” diyordu uzmanlar. Onları dinlerken, “O çizgi romanlar çok masummuş bu oyunların yanında,” dedim. Çocukken köyde bizi bekleyen en büyük tehlike bir su kuyusuna veya tandıra düşmek ya da yılan sokmasıydı. Bir de kışın okula giderken her an yıkılacak korkusuyla üzerinden geçtiğimiz o ahşap köprü. Şimdiki çocuklara göre sokak köpekleri dışında bizim dönemimiz yine de daha mı güvenliydi acaba?

Bu şehre taşınalı dört sene oldu. Çok katlı değil. Hepi topu on dört daire. Birçoğu, girip çıkarken verdiğim selamı bile gönülsüzce alıyor. Daha adını sanını bilmediklerim de var. Asansörde karşılaşırsak, kısa bir konuşma, ancak o kadar. Bildiğim kadarıyla benden tahsilliler ama tavşan boku misali kokmaz, bulaşmaz halleri var. Mesela üst komşum Özgür Bey’in özel güvenlikçi olduğunu daha yeni öğrendim. Tek çocukları Ateş’in uzun sarı saçları hoşuma gidiyor. Bizim zamanımızda öğrenciyken sıkıysa uzat. Oysa şu kepçe kulaklarım görünmesin diye çok isterdim ama asla mümkün değildi. Yaz tatilindeyken uzatmak istesem, bu defa da babam izin vermezdi. Bir de uzun saçlı birini gördüler mi, “Anan gibi saç uzatacağına baban gibi sakal uzat!” diye dalga geçelerdi. Zaten bit düşer korkusu da vardı. Kızlarda bu daha sık görülürdü. O zaman annem, kız kardeşlerimle beraber sırayla dizine yatırır gaz yağı sürerek temizlerdi. Yanardı kafamızın derisi. Nöbetçi öğretmen, elinde makasla aslan misali pusuda beklerdi. Tırnaklar da kontrol edilirdi. Büyük bir zevkle eşek tıraşı yapar, sınıfa almadan geri gönderirdi. Eve gitmeden önce hemen berbere gider üç numaraya vurdururduk. Bildiğin asker tıraşı. Sonra da, “Kabak kafa,” diyerek birbirimizin kafasına yapıştırırdık şaplağı. Eşek tıraşından sonra bize de eşek şakası yakışırdı tabii. O çizgi roman Tarkan’da, birinin saçı bu “Tas Kafa” denilene benziyordu. Son yıllarda –pek hoşuma gitmiyor ama- özellikle gençlerde moda olmuş durumda. Şimdi öğrenci olmak isterdim doğrusu. İster uzat ister tas kafa yaptır.

Önceki gün çarşıdan döndüğümde Ateş, babasıyla beraber asansörü bekliyordu. “Spordan galiba,” diyerek sırtına hafifçe dokundum. Hemen yanımdan ayrılarak babasının öbür tarafına geçti. Her zamanki gibi pek konuşmak istemiyordu. “Yok, poligondan geliyoruz, atış yaptık da beraber …” diye cevap verdi babası.

“Ooo! Bravo! Ne kadar şanslısın! Keşke benim de böyle bir babam…” 

“Hem şehrin okuldaki temsili kurtuluş töreni için de hazırlık yapmış oldu.” Kırmızı tişörtünün göğsünde ve arkasında hilkat garibesine benzeyen bir yaratığın resmi vardı ve yabancı dilde bir şey yazıyordu. “Ne diyor burada?” diye soracak oldum. Yine babası atıldı: “Helfayr, yani Cehennem ateşi.”  Tövbe estağfurullah çektim içimden; piyasada başka tişört kalmamış gibi…

Ateş yine o kırmızı tişörtüyle çıktı binadan. Sırtında çantasıyla telaşlı adımlarla ilerleyerek okula girdi. İstiklal Marşı’mız ve şiirler okundu.  Müdür günün anlam ve önemine dair konuşmaya başladı. Onu dinlerken üzerime bir rehavet çökmüştü ki birden peş peşe patlayan silah sesleriyle irkildim. Okulun hoparlöründen yayılan “İzmir’in dağlarında çiçekler açar…” marşıyla ambulans sirenleri birbirine karıştı.


İbrahim Daştan

 
 
 

Yorumlar


bottom of page