top of page

Öykü- Elif Asma Kurt- Portakal Yanığı

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 12 dakika önce
  • 4 dakikada okunur

Tütsülenen portakal kabuklarının buram buram kokusuyla uyandım. Kış soğuğunu ve ıslaklığını örten o ferahlatıcı koku, damağıma yapışmıştı. Çocukluğuma mı dönmüştüm? Dışarıda kar, dışarıda yağmur, dışarıda fırtına olduğu sabahlara? Sobada çatır çatır yanan odunların sesi yoktu ama mutfakta mırıldanan annemi işitiyordum. Soba, portakal kabuğu kokusu ve annemin mırıltıları... Saraylardan, kalelerden daha güvenli küçük evimizde miydik? Yine ben çocuk, annem yetişkin miydi?

Ayağıma terliklerimi bile geçirmeden koştum mutfağa. Yüreğim yerinden fırlayacak. Kötü bir rüyadan uyanmanın mutluluğuylayım. Annem iyileşmiş. Tıp yanılmış. Anneler unutmaz çocuklarını. Belki de Alzheimer bile değilmiş. Sadece bir süreliğine bir şey olmuş — olmuş işte — ve şimdi geçmiş. Filmlerde olur böyle şeyler: Körler görür, felçliler tekerlekli sandalyeden kalkar. Ama filmlerin gerçek olmadığı, mutfak kapısında yumruk gibi iniyor göğsüme.

Annem, arkası dönük, pencereden dışarıya bakıyor. Sokakta çiseleyen yağmur pencerenin tozunu çamura benzediğinden her şey daha kirli. Üzerinde kırmızı, payetli elbisesi. Kapatamadığı sırt fermuarından beyaz atleti, eteklerinin altından ise pijaması görülüyor. Yıllar önce elbiseyi ilk giydiğindeki gibi saçları, tepeden toplu. Şimdi şalı yok omuzlarında. O gün şalını bronz omuzlarına atarken ki gülümsemesi geliyor aklıma. Babamın kolunda güzelliğinden ve sevildiğinden emin, ışıl ışıl. Aynı elbise, aynı kadın… Elbise solmuş, annem eskimiş.

Ocaktan yükselen alevlerin üzerinde kömürleşmiş portakal. Maşayla tutup kaldırırken meyveden parçalar elime sıçrıyor. Of elim! Çeşme, akan soğuk su, acı azalıyor.

“Anne, ne yaptın, evi yakacaktın!”

Parmak uçlarına iliştirdiği sigarasıyla yavaşça dönüyor. Kırmızıya boyadığı dudakları, pembeye boyadığı yanakları ve yeşil far sürdüğü gözleriyle bir palyaçoyu andırıyor. Yaşlı ve hüzünlü bir palyaço… Kibirli bakışlarıyla beni baştan aşağı süzen gözleri “Sen kimsin?” diyor. Beni tanımıyor.

“Bu halin ne, anne?”

‘Gülümse, gülümse annen o senin öfkelenme’. Gülümseyemiyorum, yüzüm öfkeden alev alev. O hiç oralı değil.

“Terbiyesiz!” diyor.

“Ama ne yaptım, niye terbiyesiz diyorsun?”

Sesim yüksek geliyor kulağıma, daha kısık bir sesle, tekrar ediyorum.

“Neden öyle diyorsun?”

Sigarasının dumanını yüzüme üflüyor.

“Neyse, boş verin. Siz yardım için geldiniz sanırım. Annem mi çağırdı sizi?”

“Kim? Annen mi? Ne yardımı anne ne diyorsun? Evi yakıyordun!”

“Anne mi?” yere bakıyor bir süre. Belli ki kafasını toparlamaya çalışıyor.

“Terbiyesiz! Daha ben evlenmedim bile. Bu gece Cemal gelecek, beni istemeye. Her şey çok güzel olmalı. Sen çay falan yaparsın, kahveleri kendim yapacağım. Biricik sevgilime kıyamam, öyle acı kahveler falan istemem. Sakın o işe karışma!”

Beni kim sanıyor? Bu tavırlar, konuşmalar…  Nedenini tam bilmiyorum; belki elimde hâlâ sızlayan yanığın acısından, belki de az önce “uyandım” sandığım dünyanın aslında paramparça olmasından.

“‘Cemal kim?’

‘Kim olacak, sevgilim ve müstakbel eşim.’

Beni hatırlamıyor. Doğurduğu, büyüttüğü, ona yıllarca bebek gibi bakan, hayatından vazgeçmiş çocuğunu hatırlamıyor. Ama Cemal’i, benim Cemal’imi hatırlıyor ve onunla evlenme planları yapıyor. Hayatımda tek sığınağıma göz koymuş. Topuklu terliklerin üzerinde dengede durmaya çalışarak karşıma dikiliyor. Yüz yüzeyiz. Alaycı bakışları üzerimde,

“Cemal benim mi dedin?” diyor.

 İçimden geçirdiklerimi nasıl duydu? Anneler duyar elbet ama karşımdaki başka biri. Gözlerinden ateşler çıkan hiç tanımadığım biri. Üzerime üzerime geliyor. Omuzlarıma sertçe vuruyor, dengemi kaybediyorum. Elimdeki maşa savrulup yüzüne değiyor. Sıcak maşa, ah! Yanağı yandı.

Acı bir inilti çıkıyor dudaklarından. Yüzü donmuş, ağzı hayretten aralık, boşluğa bakıyor. Eli acısının üstünde. Elmacık kemiğinden dudak kenarına kadar uzayan yaranın üzerinde gezdiriyor. Tezgâha tutunarak ayakta kalmaya çalışmam boşa, zangır zangır titreyen bacaklarıma söz geçiremeyip olduğum yere yığılıyorum. Kaç dakika, kaç saat, kaç yıl sonra kafamı soğuk fayanslardan kaldırınca annem karşımda. Yerde oturmuş, kolları dizlerine dolanık ağlıyor. Ona sarılmak için uzanıyorum. Elime bakıp kaçıyor. Elim! Maşa halen avcumda.  Diğer elimle maşayı avucumdan koparıp atıyorum. Gözlerim elimde, gözlerimi alamıyorum. Elim yabancı. Yabancıyı kesip atmalıyım. Kalbimi, annemi, Cemal’i, kendimi…

Tutunarak ayağa kalkıp korkan adımlarla banyoya, pansuman için bulabildiklerimle mutfağa dönüyorum.  Mutfakta kesik kesik iniltiler.  Yanına yaklaşınca benden kaçmıyor. Unutmuş. Ama eli yanağında belli ki acısı geçmiyor. Canım yanağı, gül kokulu pamuk yanağı.

Yarasını sarıp sarmalıyorum. Benim yaralarım, yaralarım durmadan kanıyor. O yatağına, ben sokaklara sığınıyorum.

 Taze hava, sokak, cadde, insan. Kendimi öldürmeliyim. Bir şeyler yapmalı, bu anı silmeliyim.

Boğazımda bir yumru. Sokak kalabalık. Yağmur çiselemiyor. Başım önümde, hızlı adımlarla yürüyorum. Düşüncelerimden, az önce olanlardan, nefessizlikten kaçar gibi hızla. Bir an kafamı kaldıracak gibi olsam da korkuyla başımı eğiyorum. Bana öyle geliyor ki, biriyle göz göze gelsem, sarılıp ağlayacağım.

Cemal’in dükkanının olduğu sokaktayım. Onca yolu yürümüşüm. Hayret!

Cemal, tek sığınağım biricik sevgilim. Ona ihtiyacım var.  Dün geceki konuşmalarımız üşüşüyor aklıma. Cemal hep, “Ne değişecek evlenince?” diyor. “Evlenelim,” diyor, “çocuk,” diyor, “gelinlik,” diyor, “düğün,” diyor, “annem,” diyor, “annen,” diyor, “birlikte, hep birlikte,” diyor. Diyor da diyor.

Ben ise ne annesi ne ailesi bıktım, diyemiyorum. İnsanın annesinden bıktığını bir yabancıya nasıl diyebileceğini bilmiyorum. Cemal yabancı mı? Geceleri öyle demiyorsun ama. Kucağına kedi gibi giriveriyorsun. Sıcaklığını, teninin kokusunu hissettiğinde aklın başından gidiyor. Koynunda, sevişmelerden sonra ağlamaya başlıyorsun. Ama yine de diyemiyorsun. “Annemden, bu hayattan yoruldum,”

O söyleyemediklerini de anlıyor. Yardım için gözüne bakıyor. “Bana suyu sen getir,” diyorsun. Tek isteyebildiğin su oluyor. Gözyaşının aktığı yanaklarını nasırlı parmaklarıyla usulca silerek öpüp kalkıyor yanından, izliyorsun onu. “Ellerin çok sert, yanağımı acıtıyor,” diyemiyorsun.

Işıl ışıl caddenin kenarında bir ağacın ardına gizleniyorum. Cemal’in dükkânı tam karşımda. İçeride birileri var. Heyecanlı ve büyük hareketlerle yanındakilere bir şeyler anlatıyor. Yüzünde aynı muzip gülüş, gülüşünü bir ağacın ardından bile seviyorum. Neşesi, aydınlık yüzü, dertsizliği, tasasızlığı. Yanındakiler ayaklanıyor. Sarmaş dolaş vedalaşıyorlar.  Gizlendiğim yerden çıkıp birkaç adım atıyorum. Masasının başında Cemal. Bir elinde kalem, diğer eliyle dikilmiş sarı saçlarını düzeltiyor. Donup kalıyorum. Babam mı O? Babam bir eliyle kalemi çevirir, diğeriyle saçlarını böyle şekillendirirdi.  Babam Cemal oluyor, Cemal babam. Benzerlikleri üşüşüyor aklıma. İçi ısıtan gülümsemeleri, şefkatleri, dürüstlükleri, kadınlarını sevmeleri, isimleri…  Cemal ve Celal!

Annemin Cemal’i?

Annemin Celal’i!

Portakal kokusu değiyor burnuma. Yanık portakal kokusu. Genzimi yakıp gözlerimi yaşartıyor.


Elif Asma Kurt

 
 
 

Yorumlar


bottom of page