Öykü- Görkem Can- Yaz Başlangıcı
- İshakEdebiyat

- 5 saat önce
- 4 dakikada okunur
M. Ç. için…
Dedemin bir kiraz ağacını aşıladığını hatırlıyorum. Beni de götürüyor yanında. Elindeki çekmeyle aşı yapılacak yeri özenle hazırlıyor. Onu izliyorum. Şapkasının siperliğinin altında kırışan alnını, şakaklarından dökülen terleri, beyaz kıllı parmaklarının hünerle kıvrılmasını… Bana dönüyor ve “Evlat, kalemleri ver,” diyor. Kalemler mi? Ne kalemi? Elimdeki dalları uzatıyorum. Gülümsüyor. Ellerime değen pürüzlü ellerini şu an dahi hissedebiliyorum. Dedem aşı dallarına böyle diyor, kalem. Sonra yere biraz su döküp toprağı ıslatıyoruz, elimize aldığımız çamurla aşıların köklerini kapatıyoruz. Aşı tutsun diye güzelce sarıp sarmalıyoruz.
“Pardon,” diyor.
“Bana mı diyorsunuz?”
“Evet size.”
“Ne istiyorsunuz?”
“Fazla kaleminiz var mı?”
“Ne?”
“Fazla kaleminiz diyorum beyfendi!”
Onu ilk defa orada görüyorum, kalemsiz geldiği cebir sınavında. Yüzüne dikkatlice bakmadan ona bir kalem uzatıp hemen önüme dönüyorum. Saçlarının renginin yeşil olması beni ürkütüyor mu?
Ümitsiz bir şekilde, ayaklarımı sürüyerek çıkıyorum amfiden, sınav kağıdını masaya bırakırken asistanla göz göze geliyoruz. Bütünlemeye kalacağımı o da biliyor. Güneşin altında sigara içmekten nefret ettiğim için kendime bir gölge arıyorum. Arkamdan sesleniyor:
“Beyfendi kaleminizi unuttunuz!”
…
“Beyfendi kaleminiz!”
…
“Kaleminiz diyorum.”
“Sigara içer misiniz?”
Kalemsiz geldiği sınavdan benden yüksek not almayı nasıl başarıyor?
Ağlayarak dış kapıdan içeri giriyorum. Hızlı adımlarla bahçeyi geçip sundurmanın altında kuru yufka hazırlayan kadınların yanına gidiyorum. Kollarımı iki yana açarak hamur tahtasının önünde oturan anneme bağırıyorum. “Anne! Beni oyunlarına almıyorlar!” Hepsi bir ağızdan gülüyor, bütün köylü kadınlar. “Niye gülüyorlar anne?” Beni oyunlarına almamaları çok ciddi bir mesele. “E, sen de onlara bisikletini vermiyorsun oğlum.” “Bisikletimin zinciri bozuk,” diyorum utangaç bir ses tonuyla. Yine kahkahalarla gülüyorlar. Çünkü bisikletimin zincirinin bozuk olmadığını biliyorlar, bisikletimin zincirinin bozulmasına izin vermem. Elime bir gözleme tutuşturuyorlar, yanlarından ayrılıyorum. Bahçeden yeşil soğan sapları koparıp erik ağacına tırmanıyorum. Gözlememi yerken uzaktan çocukların oyunlarını izliyorum.
Bahçe kapısından dedem giriyor, her zamanki şapkası ve ağır aksak yürüyüşüyle. “Dede!” diye sesleniyorum. Erik ağacına doğru yöneliyor. “İlk defa böyle bir kuş görüyorum,” diyor. Kucağına atlıyorum. Dudağımı büzüp üzgün bir ifade veriyorum yüzüme. “Ne oldu?” “Çocuklar beni istemiyorlar.” “Hiçbiri mi istemiyor?” diye soruyor. Kafam karışıyor. Duraksayarak, “Galiba bir tanesi istiyor,” diyorum. “Hangisi?” “Galiba Gülşah,” diyorum. “Seveni al, gerisini bırak,” diyor.
“Babamı sevmiyorum.”
“Neden?”
“Anneme iyi davranmıyor.”
Sahildeki kayalıklarda şarap içiyoruz. Rüzgârlı bir haziran günü. Havada uçuşan saçlarını ince uzun parmaklarıyla sürekli kulağının arkasına sıkıştırıyor. Bilinçli bir eylem değil bu, daha çok refleks. Hiç çaba harcamadan bu kadar güzel olmayı nasıl başarıyor? Bir süre sonra saçlarını kulağının arkasına sıkıştırmayı bırakıyor. Bunu o an ağladığı için yaptığını yıllar sonra anlıyorum.
“Ben babamı hatırlamıyorum,” diyorum. “Hayal meyal yani. Daha çok dedemi hatırlıyorum, kırmızı bisikleti… Bana da yaksana bir tane. Sağ ol. Ramazan Bayramının kışa denk geldiği bir gündü. Bağrış çağırışlar, tepinmeler… Kamyoncuydu babam, Samsun’a sebze haline mal götürüyormuş, dönüşte Bolu civarında şarampole yuvarlanmış. Gizli buzlanma. Annemin hiçbir şey demeden dışarı çıktığını, bahçedeki karlara ellerini soktuğunu, iki iri kar topu yapıp şakaklarına bastırdığını hatırlıyorum.”
“Her şeyi aldık dimi,” diyor annem.
“Aldık, aldık…”
“Keseri unutmadın dimi?”
“Yok, unutmadım.”
“Haydi! Bismillahirrahmanirrahim.”
Arabayı çalıştırıyorum.
“Geçen ektiğimiz kasımpatılar tutmadı,” diyor. “Bir hafta sonra bir baktım ki selkimişler. Tahir ağabeyinin orada karşılaştım adamla, dedim böyleyken böyle, senin çiçekler… İçme şu zıkkımı.”
“O ne dedi?”
“Kim?”
“Çiçekçi.”
“İşte sardunyaları verdi.”
“Arkadaki sardunyaları o mu verdi?”
“Evet.”
“Parasız mı?”
“Parasız.”
“Belki köyün havasındandır.”
“Yok, Kadriye’nin babasına ektiği kasımpatılar tuttu.”
“O mezar biraz kuytuda kalıyor.”
…
Arabayı mezarlığın arkasına park ediyorum. Yazık ki bir yaz başlangıcındayız. Çimenler olağanüstü güzel kokuyor. İki tarafı ağaçlı yoldan, cırcır böceklerinin sesleri eşliğinde geçiyoruz. Annem önden yürüyor, ben arkasından, o plastik sandığın içindeki sardunya fidelerini taşıyor, ben keser ve su bidonunu.
“Buraya kimse gömülmüyor artık,” diyor, “yer bitti, ölenleri yeni mezarlığa gömüyorlar.”
Ölülerin kıyılarından köşelerinden geçerek, babamın mezarına ulaşıyoruz. Ellerimizdekileri yere bırakıp işe koyulmadan önce dua ediyoruz. Annem, tanrıya inanmadığımı bilmiyor. Yerden su bidonunu alıyor, hiç acele etmeden, suyu yavaş yavaş mermerin üstüne akıtıyor, elinin kenarıyla yaptığı muazzam geometrik hareketlerle mermeri temizliyor. Sonunda bir yaz başlangıcına ait olan güneş babamın mezarının üzerinde parlıyor. Annem eline keseri alıp toprağı havalandırmaya koyuluyor. “Ben aşağı iniyorum,” diyorum. Duymuyor. Dedemin mezarını görüyorum ama yanına gitmiyorum. Bir köşede durup sigara içiyorum. Annem, şimdi çok uzakta kaldı, birçok dalın ve mermerlerin arasından güçlükle seçiyorum onu. Sanırım açtığı küçük ocakların içine sardunya fidelerini yerleştiriyor. Parmağından hiç çıkarmadığı yüzüğünün arasına dolan toprak dikkatini çekiyor. Baş parmağının dışıyla alnındaki teri siliyor. Ve sessiz sessiz ağlamaya başlıyor. İç çekmeden, yüzü buruşmadan, gözleri bile kızarmadan ağlıyor, mermerin üzerine su dökülüyor sanki.
Son sardunyayı da diktiğinde bidonda kalan suyu mezarın üzerine döküyor ve diğer mezarları dolaşmaya başlıyor. Ben üçüncü sigaramı bitirdikten sonra yanıma geliyor. “Bu akşam Gülsüm Teyzene gideceğim,” diyor, “sen başının çaresine bakarsın.” “Tamam,” diyorum. “Dedene dua ettin mi?” diye soruyor. “Ettim,” diyorum ve sardunyasız bir şekilde mezarlıktan ayrılıyoruz.
“Steakhouse burger lüften.”
“Ekstra sos ister misiniz?”
“Sarımsaklı mayonez.”
Bir arkadaşımın AVM’lerin yemek katlarındaki tuhaf kokuyla alakalı ilginç bir teorisi vardı. Dediğine göre bu kokunun oluşmasının sebebi batılı ve doğulu yemeklerin bir araya toplanmalarıymış. “Bu söylediğimi sakın yanlış anlama,” demişti, “her biri kendi içinde güzel kokulara sahip olan iki mutfağı bir araya toplayınca böyle oluyor işte.” Bu yüzden her AVM’de iki ayrı yemek katının olması gerekirmiş, biri batılılar için biri doğulular için.
“Pardon, fazla kaleminiz var mı?
…
“Fazla kaleminiz diyorum beyfendi.”
…
“Deniz ben, hatırlayamadın mı?”
“Deniz…”
Yıllar sonra ilk yaptığım iş eline sarımsaklı mayonez bulaştırmak oluyor.
“Başta inanamadım,” diyor, “sonra yürüyüşünden tanıdım. Yürüyüşünü kaybetmemişsin.”
“Otursana,” diyorum. Sandalyeyi çekiyorum. Bekleyenleri işaret ediyor. Beyaz tenli, uzun boylu bir adam ve yanında ufak bir kız çocuğu. Çocuk el sallıyor annesine. Üzerindeki lekelere bakılırsa iskender yiyor.
“Saçlarını değiştirmişsin,” diyorum.
“Belki duymuşsundur,” diyor, “Hollanda’ya taşındım. Altı yıl kadar oluyor.”
“Bilmiyordum.”
“Şimdi çocuğu ilk defa Türkiye’ye getirdik. Hani burasını da bilsin diye. Annem zaten arayıp duruyordu. Yaşlandılar artık, gelemiyorlar. Memlekete gidiyoruz, yazı orada geçireceğiz. Of… Kusura bakma, sürekli ben konuşuyorum. Sen ne yapıyorsun anlatsana?”
“Hiç,” diyorum.
“Hiç?”
“Aynı.”
“Sana ulaşmayı denedik,” diyor, “baban öldükten sonra… Geçiş yapmıştın başka üniversiteye dimi? Sonra…”
“Şeyy…” diyorum.
Çocuk sesleniyor, “Mama! Mama!”
El sıkışıyoruz. Tekrar görüşmek üzerine konuşuyoruz, böyle bir şeyin olmayacağını bile bile. Tam arkasını dönmüşken duraksıyor. “Vedalaşma fırsatımız olmamıştı,” diyor, “belki de bu karşılaşma bunun içindir.”
İnsan bir hamburgeri yiyeceğini düşünerek sipariş ediyor ama her zaman öyle olmuyor. AVM’nin çatı katına çıkıyorum, sigara içilebilen kısmına. Bir sigara yakıyorum. Yukarıdan onları izliyorum, park halindeki arabalarına gidiyorlar. Çocuk, anne ve baba. Çocuk ortalarında, birden onun ellerini tutan iki el havaya kalkıyor, gülüşmeler. “Uçtuuu, uçtuu.” Arabalarına varıyorlar, önce çocuğu yerleştiriyorlar, sonra adam arabayı çalıştırıyor, kadın son kez yukarı bakıyor. Yazık ki bir yaz başlangıcında.
Görkem Can




Yorumlar