Öykü- Gülin Eren Saygın- Dipsiz Kuyu

Parmaklarıyla sıkıca kavradığı kadehini, kırmızı rujlu dudaklarına götürdü. Anasonun damağında bıraktığı tadı ne çok özlemişti. Yan masalardan neşeli sohbetler geliyordu kulağına, ağız dolusu kahkahalar yükseliyordu gökyüzüne. Az ilerideki mutfaktan iştah açıcı kokular yayılıyordu etrafa. Kızartma ve mangal kokuları yaz ayının mutluluk veren havasıyla harmanlanmış, mekânın her köşesine sinmişti. Radyodaki Müzeyyen Senar, eşsiz ve buğulu sesiyle masaları tek tek dolaşıyordu.
Uzun uzun gölgelerin dolaştığı bahçeli meyhanede gözleri usulca girişe kaydı Aysel’in. Gördüğü karşısında kalbi hiç olmadığı kadar hızlı çarpmaya başladı. Kapı önünde durmuş, gülümseyerek ona bakıyordu babası. Rüya falan mı görüyordu? Göz kapaklarını sertçe ovuşturdu. Kulağındaki uğultular katman katman büyüdü. Çehresi birdenbire alacalı bir kumaş gibi dalgalandı. Zaman, mekânın küçük boşluklarında yavaşlayıp havada öylece asılı kaldı.
Babası seri adımlarla masaya doğru yürümeye başlayınca o da sandalyesinden hızlıca kalkıp ileriye doğru iki adım attı. Elini uzatıp uzatmamak arasında kaldığı kısa bir tereddüdün ardından sıkıca sarıldı karşısındaki yakışıklı bedene Aysel. Göz bebeklerini gölgeli yüzünde gezdirdi. Ensesinden favorilerine uzanan tıraşını, dudaklarının kıvrımlarını belli eden ince bıyığını özenle inceledi. Hafif kırlaşmış saçlarına, gözlerinin üzerine perde gibi kat kat inen göz kapaklarına uzun uzun baktı. Hiç değişmemişti.
Bir süre, öylece sessizce oturan babasını izledi. Kaç yıl olmuştu görüşmeyeli? Ne diyeceğini, sohbete nasıl başlayacağını bilemedi. Bedeni fazla geldi oturduğu sandalyeye. Bir anlığına yok olmayı diledi. Gözlerini kapatıp denizin dibindeymişçesine nefesini tuttu. Beline inen kızıl saçlarıyla denizkızı olmuştu. Üzerine vuran yakamozlar parlatıyordu pullarını. Yüzmeye çalıştı. Soluğu kesilip ciğerleri patlayıncaya kadar derinlere daldı. Kollarını iki yana açıp kendini koyu lacivert karanlığa bıraktı. Boynuna dolanan saçları, yosun yumakları hızlıca ele geçirdi bedenini.
Gözlerini açtı. “Yıllar sonra bile olsa konuşmalıyım,” dedi içinde beliren cesaretle. Elleri bünyesinden bağımsız hareket etti. Uzanıp göğü sarmaladı. Tepelerinde umarsızca ışıldayan Ay’ı alıp göğsüne koydu. Bütün dünyayı içine alırcasına derin bir nefes aldı. Titreyen sesiyle, “Nasılsın?” diyebildi sonunda. Geçen senelerin, kırılan kalplerin, açılmayan kapıların, gidilemeyen yolların ardından kimsenin nasıl olduğunun bir önemi yoktu ama sormak âdettendi. “Nasıl buldun beni, burada olacağımı nereden biliyordun?” dedi titreyen sesiyle Aysel. Babasının gülen yüzü, nazik bir baş reveransıyla cevapladı sorusunu. Uzun zaman sonra ilk defa gülümserken görmüştü onu. Yüzünü gölgeleyen esmer tenine, çatık kaşlarına, dudağının aşağı bakan kıvrımlarına oldum olası yakıştıramamıştı gülmeyi. “Birinden aldım adresini,” dedi onun alışık olmadığı tondaki yumuşak sesiyle.
Garson, önündeki kadehi rakı ve soğuk suyla buluştururken yer altından kayıp gitti Aysel’in. Kendini bir anda çocukluğunda, o dipsiz kuyunun içinde buldu. Konu komşu bir tabloya bakar gibi hayranlıkla güzelliğini incelerdi. Bakan bir daha bakardı o biçimli yüzüne, hokka burnuna, zümrüt rengi gözlerine, kiraz dudaklarına. Çengelli iğneyle iliştirilirdi nazarlıklar kıyafetlerine. Eve gelen misafirler sıcak nefeslerini dualarla üflerlerdi yüzüne. Çevresindeki çocuklar kıskançlıklarından oyuna almazlar kızlar acıyıp oyuna aldıklarında da hep kavga çıkarıp ağlatırlardı onu. Allah onları böyle güzel yaratmadığı için çocuk akıllarıyla sitem edip hasetlenirlerdi kendi kendilerine. Evde de durumu farklı değildi Aysel’in. Bir gün çarşıdan, aylarca bakıp çok beğendiği kazağı alıp mutluluk içinde eve gelmişti. Ayna karşısında kendine bakarken ablasının aynaya yansıyan haset dolu bakışlarıyla karşılaşmıştı. Akşam yalvarırcasına ablasının gözüne bakmıştı babasına söylemesin diye. Ablası Aysel’in bütün göz yaşlarına rağmen, dayak yiyeceğini bile bile bunu babasına söylemekte bir sakınca görmemişti.
O zamanlar gözünün gördüğü tek kişi Tolga’ydı. Onu gördüğünde kalbi hızlıca çarpıyor yanakları kor ateş gibi alev alev yanıyordu. Okulda, bahçede, parkta, evde. Her dakika onunla olmak istiyordu. Ayrılarken bile çehresi gözünün önünden hiç gitmiyordu. Gece yattığında rüyasında onu görebilmek için hep dua ediyordu Allah’a. Hem mahalleden hem okuldan arkadaşıydı Tolga. Çocuklukları hep beraber geçmişti. Okula beraber başlamışlar, aynı sıralara oturmuşlar, kimsenin bilmediği sırları paylaşmışlardı. Ailelerde dost olunca yıllar içinde hiç ayrılmamışlardı. Aysel bir keresinde onu ders çalışma bahanesiyle eve çağırmıştı. İstemsizce Tolga’nın dudağına yapıştığı an ablasına yakalanmışlardı. Ablası gördükleri karşısında kapı ağzında öylece kalakalmış, yırtıcı hayvanlar misali boğuk bir çığlık atmıştı. Babası ilk aşkını unutturmamak için derisine güzelce kemerle kazımıştı hatırasını.
Garsonun, “Abla rakına buz ister misin?” diyen boğuk sesiyle kendine geldi Aysel. Parmaklarıyla doldur işareti yaptı. Babasıyla göz göze gelmekten imtina ederek uzaklara dikti gözlerini. Tepelerindeki yıldızlara baktı uzun uzun. Ne güzel parlıyorlardı gökyüzünde. Ellerini usulca birleştirip bir dilek geçirdi gönlünden.
Rahmetli annesinin sesini duydu kulaklarında. “Seni doğuracağıma taş doğursaydım. Yazıklar olsun sana! Olmaz olsun senin gibi evlat. Sütüm sana haram zıkkım olsun! Ne kara bahtım varmış. Kaç kere dedim sana, sürme dudağına şu parlak şeylerden. Boyama elini, yüzünü, giyme ablanın kıyafetlerini. Baban duyarsa ikimizi de keser, parçamızı bulamazlar vallahi. Mahalleye rezil mi edeceksin bizi? Etrafa oğulları şey olmuş mu dedirteceksin? Tövbe tövbe…”
Düşüncelerinin arasına yağmur damlaları girdi usulca. Göğün güzelliğini ince siyah bir tül kapladı. Yaslı bulutlar Aysel’in hüznüne ortak olmak istercesine tepesinden tek tek geçit yaptı. Garson, koşar adımlarla masanın yanındaki şemsiyeyi açtı. Aysel, kaplumbağalar gibi başını şemsiyenin altına soktu. Toprak kokusunu ciğerlerine doldurdu. Babasına biraz daha yaklaştı. Başını omuzlarına yaslayıp sarsılarak ağlamaya başladı. Akan rimelleri göz kenarlarında kara halkalar oluşturdu. Kızaran burnunu masadaki peçeteyle sildi. İçi ürperdi şiddetlenen yağmurun sesiyle. Tatlı bir serinlik kucakladı ansızın bedenini.
Lavaboya gitmek için ayağa kalktığında beline kadar gelen saçları tel tel ensesine yapışmıştı. Etek uçları sünger olup bütün yağmur suyunu çoktan çekmişti. Yağmur damlaları alnına öbek öbek yerleşmişti. Ağırlaşan bünyesiyle kendini tuvalet kapısından içeri zorla attı. Aynaya bakmasıyla uzun saçları kafa derisinden hızlıca içeri çekildi. Elbisesinden taşan göğüsleri tahta gibi dümdüz oldu. Boyalı dudakları kuraklaştı. Sürmeli gözleri eski hallerine döndü. Yıllar önceki sureti, ailesinin sahiplenmediği yaralı çocuk ona bakıyordu hüzünle. Gözlerini aynadan hızlıca çekip tuvaletten çıktı.
Masaya döner dönmez içinde yara olmuş sözcükler birbirine tutunup dudaklarından ansızın dökülüverdi. “Niye beni hiç sevmedin baba?” Babasının kayıtsız, gözlerine uzun uzun baktı. Sandalyesinden çevik bir hareketle kalkıp iri gövdesini şefkatle sarıp sarmalamasını istedi. Saçlarını okşamasını, öpüp koklamasını, diğer babaların yaptığı gibi derdini tasasını alıp götürmesini bekledi. Telafisi olmayan yıllara, paylaşamadıkları sırlara, gidemedikleri yollara inat her şeye yeniden başlayabilirlerdi.
“Hesabı getireyim mi abla?”. Başını kaldırdığında bütün masaların boşaldığını, koca mekânda kendisinden başka kimsenin kalmadığını fark etti. Garsona dönüp, “Babam… Babam nerede? Gitti mi?” dedi yüzüne yerleşen şaşkınlık dolu bir ifadeyle. “Ne babası güzel ablacığım. Geldiğinden beri yalnız oturuyorsun. Bir şişeyi tek başına devirdin maşallah,” deyip sırıttı garson.
Aysel ne diyeceğini bilemedi. Söyleyemediği kelimeler boğazında yumru olup kaldı. Dolu gözlerini kapının girişindeki boşluğa dikip öylece bakakaldı.
Gülin Eren Saygın




Yorumlar