top of page

Öykü- Günay Oktay- Kızımın Gözleri

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 7 gün önce
  • 5 dakikada okunur

Telefonum titrediğinde gecenin derinliğinde boğuluyordum; dalgalar kabarmış, beni yutmaya hazır haldeydi.

Oturduğum loş salon bir anda daraldı, nefesim boğazımda düğümlü... Telefonu elime aldım, ekranında “Annem.” Bazı kadınların sezgisi deniz feneri gibidir, en karanlık ânı bulur, ışığını tam oraya vurur. Benim anneminki ise ışık değil, bir çığlık olur, göğü yırtıp iner bazen.

“Alo Rüya… kızım, ne yapıyorsun sen?”

Ben daha nefesimi yerine oturtamadan, sesime bir ayar vermeye çalışıp fısıldadım:

“İyiyim anne… oturuyorum.”

“Oturduğunu görebiliyorum.”

Bu sözdeki ima, üstüme yıkılan bir duvar gibiydi. Dalgaların pençesinden sıyrılmış olsam bile, duvardan kaçış yoktu.

“Sen sadece otur kızım…”

“Kocan yine iş toplantısında mı?”

Soru değil, bir sezgiydi bu. Ya da bir itirafın güzergâhı. Beni duvar diplerine sıkıştıran, çocukluğumu bile ayağa kaldıran bir ürperti…

 “Yine mi yanlış anlamıştım her şeyi?”

  İçimde yükselerek, gelecek olan o dalgayı beklemeye başladım. Annemin sesi bir tokat gibi sarsacaktı beni, biliyordum. Hem iğneleyen hem de sarıp sarmalayan o ses titredi:

“Telefonu eline al. Gir sosyal medyaya, bak şirket sayfasına. Kocan toplantıda neler yapıyor gör bakalım.”

O an beni boğanın, gecenin dalgaları olmadığı, hayatımın yalan gerçeğinin beni suyun altına çektiğiydi.

Telefon kapandığında içime bir sessizlik çöktü. Odanın duvarlarına sinmiş o uğultu, nefesimi geri iten bir karanlık gibi dolaşıyordu etrafımda. Başımı yavaşça koltuğa bıraktım; annemin sesi hâlâ kulaklarımda:

“Telefonu aç kızım, bak neler yapıyor?”

Açamadım.

Sadece tavanı izledim.

Bir evi yuva yapan neydi? Şu gördüğüm çatı mıydı? tavan mıydı? Süslü eşyalar, deri koltuklar, pahalı mobilyalar, el dokuması halılar… Hiçbiri mi, hepsi mi? Bir ev neyle yuva olurdu gerçekten?

Tam o sırada yine annemin sesi kulaklarımda. “Telefona bak.”

Onun o sesi her türlü düşüncemi dağıtacak kadar güçlüydü.

Telefonu açıp o hesaba girince ne olacaktı ki?

Ne değişecekti?

Bugüne kadar yaptığım her şey gibi yine kendimi kandıracak birkaç teselli, birkaç “belki de öyle değildir” bulmayacak mıydım? Kendime anlattığım masallara bir yenisini daha eklemeyecek miydim?

Hem bu kaçıncıydı? Kaçıncı aldatılışım, kaçıncı kez yalanların içinde boğuluşum?

Kavga mı etmedim?

İsyan mı etmedim?

Gitmedim mi?

Gidip de sonra, ona daha sıkı sarılıp utançla geri dönmedim mi?

Onsuz yaşamaktansa, her şeye rağmen onunla kalmayı seçişim…

Onun bir tek, “Ben yapmadım,” demesi yeterliydi benim için. Yalanı bile nimetti bana.

Ya bir gün inkâr etmezse…İşte asıl büyük korkum oydu.

Aslında canımı en çok yakan, babamla kocam arasındaki o görünmez köprüydü. Yıllar önce kurulmuştu, ben büyüdükçe ağırlaşmış, hiç yıkılmamıştı. Aynı yerden geçip aynı yaraya dokunan bir yol gibi.

Annemle kavga edip beni odama gönderdiklerinde kapının ardında duyduğum sesler… Kırılan bir eşyanın çatırtısı, boğuk bir bağırış, kesilen bir nefes. Çocuk kulaklarımın kaldırabileceğinden çok daha fazlası…Ama sabah uyandığımda, annemin yüzündeki izler için babamın tek bir cümlesi yeterdi:

“Annen başını kapıya çarptı… yere düştü.”

Ve ben inanırdım, inanmak isterdim. Çünkü gerçek canımı çok yakardı. Bu yüzden babamın yalanı bile benim için bir çeşit güvenceydi. “Bir şey olmadı” diyorsa bir şey olmamış olmalıydı. Ben de çocuk aklımla buna yaslanırdım.

Ve yıllar geçti, büyüdüm sandım. Çocukluğumun kapı aralıklarından sızan o karanlık seslerini de unuttuğumu…Sadece aynı hikâyenin başka bir sahnesine geçmişim. Şimdi kocamın cümleleri tıpkı babamın söyledikleri gibi büküyor içimi.

“Öyle bir şey olmadı. Sen kuruyorsun. Yanlış anlıyorsun.”

Yıllar önce annemin yüzündeki morlukların sebebini değiştiren babam gibi, şimdi de kocam benim içimdeki şüphelerin rengini değiştirmeye çalışıyor. O zaman kapıya çarpan annemin yüzüydü, bugün gerçeklere çarpan ben.

Bazen kendime soruyorum:

“Bu kadar mı benziyorlar birbirine? Yoksa ben mi aynı yarayı taşıyan iki adamı defalarca hayatıma çağırıyorum. Çünkü kocamın söylediği her yalan, babamın sustuğu geceleri hatırlatıyor bana. Onu affetmeye çalıştıkça aslında babamı affedemediğimi fark ediyorum. Aynı cümle, iki farklı ağızdan çıkan aynı acı:

“Bir şey olmadı.”

Oysa çok şey oldu. Benim içimde, taaa şuramda oldu. Söylenmeyen her gerçek, görmezden gelinen her iz, yıllar içinde büyüyerek bana döndü ve bugün kocamın yüzünde kendini bir kez daha gösterdi.

Ben geçmişin aynasında hâlâ aynı yalana inanmak isteyen o küçük kızdım.

Kapının çalınmasıyla kendime geldim, az önce zihnimde dolaşan o sisli hayaller dağıldı birden. Serdar olsa, kapıyı bir hırsız gibi açar, adımlarını duyurmadan yatak odasına geçerdi. Başımı kaldırdım, kızımın kapıyı açtığını gördüm. Derin bir nefes aldıktan sonra, “Ben hazırım anneanne… Annemde şimdi hazır olur,” dedi ve içeri buyur etti.  O an içimden bir şüphe değil, acı bir netlik yükseldi:

Bunlar konuşmuşlardı. Kızımın annemin geleceğinden haberi vardı. Bir yanım “Neden bana söylemediniz?” diye sormak istedi, ama diğer yanım biliyordu:

Söyleselerdi yine kaçacaktım.

 Benim yerime gerçeği onlar taşıdı, sırtlandı. Benim görmekten kaçındığım karanlığı annemle kızım birlikte bana göstermek istedi.

Annem…

Yıllardır kırılgan sandığım o kadın, torununun koluna girip bana doğru ilerlerken, sanki evin hükümdarı gibiydi. Bir dişi kedi gibi, yavrusunu geri almak ister gibi, koruyup kollayan bir haşmetle durdu karşımda.

“Hadi,” dedi.

“Artık buraya kadar kızım.”

Boynuna sarılıp ağlamaya başladım. Bu sefer benim içimde kabaran, yükselen derin yaralar vardı. Dışardan görünmeyen, ama içimde yıllar boyu biriken o kırgınlıkların, korkuların, susuşların bıraktığı darbeler. Bedenimde değil, tam kalbimin üzerinde açılmıştılar.

Kızım valizini sürükleyip salona geldiğinde sızlayan yaralarım daha da kabardı. Onun o kararlı bakışlarını gördüğüm anda, ben annemin yüzündeki kırgın çizgileri, babamın evi terk ettiği sabahın o çaresiz sessizliğini ve kapının ardında saklanan bütün çocukluk korkularımı yeniden yaşadım.

Yanıma sokulup, hissettiklerimi anlar gibi ellerimi tuttu kızım. “Anne,” dedi, ben çocukken, bana güçlü anne masalları anlatırdın. ‘Kızım kimse seni incitemez,’ derdin. Ama sen… kendini inciten bir adamı her defasında affettin. Ben artık bunu izleyemem.”

Dizlerimin titrediğini hissettim. Çünkü o an fark ettim ki ben susarak kızımı koruduğumu sanarken aslında onu, babamdan bana kalan o korkunun tam ortasında büyütmüşüm. İçimde geç kalmışlığın ağır sızısı dolaştı.

Karşımda on dört yaşında bir genç kız değil de kocaman bir kadın vardı sanki. Bir gecede mi büyüdü bu kadar yoksa hep mi böyleydi? Bana bakan, rengini annemden alan çakır gözlerinde; uzun saçlarından yayılan mis kokuda kendimden geçtim o an. Boynuma sarılıp konuşmaya devam etti:

“Babam seni defalarca aldattı anne. İkinci bir telefonuyla konuştuğu geceleri gördüm, duşta arınmak istediği kokuları hissettim, arabada unutulan bir küpenin sende yarattığı sessizliği…

Bir keresinde seni mutfakta yere oturmuş bulmuştum. Yüzünde onun ittiği kapının izi vardı. Sen bana, "Dikkatsizim işte," demiştin. Ama anne, babamın sana savurduğu kolunu ben gördüm. Beni fark etmeyin diye nefesimi tutarak sizi izledim.”

Gözlerimden yaşlar boşandı. “Küçük Rüya” karşımdaydı sanki; aynı korku, aynı saklanma, aynı sessizlik.

“Anne,” dedi kızım, sesi ağlamaklı, “Ben babamın seni nasıl incittiğini biliyordum. Bazen saçını çekerek duvara yasladığını, bazen omzuna bastırıp seni nasıl susturduğunu, kolunu sıktığını… hepsini gördüm. “Kapı iziydi, düştüydüm, dikkatsizliğimdi,” dedikçe, ben gerçeği içime gömdüm. Ve sen sanıyorsun ki bu adam düzelecek… Çocuğunu bile sevmeyen bir adamdan ne hayır gelir? Ben aldatılan bir annenin sesiyle büyüdüm anne,” dedi sonra başını yere eğip. “Şiddet gördüğünü inkâr eden bir kadının nefesiyle…”

Başını kaldırdı gözlerini gözlerime dikip konuşmaya devam etti:

“Anne, Lütfen… Ben senin küçükken yapamadığını yapıyorum şimdi. Sana gidiyoruz diyorum. İstersen sessizce, istersen ağlayarak…Ama gidelim. Böyle bir adamı severek kalmaya mahkûm edemezsin kendini. Hem bu sevgi de değil ki. Bilmiyorum, ama sevgi böyle olmaz anne. Bu… bu… Başka bir şey…. Gitme cesaretin yoksa ben seni…

Hıçkırıklarıma engel olamadım. Sözlerim boğazımda düğümlendi, kalbim sıkıştı. Bir annenin kızından bunları duyması öyle ağırdı ki. Ezildim, aman Allah’ım nasıl utandım karşısında. Bir anne çocuğuna nasıl bunları yaşatırdı? Ama onun bu cesareti benim yıllardır aradığım anahtarı avucuma koymuş oldu. Babama söyleyemediğim “Hayır,” kocama söyleyemediğim “Bitti.” Hepsi kızımın sesinde mevcuttu.

“Affet beni,” diyebildim sadece. “Ben korkularımla seni de kararttım, seni anlamakta geç kaldım, göremedim seni.

Kızım elimi tuttu, yüzünü bana kaldırdı; gözlerinde ne kırgınlık vardı ne öfke. Yalnızca uzun zamandır beklediği bir yüzleşmenin dinginliği…

O an, bütün pişmanlığımı tek bir cümleyle silebilecek kadar güçlü bir şey söyledi:

“Anne, beni şimdi görmen yeter.”

Çıktık evden…

Annem arabayı açarken bir an durdu, anahtarı kontağa takmadan bana döndü, o yumuşak ama keskin ses tonuyla, “Baktın mı fotoğrafına? diye sordu. Ben ise başımı iki yana sallayıp, “Hayır,” dedim.

 Çünkü o fotoğrafa bakmak hiçbir şeyi değiştirmezdi.

Beni değiştirecek tek şey:

“Burada artık durma,” diyen kızımın gözleriydi.


Günay Oktay

 
 
 

Yorumlar


bottom of page