Öykü- Hicret Birik- Bahis
- İshakEdebiyat

- 4 saat önce
- 4 dakikada okunur
Sevgili yazarımız Hicret Birik, göbeğime kurulmuş meydanda, elinde kitap, mefahirini sayıp dökerek bana caka atıyor. Neymiş efendim, böyle hikâye olur muymuş? Küçük bir hikâyeyi bu kadar uzatmaya ne gerek varmış! Ah Hicret Birik ah! Azıcık efendi-ya da hanımefendi-olsa hayatındaki kalabalığı görecek. Ne var ki kendi hikâyesini çok büyük zannedene ifade-i meram etmek dilin nasır bağlamasından öteye gitmez. Bu sebeple kendisine karşı hikâyemi müdafaa edeceğime onunla bir iddiaya girdim. Hangimizin bu bahisten haklı çıkacağına siz karar vereceksiniz.
Bendeniz namı Şabanzadelerden maruf eski bir mahalleyim. Bunca sene başıma neler geldi, neler yaşadım, kimler geldi kimler geçti üzerimden; Pembeci Mirza’dan Hırnıkçı Kel İsmail’e, Keçeci Hamdullah’tan Kazancı Seyfettin’e, velhasıl anlatsam roman olur. Lâkin ömrünü her çeşit dalavereye şahitlik ederek geçirmiş şu ihtiyarı mazur görün. Zira seyretmeye sabır göstersem de uzun uzun bahsedecek kadar geveze değilim. İşte bu yüzden size küçük bir hikâyemi anlatacağım; Saboş’un eski karısı Safiye’nin hikâyesini.
Safiye, az evvel lafını ettiğim Pembeci Mirza Efendi’nin adını verdikleri sokağımda yaşardı. Garibanlık doğuştan ya, anası kapı önüne serdiği kendirden çulun üstünde yün kırkarken sıkı sıkıya bağlandığı kundağın içinde güneşin altında debelenerek büyüyen kızcağızımız, serpilip genç kız olunca hayatının manevrasını Saboş’un direksiyonuna bağlamıştı. Saboş, babasından kalma kırmızı kamyonuyla hafriyat taşıyıcılığı yaparak şehri yıkıntılardan temizleyen, lâkin kendi yıkıntısının içinde sallanan ayyaşın tekiydi. Zira dünyanın bir ayine olduğundan bihaber olan adam yaptığı işle onu ona yansıtan bu akisleri anlayacak zihni melekeden yoksundu. Her akşam Safiye’nin kapısının önünden geçerken zamanın jilet satışlarına büyük katkı sağlamış sanatçılarından Müslüm Gürses’in ‘Karanlık çökünce sokağımıza köşede ben varım unutamazsın’ şarkısını son ses açardı. Bu durumda yadırganacak bir şeycik yoktu, zira hengâm öyleydi. Radyo denen avaz istasyonları yaygınlaşmış, her şehrin kendi frekansları peyda olmuştu. Genç kızlar işlerini güçlerini bitirdikten sonra ayar düğmesini çevirerek bu frekansları bulur, kablolu telefonlarla billur sesli spikerleri arayarak ‘İstekler’ programından yavukluları için şarkı isterlerdi. Ardından yavukluları bu şarkıları bütün mahalleye gerinerek dinletirdi. Muhtemeldir ki Müslüm Gürses’in mezkur şarkısını da ‘İstekler’ programından talep eden Safiye’nin kendisiydi. O ara bir de Yeşilçam filmleri çok seyredilirdi. Bütün mahallelinin bir araya gelip Küçük Emrah filmlerini izlediğine az tanıklık etmemişimdir. İşte bu zamanların verdiği hissiyattan olsa gerek, Safiye televizyondan Selvi Boylum Al Yazmalım filmini izledikten sonra kırmızı kamyondan mütevellit Saboş’u Kadir İnanır, kendisini Türkan Şoray zannetmiş, yalan bir aşka tutulmuştu. Bu nasıl bir duyguysa gelmiş geçmiş tüm feylesofları lal ettiği gibi kızımızı da düşten cennetine düşürmüş, Saboş’a kapılan kızımız evlenme hayalleriyle bir haftada kanser motifinden bir fiskos masa örmeyi başarabilmişti. Çeyizini tamamladıktan sonra, kız isteme merasimi hiç olmadığı halde sırf heyecan olsun diye bir gece yarısı kırmızı kamyonun kasasına bohçasını atıp Saboş’a kaçmıştı. Fakat ne gam ki aileden kaçılsa dahi kaderden kaçılmazdı. İki imzayla veyahut bir imamın duasıyla kiminin mezarını kazan bu kuruma ayak basar basmaz aşkın cennetinden kovulan Safiye dünyanın kaç bucak olduğunu anlamıştı. Saboş eve her gece sarhoş geliyor, bazen kapının önüne, bazen sedirin üstüne, bazen de üzerine örttüğü yorgana çocuk gibi işiyor, sabah uyandığında da utanacağına bir de kadına tekme tokat girişiyordu. Yetmezmiş gibi kazandığı paranın tümünü kumara veriyor, seneler içinde ektiği tarladan biçtiği sekiz çocuğu aç mı susuz mu hiç aldırmıyordu. Geceleri sızan Saboş’un cebinden bir cigara alan Safiye balkona çıkıp ağlaya ağlaya dumanını tüttürdüğünde onun o haline nasıl da üzülürdüm, bilemezsiniz. Zamanla çocuklarının açlığına dayanamayan kadın kızken ördüğü fiskos masayı sökerek, dantelin ipinden mahalleli kadınların bıyığını yüzünü almaya başlayınca namı Cımbız Safiye’ye çıktı. Sabahın ilk ışığında uyanıyor hamuru tandıra yapıştırıp öğlene kadar işini gücünü hallediyor, ardından komşu kadınların yüzlerini temizliyordu. Kazandığı üç beş kuruşu akşam olunca Saboş’un içkisine gitmesin diye un çuvalının dibine, bulgur tenekesinin içine, eski Kur'an mahfazasına saklıyordu. Ancak Ayyaş Saboş sanki burnuna mangır dedektörü takılmış gibi bütün paraların yerini anında buluyor, her kuruşu rakıya yatırıyordu. Zavallı Cımbız Safiye bu duruma katlanmak çok zor olsa da boşanmayı kendisinin yarattığı günah korkusundan ve de mahalleli kıllı tüylü kadınların dilinden kurtulamayacağı vehminden ötürü aklına bile getiremiyordu. Lakin daha evvel dediğimiz gibi dünya bir ayineydi, Safiye’ye de kendi aksini göstermekteydi. Safiye kendi aksini arayadursun büyük oğlu Umut’un hali hiç iyiye gitmiyordu. Tiner kokusunu ekmek kokusuna, haşhaş dumanını annesinin pişirdiği çorbanın buğusuna tercih eden çocuk geceleri ortalıktan kaybolmaya başlamıştı. Safiye gece yarıları sokaklara düşüyor, devriyesini hiç aksatmayan ince bıyıklı, kara yüzlü bekçi Fevzi'yi gördüğünde durdurarak, “Benim oğlanı bir yerlerde gördün mü?” diye soruyordu. Ne var ki bu durum benim kültürümde yanlış anlaşılmaya pek münasipti. Velhasıl dedikodulu kısır günlerinin birisinde, pencere tüllerinden dürbün yapmayı keşfeden kadınlar konuşmaya başladılar.
Duba Nermin ikili koltuğa zar zor sığan kalçalarını öne doğru çekerek diğer kadınlara yaklaştı:
“Ayol,” dedi, nefesi sıkışarak,
“gece yarısı ne işi olacak, bal gibi de fingirdeşiyor!”
Gerisini getirmeme gerek olmadığını düşünüyorum, zira mahalleli pek sevse de ben şahsen mahallenin kendisi olarak dedikodudan hazzetmem. Zira bilirsiniz ki dedikodu ağızdan yere düşer düşmez görünmeyen iki ayağa bürünür, kapı kapı dolaşarak tüm eşrafa görünür. Anlayacağınız bu mevzu da mahallede dolaşarak Ayyaş Saboş’un kamyonunun sağ koltuğuna kadar yürüdü. Sonrası malumunuz, bir araba dolusu küfür, dayak… İşte bu meseleden sonra Safiye Saboş’un direksiyonuna bağladığı hayatının manevrasını çekip kendi yönünü kendisi tanzim etti. Beni terk edip başka bir yere gitti. Saboş, Safiye’nin gittiği gün zil zurna evine geldiğinde bir şeyi ilk defa fark etti. Her gece sızdığı koltuğun kenarındaki fiskos masanın üzerindeki dantel yoktu. Çıplak masada cızırdayan radyoya parmaklarını uzattı, ayar düğmesini eski bir frekansa çevirdi. Müslüm Gürses bas bariton bağırıyordu: ‘Karanlık çökünce sokağımıza köşede ben varım unutamazsın…’
Size anlattığım bu hikâyenin sonunu Hicret Birik benden evvel tek cümleye sığdırıvermişti. Sabahattin’in nasıl can verdiğini, mahallelinin cenaze namazında nasıl saf tuttuğunu, kimlerin hakiki gözyaşı döküp kimlerin vicdanını istimna ile rahatlattığını, velhasıl olup biten ne varsa bir nefeste söyleyivermişti. Allah için, Hicret Birik’in marifetini inkâr edecek değilim. Bazı adamlar-ya da kadınlar- vardır, bir ömrü ceviz kabuğuna sığdırır, Hicret Birik bu taifedendir. Ne var ki Saboş’un sonunu anlattığı hikâyeyi yazarken Safiye’nin evvelinden hiç söz etmemesini bir haksızlık addettiğimden olaya müdahil olmayı vazife bildim. Zira adamın terk edilme acısıyla intihar ettiğini söyleyen Hicret Birik kendi kulağına yürüyen dedikodulara meyletmiş Safiye’nin evvelini yanlış aktarmıştı. Oysa malumunuz üzere ben-i ademi tanımak zor iştir. Ayağındaki nasırı, cebindeki deliği, gönlündeki hevesi, yattığı geceyi, kalktığı sabahı, düştüğü yanlışı, döndüğü doğruyu bilmeden onu kalemle halketmek öyle kolay mıdır?
Şimdi hikâyemin evveline dönüp bahsi kimin kazandığını size bırakıyorum. Bir ömrü ceviz kabuğuna sığdıran Hicret Birik mi, ceviz kabuğuna sıkışmış ömrü oradan çıkaran şu fakir mahalle mi?
Hicret Birik




Yorumlar