top of page

Öykü- Hicret Birik- İki Sineğin Hatıraları

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 10 saat önce
  • 4 dakikada okunur

Pek muhterem Musca Campo,

Sana bu satırları, meşhur bir insan yazarın çalışma masasının kenarından yazıyorum. Onun parmaklarının değdiği müsveddenin küçük bir köşesini kopartarak yazdığım bu mektup sayfasının ne kadar kıymetli olduğunu bilmelisin. Zira az evvel alnına konduğum bu adamın terindeki tuzun miktarından dimağındaki bilgileri ölçmek mümkündür. Masasının üstündeki roman taslağından son paragrafı sana olduğu gibi gönderiyorum. Şu yazıdaki duyguya, karakterdeki derinliğe, atmosferdeki gerilime bakar mısın?

“Aleks, denizin karşısına geçip kemanını çıkardı. Çenesinin altına dayadığı aletten adeta şefkat dilenircesine çalmaya başladı. O çaldıkça deniz çıldırıyordu…”

Şimdi bu satırları okuduktan sonra sevgili Campo, benim yabanıl muscam, hâlâ o yaşadığın vahşi hayatın edebiyatını mı yapacaksın? Söyler misin bana, bütün gün ineklerle ilgilenen bir çiftçi romantizmden ne kadar pay alabilir? Geçenlerde gönderdiğin mektupta insanların sürekli aynı konulardan dert yakındıklarını ve bunu dinlemekten bıktığını söylemiştin. Bu nedenle köye yerleştiğini biliyorum. İlk başta bu eylemini anlamasam da köy hayatının seni dinginleştireceğini düşünmüştüm. Fakat üzüntüyle görmekteyim ki dinginleşmenin yanında hafif bir dingilleşme de yaşıyorsun. Kimbilir, belki de evrene yanlış mesaj gönderdin. Dinginleşmek istiyorum derken istemeden küçük bir dil sürçmesi yaşamış olma ihtimalin var mı? Hayatın ayrıntılarda gizli olduğunu bilmelisin. Küçücük bir hata, ahhh sevgili Muscam, bütün bir ömrümüze mal olabilir. Hatırlasana, vızıltılar dersinde hocamız Matmazel Musca Musica bize, çıkaracağımız melodileri konduğumuz şeylerin belirlediğini söylemişti. Ah zavallı Stercus! Bir boka konduğunda bundan haberdar değildi. Görüyorsun ya bu hatası bütün ömrüne mal oldu. Şimdi koskoca insanlık lügatında bok sineği diye anılıyor. Utanç verici!

Her neyse, bunu bir tarafa bırakalım. Evinde bir süredir sükûnet bulduğum bu müelliften biraz daha söz etmek istiyorum. Mesela şu anda elindeki kalemi kemiriyor, bir yandan da saatine bakıp duruyor. Ah bu doğum sancıları! Bu yaratma acısı! Şimdi kalkıp pencereye doğru yürüyor. Dışarıda yağan yağmuru seyrediyor. Senin köyünde yağmur ne demektir Campo? Tarlası olana bereket, damı akana dert. Ne kadar ham, ne kadar işlenmemiş duygular bunlar! Oysa bu adam için yağmur bir metafordur. Düşün gücüne bakar mısın Campo! Yağmur damlalarından, zıplayan kurbağalar yapabilir mesela. Şimdi bunun gerçek olmadığını, edebiyatın gerçeği anlatması gerektiğini, hamlık denen şeyin natüre olduğunu söyleyeceksin. Lütfen kes şu boş vızıltıları! Unutma, çiğ et de hamdır fakat mideye dokunur! Hem oranın ham duyguları korkarım ki senin zekâna da zarar verecektir. Bilirsin, insanlar arasında köylü kurnazlığı diye bir söz vardır. Geçenlerde şu muteber adamın, kurnazlık ve zekânın ters orantılı olduğunu yazdığını gördüm. Senin adına endişelendim. Bırak şu köy edebiyatını da buraya gel lütfen. İnan bana burada hayata bakış açın değişecek. Çarpıp durduğun camları hayal gücüyle geçebileceğini göreceksin. Gerçek sanatın ancak entelijansiya tarafından yapıldığını kabul et.

Cevabını ve ondan çok buraya geleceğin günü sabırsızlıkla bekliyorum.

Dostun Musca Civitas

Dostum Civitas,

Mektubun bana bir ineğin sırtına konmuşken ulaştı. Bana sorarsan o adamın alnındaki tuzla bu ineğin sırtındaki tuz arasında pek de bir fark yoktur. Hatta kanımca bu ineğin terindeki tuzun makbul olma olasılığı daha yüksektir. Nihayetinde süt veriyor. Ben de sana bu satırları kurumuş bir yaprağın üstüne şu ineğin sütüne batırdığım saman çöpüyle yazıyorum. Okuduktan sonra yere atabilirsin. Doğaya zarar vermez.

Mektubunda çok kıymet verdiğin müellif zımbırtısının bir paragrafını göndermişsin. Hiç gerçekçi bulmadım. Bilirsin ben sanatta realiteden yanayım. Deniz kenarında keman çalan birisi olsa olsa bir sokak çalgıcısı olur. O da, romantizmden ziyade para kazanmak için çalıyordur. Aynı paragrafı buradan bir müellif yazsaydı muhtemelen şöyle olurdu:

“ Tumbakçı Ferat deniz kenarındaki tabureye oturup dokuz sekizlik bir hava patlattı. Çengi kadın esmer baldırlarını sallarken denizin ağzının suyu kıyıya vuruyordu…”

Ne kadar da gerçek bir metin girişi olduğunu görebiliyor musun? Bana gerçeğin hamlığının mideye dokunduğundan söz etmişsin. Oysa bilmelisin ki pişmiş et besin değerini kaybeder. Eh, belki biraz da yanık kokar. Şimdi söyler misin bana, midene dokunuyor diye gerçeği bırakıp besin değeri olmayan bir yalana mı sığınacaksın?

Senin müellifin yağmuru bir camın arkasından izlerken benim ahırında misafir olduğum adam yağmurun altında işini yapar. Hareketin de bir düşünme biçimi olduğunu bilmelisin! Çarpıp durduğum camlardan hayal gücüyle çıkabileceğimi söyleyen sen, camın arkasından yağmuru metafor olarak gören bir adamı bana övüyorsun. Bu nasıl bir paradoks! Camı icat edip sonrada onu aşmamı öneren bir şehir hayatı bana ne katabilir?

 Zekâm için endişelenmene gerek yok, şu vehimli vızıltıyı bir kenara at! Zira köyün imamının abdest suyuna konuyorum arada. Bu suyun teberrük olduğunu hatırlatırım. Keşke bir damlası senin kanadına da nasip olsa! Ah ne çok dua ediyorum sana, bir bilsen.

Civitasım, benim saf sineğim, sözlerimi ünlü bir insan şairin mısrasıyla bitirirken yarın yola çıkıp yanına geleceğimi bildirmek istiyorum. Fakat orada kalmak için değil, sadece seni görmek için. Zira şairin dediği gibi:

“Bir filarmoni orkestrası veremeyecek sana kanadı kırık bir sinekten çıkan vızıltının mutluluğunu!”

Hürmetlerimle, dostun Campo.

Senenin toyluğu bırakıp erdemleştiği bir zamanda, -daha gerçek bir dil kullanmam gerekirse baharın bitip yazın kavurucu sıcaklarının başladığı bir zamanda- sinek Campo köyünden vızıldayarak uçtu. Civitas Karadeniz’in kıyısında bir şehirde yaşıyordu. Campo’nun oraya varması bir haftasına mal oldu. Yazar Bey o sırada kitabını bitirmek üzereydi. Son cümlesi vurucu olsun istiyor, bu nedenle çok derin düşünüyordu. Civitas pencerenin pervazında kısık bir sesle vızıldayarak yazarı seyrederken Campo diğer taraftan cama vurdu. Pencere hafif aralıklıydı. Civitas aralığa doğru uçarak Campo’yu içeriye buyur etti. Campo, Civitas’ın aksine yüksek sesle vızıldıyordu. Bütün köylüler böyledir. Anlaşılma kaygısından mıdır bilinmez bağıra çağıra konuşurlar. İki sinek kondukları perdede edebiyata dair vızıldarken yazar adam bundan rahatsız oldu. Eğilip masanın kenarında duran terliklerini aldı, usulca perdeye yaklaştı. O esnada sinekler kanatlarını bellerine dayamış bu adamın yazısı hakkında tartışıyorlardı. Adam terlik teklerini iki eliyle tutup perdeye dikkatle baktı. Bir gözünü kısıp kendi kendine sırıtarak, “Gez, göz, arpacık,” dedi. Sinekler kanatlarını açtılar ki, Şakkk!

Ardından terlikleri pencerenin dibine fırlatıp yazı masasına geri döndü. Son cümlesini yazdı.

“Duyduklarım bir sinek vızıltısından ibaretti.”


Hicret Birik

 
 
 

Yorumlar


bottom of page