Öykü- Çilem Kılıç- Kasabada Kurulan Pazar
- İshakEdebiyat

- 2 dakika önce
- 5 dakikada okunur
Cuma, kasabada takvim yapraklarından değil, sesten ve kokudan anlaşılırdı. Daha gün ağarmadan, meydanın taşları kamyon kasalarının gıcırtısıyla uyanır, kasabanın üzerine taze nane, sabun, portakal kabuğu ve toz karışımı bir telaş çökerdi. Pazar kuruluyordu. Sanki haftanın geri kalan altı günü bugüne hazırlanmak için yaşanırdı.
Genç kızlar cuma sabahlarını aynanın karşısında karşılardı. Bir hafta boyunca dolabın en arkasında bekletilen elbiseler çıkarılır, saçlar normal günlerden biraz daha özenli taranırdı. Asıl mesele alışveriş değildi; pazarı bir uçtan bir uca yürümekti. Bakışların arasında ağır ağır ilerlemek, tezgahların önünde durup durup devam etmek, görülmekti. Kasabanın dışında bir hayatın mümkün olduğuna dair inanç, en çok cuma günleri sızardı içlerine. Çünkü genç pazarcılar gelirdi o gün; sesleri başka yerlerden taşınmış gibiydi, yürüyüşleri aceleci, bakışları özgürdü. Onların konuşmalarında yollar vardı, şehirler vardı, sabaha karşı yüklenen kamyonlar, geceleri uyumayan hayatlar…Kasabanın kızları, bu sözleri bir masal gibi dinlerdi. Gönül meselesi, o masalın en kırılgan yeriydi. Bir bakış, bir gülüş, tezgâhın önünde uzayan bir sohbet…Sonra pazar biter, kamyonlar toplanırdı ama o bakış kasabada kalırdı. Kimse bunu yüksek sesle söylemezdi ama herkes bilirdi: Dışarıda bir hayat kurmanın anahtarı genç bir pazarcının arkasına takılıp gitmekten geçerdi. Ve kasabada kalanlar her cuma, giden genç kızların izini kalabalığın içinde arardı.
Çocuklar için pazar, kaçamak demekti. Balonların, oyuncak tabancaların, plastik düdüklerin arasında kaybolmak…Bir simit parçası, bir avuç leblebi, bir de hiç bitmeyecekmiş gibi gelen o kalabalık uğultu.
Kadınlar listelerini cebinde taşırdı ama gözler listede yazmayan şeylere kayardı. Erkekler kahvenin önünden geçerken seslerini kalabalığın içine bırakır, tanıdık yüzlere baş sallardı. Herkesin işi, herkesin bahanesi vardı pazarda. Kimisi bir şey almak için, kimisi birini görmek için, kimisi de sadece evden çıkabilmiş olmak için.
O zamanlar on bir yaşındaydım. Cuma günleri, öğretmenin son cümlesi daha havada asılıyken biz çoktan pazarın yolunu tutmuş olurduk. En çok da oyuncak tezgahının önünde dururduk. Plastik bebekler, tabancalar, rüzgârda dönen pervaneler, arabalar…Ama o hafta tezgâhta yeni bir şey vardı. Görür görmez hemen tanıdım: Kasetli atari. Ne işe yaradığını biliyordum; çünkü daha önce görmüştüm. Bir arkadaşımın babası şehir dışına çalışmaya gitmişti, dönüşte getirmişti. Evlerine ilk kurulduğu günü hatırlıyorum: Televizyonun önüne dizilmiş, nefesimizi tutarak bakmıştık. Oyun açıldığında evin içi birden başka bir yere dönüşmüştü.
O günden sonra kasetli atari, benim için sıradan bir oyuncak olmaktan çıkmıştı. İçine kaset takılıyor, her kasette başka bir oyun başlıyordu. Direksiyonlu olanı da vardı, kumandalı olanı da. Hepsinin sesi, rengi, başka bir hali vardı. Arkadaşım oynarken ben izlerdim. Sıram geldiğinde ise zaman hep daha hızlı akardı.
Tezgâhın önünde dururken, o evdeki görüntü geldi gözümün önüne. Heyecandan sesim titreyerek, “Musa abi! Kaç para bu?” dedim. Elimi cebime attım ama kaç kere saysam da sonuç değişmiyordu. O atariyi alacak kadar param yoktu. Adamın söylediği rakam benim cebimdeki paranın on katıydı.
Musa abi kasetli atarinin önünde fazla durduğumu fark etti. Onu çok istediğimi anlamıştı. Atariyi alamayacağımı anladığımda yüzümdeki düşüşü kaçırmadı. Gülümsemesi sıcak değildi, hesaplıydı. Gözlerinde tüccarlık mı vardı? Acıma mı? Ayırt edemedim. Üzüntümü tartar gibi yaptı ne kadar sürdüğünü ne kadar derin olduğunu ölçtü. “Biliyorsun bunun ne işe yaradığını,” dedi, sanki bilmemem mümkünmüş gibi. Başımı salladım. “Şehir dışından geliyor bunlar,” diye ekledi. “Kolay bulunmaz.” Eğildi, sesini alçalttı; gizli bir sırrı fısıldar gibi konuştu. “Bak,” dedi, “hemen almak zorunda değilsin.” Gözlerimi ona çevirdim. “Her hafta gelirsin. Az az verirsin. Taksitle ödersin.”
Param yoktu ama zamanım vardı. Musa abi bunu benden önce anlamıştı. Yüzünde kazandığını bilen insanların o sakin ifadesi vardı. Ben ise ilk kez, bir şeyin bana ait olabilmesi için hemen değil, yavaş yavaş da mümkün olduğunu düşündüm.
Pazar kalabalığına karışırken, içimde sevinçle tedirginlik birbirine dolaştı. Çünkü bazı şeyler alınmadan önce, insana borçlu hissettirmeye başlardı. Ve borç, çocuk olsam bile benim için ödenecek bir şeydi.
Annemin “Bunun için daha çok küçüksün,” demesine aldırmadan, onlarla çalışmaya karar verdim.
O hafta sonu erkenden uyandım. Annemin uzattığı, parmak uçları kesik, eski eldiveni iç içe geçirip cebime tıktım. Sonra hep beraber bizi tarlaya götürecek traktör römorkuna oturduk. Tarlaya vardığımızda, toprak kokusu, nemli sabah serinliği ve çuvalların kuru hışırtısı dışında dünyadaki tüm sesler yitip gitmişti. Dizlerime kadar uzanan pamukların arasına daldım. İlk saatlerde hızlıydım. Ama güneş yükseldikçe zaman bir türlü geçmek bilmedi.
Pamuk toplamak bükülmekti. Belini ikiye katlamak, saatlerce doğrulamamak. Sanki gökyüzü sırf ben başımı eğeyim diye biraz daha alçalmış gibi gelirdi. Pamuk toplamak batmaktı. Çiçeklerin arasında görünmeyen minik dikenler vardı. Eldiven ne kadar kalın olursa olsun içeri sızar, parmağıma saplanırdı. Pamuk toplamak terlemekti. Sabah serinliği kısa sürer. Güneş yükselince tarla fırına döner, nefes almak bile ağır gelirdi. Annem bana bakar, “Çok zorlama,” derdi. Ama bilmezdi ki zorlamak zorundayım. Çünkü, cebimdeki paraları çıkarmak, onları tezgâhın üstünde Musa abinin avucuna bırakmak, haftanın en gururlu anıydı.
Her hafta biraz daha. Parmaklarım nasır bağlayana, güneş yanığının izi omuzlarıma oturana kadar çalıştım tarlada. Yorulmak umurdu ama Musa abinin, “Aferin, bu hafta iyi ilerledik,” diye mırıldanması, kaderime atılmış bir düğüm gibiydi.
Sonunda tüm borcumu bitirmiş atariyi eve getirmiştim. O kadar çok çalışmıştım ki sanki ben oyuncağı değil, oyuncak beni seçmişti. Annem kurmam için sessizce televizyonu açtı, kardeşlerim yanıma dizildi. Ekran ışıyınca içimde kocaman bir ateş yandı. Sonunda başarmıştım. İlk akşam kumandayı elimden düşürmeden oynadım. Sonra günler birbirini kovalamaya başladı. Okuldan koşarak gelirdim eve. Çantayı kapının oralara bir yerlere fırlatırdım. Kitaplar “sonra” ya kalırdı. Televizyonun önünde oturduğum o küçük halı parçası, benim dünyaya açılan pencerem olmuştu. Arkadaşlarım çağırdığında bile, dışarı çıkmayı değil oyunu seçtim. Aylar böyle akıp gitti; okul günleri sabırla, geceler ve hafta sonları oyun sesleriyle.
Ta ki bir bayram sabahı, valizlerimize temiz kıyafetleri, annemin sakladığı lokum paketlerini ve benim içimdeki gizli gururu doldurup şehirde yaşayan büyük dayımlara yola çıkana kadar. O yolculuk, o güne dek fark etmediğim kadar uzundu. Ve ben, dünyanın benim kasabamdan daha geniş olduğunu ilk defa o gün anladım.
Dayımların evine vardığımızda kapıyı gürültülü bir sevinç açtı. Şehir evi böyle oluyormuş meğer: Tavanları yüksek, sesi yankı yapan odalar, duvardan duvara perdeler, benim alışık olduğumdan çok daha büyük bir hayat.
Kuzenler beni hemen kolumdan çekip odalarına götürdüler. “Bak bak ne göstereceğiz!” diye fısıldaştılar. Sanki gizli bir hazineye götürür gibi. Kapı açıldığında hazine dediğimiz şey karşımdaydı: Benim atarinin tıpa tıp aynısı. Hatta kenarında üç tane kaset daha. Aynı ama sanki başka bir dünyadan gelmiş gibi parlaktı.
“Ne kadara aldınız bunu?” dedim.
“Babam çarşıdan aldı ya,” dedi kuzen. Sanki hiçbir önemi yokmuş gibi omuz silkti. “Çok ucuzdu. Şu kadarcık.”
Elini iki parmağının arasına sıkıştırdığı işaretle gösterdi. Benim aylarca biriktirip verdiğimin neredeyse dörtte biri kadar.
O an sanki biri içimdeki ipleri kesti. Sesim çıkmadı. Boğazım düğümlenmişti. Herkes konuşuyordu ama ben duymaz oldum. Oyun açıldı, kuzenler yarışmaya başladı. Ben kenarda oturdum. Ekrandaki arabalar dönerken gözlerim ellerimdeydi. Nasırları yeni yeni geçmeye başlayan, içinde hâlâ pamuk tozları olan tırnaklarımda... Bayram tatlısı ikram edilirken annemin yanına sokuldum. Bir şey demedi, ama gözlerinde benim içimdeki kırılmayı sezdiğini görüyordum.
Bayram bitti, eve döndük. Odaya girer girmez atariyi açtım. Ekran parladı, bildiğim müzik çaldı. Ama bu sefer kumandayı tutarken içimde bir şey eksikti. Sanki oyun küçülmüştü, ya da ben büyümüştüm. Bir süre oynadım, sonra kapattım. Ekran karardı. O karanlıkta kendimi dinledim. Sonra dışarı çıktım. Ayaklarım toprak yola bastı. Gökyüzü genişti. Kasaba sessiz. O günden sonra ne bir daha atariyi açtım ne de pazara gittim. Kasabanın cuma kalabalığı bensiz geçer oldu. Her cuma kalabalığa uzaktan baktım. Artık bir parçası değildim.
Çilem Kılıç




Yorumlar