Öykü- Hüseyin Tuğrul- Sessiz Şehir
- İshakEdebiyat

- 3 gün önce
- 6 dakikada okunur
Haber bülteni aniden kesildi. Solgun benizli, küt saçlı, gözleri donuk bir spiker belirdi ekranda. Duruşu sabitti; neredeyse hiç hareket etmiyordu. Soğuk, mekanik bir ses tonuyla, arka planda düşük frekanslı elektronik bir uğultu eşliğinde okumaya başladı önündeki bildiriyi:
"Yurttaşlar,
Küresel Kaynak Krizi’nin on ikinci yılında, Enerji ve İletişim Bakanlığı tarafından yeni bir tasarruf düzenlemesi yürürlüğe konmuştur.
‘Kısa İfade Kanunu’ adıyla anılan bu yasa, enerji kullanımını denetlemek ve iletişimdeki gereksiz duygusal yükü azaltmak amacı taşımaktadır.
Bilim insanlarının yaptığı son araştırmalara göre, konuşma esnasında ortaya çıkan ses titreşimleri ve beyin dalgaları, ulusal enerji rezervlerinin yüzde sıfır nokta ikisine denk gelen bir kayba neden olmaktadır.
Bu nedenle, bugünden yani 7 Şubat 2096'dan itibaren hiçbir yurttaşın üç kelimeden uzun cümle kurması yasal değildir.
Kanuna göre, her kelime, her nefes titreşimi ‘Ses Denetim Birimi’ tarafından kayıt altına alınacaktır.
Kolluk kuvvetleri ve Ses Denetim Birimi memurları uzun cümle kuranlar, duygusal ifade fazlalığı tespit edilenler veya gereksiz konuşma yapanlar hakkında soruşturma başlatacaktır.
Unutmayın: Kısa konuş, çok yaşa.
Hükümetiniz sizinle."
Spiker konuşmasını bitirir bitirmez ekran solgun bir arka plana döndü. Ardından, büyük parlak harflerle tek bir cümle belirdi:
“SÖZ İSRAFTIR.
ENERJİ KUTSALDIR!”
Harflerin ışığı Halid’in yüzüne vurmuş; gözlerinde yorgun bir parıltı yanıp sönmüştü. İhtiyar derin bir iç geçirdikten sonra kapattı televizyonu. Elindeki saksıda kurumuş nergis yapraklarını düzelterek, alçak sesle kendi kendine söylendi. “Üç kelimeyle çiçek sulanmaz ki…”
Masanın üzerinde duran kalın siyah çerçeveye yöneldi. Ellerini, camı yıllar içinde sararmış fotoğrafın üzerine koydu. Eşinin parıldayan gözlerle gülümsediği o kareye, her gün olduğu gibi bugün de gözlerinden dökülmeye hazır yaşlarla baktı. Kalın parmaklarını Füsun Hanım’ın kıvırcık saçlarında gezdirdi; nemli dudaklarını yavaşça aralayıp fısıldadı: “Öyle değil mi, Füsun Hanım?” Fotoğraftan ses çıkmadı. Halid’in sözleri, sessizlikle sarılmış dükkânda dağılıp gitti.
Son dönemde yapılan dış ticaret düzenlemelerinden beri dükkânda doğru dürüst çiçek kalmamış, yeni hiçbir mal gelmemişti. Dolaplar ve vitrin neredeyse çıplak bir haldeydi. Halid, elinde kalan birkaç ürünü de dükkânın önündeki koni biçimli uzun beyaz seramik saksılara yerleştirmişti.
Her sabah çiçeklerin önünde durur, onlara içini döker, sanki biri hâlâ onu dinliyormuş gibi konuşurdu. Su kabını saksıların kenarına bırakıp, “Bugün de kimse gelmedi,” derdi çoğu zaman. Beyaz güllere bakarken hep aynı cümleyi yinelerdi: “İnsanlar artık güzel şeyleri unuttu.”
Bugün de aynı istekle gitti çiçeklerinin önüne. Karanfillere doğru eğilip, “Güneş size de az geliyor değil mi? Sözcükleri kısalttılar ama binalar giderek daha da uzuyor,” dedi. Nasırlı avuç içlerini yan yana dizilmiş çiçeklerin üzerinde gezdirdi. Derin bir nefes çekti ciğerlerine, gözlerini dolduran tek renk binalara baktı, hepsi birbirinin aynısıydı. Yol kenarlarına iliştirilmiş tahta elektrik direklerine asılmış panoları inceledi, hükümet logosunun üzerine kalın harflerle “SUS.” “TÜKET.” “İTAAT ET.” yazılıydı. Sonra arkasına, dükkâna döndü, “Burada dünya bambaşka.” dedi kendi kendine, “Her şey daha canlı, her şey daha parlak. Biraz tasarruf edebilmek için nasıl olur da düşüncelerimi kısaltırım? Yasanız sizin olsun!”
Bir an için sessizlikten başka hiçbir şey duymadı. Hemen ardından sokağın başındaki bir figür çekti dikkatini. Bir polis memuru attığı her adımda elindeki tablete benzer cihaza bakıyordu. Kısa boylu, sivri burunlu, yuvarlak pürüzsüz suratlı somurtkan bir delikanlıydı bu memur. Halid birkaç dakika memuru izledi. Polis, tableti bir sağa bir sola çeviriyor, sanki maden arar gibi temkinli şekilde yürüyordu. Halid koyu lacivert takımıyla yavaş yavaş yürüyen memuru kısa bir vakit göz ucuyla izledikten sonra boş kalan iki saksıyı doldurmak için içeriye yöneldi. Geri döndüğünde, hâlâ konuşuyordu.
Papatyaların yapraklarını tek tek gözden geçirir gibi cümleleri ardı ardına sıralıyordu. Saksıyı yerleştirip doğrulduğunda az önce dikkatini çeken memurla göz göze geldi.
Polis elindeki ses denetim cihazını Halid’in gözüne sokarcasına uzatarak, “Eşik aşıldı. Kelime sayısı: 34.” dedi katı bir ciddiyetle.
İhtiyar, memurun böylesine yakınında olmasından rahatsızlık duyarak bir adım geriledi. Bakışlarını tabletten ayırıp göğsü bir tavus kuşu kadar gergin memura çevirince “Naci?” dedi şaşkınlık içinde, “Sen miydin?”
Polis memuru baygın gözlerini bir süre yaşlı adamın suratında gezdirdikten sonra, “Öğretmenim!” dedi boğazını sıkan gömleğin izin verdiği kadar merakla. Halid ellerini üzerindeki önlüğüne üstünkörü silerken, “288 Naci, polis olmuşsun demek. Gel içeriye biraz soluklan, kaç sene geçti liseden bu yana, zor tanıyabildim,” diyecek oldu ama Naci ani bir hareketle yaşlı adamı dükkândan içeriye soktu. Halid, “Ne yapıyorsun,” demeye kalmadan, Naci elindeki cihazı bir kez daha gösterdi, “Çok konuşuyorsunuz…” sesindeki öfke azalmıştı.
İhtiyar çiçekçi masanın ardından iki tabure çekti. Naci bir süre tereddüt etti. Gözleri tabure ve dükkân kapısı arasında gidip geldi. Halid, karşısındaki tabureyi Naci’ye biraz daha yakınlaştırırken, “Her kelime, bir yapraktır evlat… Kısaltırsan kurur,” dedi, sözcüklerinde yumuşak bir esinti vardı. Memurun gözleri kısa bir an için büyüdü, boğazını düğümleyen bir şeyler varmış gibi yarım yamalak öksürdükten sonra “Siz… Çiçek…” diyebildi.
Halid, başını hafifçe kaldırıp dükkânı bir uçtan ötekine süzdü. Eh ne yapalım, der gibiydi bakışları. Hemen ardından çocuksu bir gülümsemeyle sordu. “Sen şimdi boş ver beni, on beş sene oldu mu ha?” Ama daha Naci’nin ağzını açmasına bile fırsat vermeden, başka bir soru sordu:
“Ağabeyin Muallim o nerelerde, ne yapıyor?”
“Öldü”
“Ah! başın sağ olsun çocuğum, sevdiğin birini kaybetmek ne demektir iyi bilirim,” dedi masadaki çerçeveli fotoğrafa bakarak.
Naci alnındaki teri elinin tersiyle sildi.
“Yeter...” dedi kısık bir sesle. Ayağa kalkacak gibi hareketlendi, sonra vazgeçti; yalnızca kapıyı gözlemekle yetindi. Halid elini Naci’nin dizine koydu, “Dur yahu, daha yeni geldin. Hemen bırakmam-”
Naci sertçe çevirdi başını aynı ivedilikle dizindeki eli ittirdi.
“Sözleriniz...” diyebildi, sesi boğuktu. Boğazını sıkan gömleği biraz olsun gevşetip derin bir nefes aldı. Birkaç dakikadır ötüp duran ses denetim cihazının ikazları arasında maziyi ortadan kaldırıp katı bir tonla uyardı: “Susun.”
“Susayım susmasına da Naci, insan üç kelimeyle yaşayabilir mi? Hayatı, sanatı, insanlığı sığdırabilir miyiz kısacık cümlelere sen söyle.”
Tablet benzeri makineden metalik uyarı bir kez daha yükseldi. “Eşik aşıldı. Kelime sayısı: 21”
Polis memuru bir yandan cihaz üzerinde rastgele tuşlamalar yapıyor bir yandan da daracık dükkânın kapısını kolluyordu. Ayağa kalktı, “Rapor tutacağım,” dedi gömleğini biraz daha gevşetmeye çalışırken.
Halid, Naci’ye iyice yaklaştı, ihtiyarlamış suratının kıvrımlı çizgilerinde babacan bir tavır vardı, parmaklarını kapıya uzattı ama gösterdiği şey çok daha ötedeydi, “Bak şu Yeniköy’ün dağlarına, şu ağaçlarına… yalnız güzel demek yeter mi? İnsanın dili varır mı şu güzelliği bir kuru cümleyle geçiştirmeye?”
Naci bir anlığına sınıfta işittiği eski bir tonu duymuş gibi oldu ama bu hatıranın daha da filizlenmesine izin vermeden silkindi. İhtiyar fırsat vermeden devam etti. “İnsan acısını, ağlayıp dizlerini döverken nereye konuştuğunu bilmediği halde yüreğindeki sızıdan kurtulmak için ağıtlar dökmeden nasıl çeker?”
Naci gözlerini yere indirdi, çiçeklerin gölgesinde saklanacak bir şey arar gibi telaşlıydı. Cihazı tamamen kavramış olsa da parmak uçları titriyordu. Sokaktan gelen ayak sesleriyle birlikte daha da kızardı. Kapıya dikkat kesildi, kolundaki ses denetim cihazı durmadan uyarı veriyordu. Birkaç kez kapatmayı denedi ama beceremedi. Robotik ses giderek artan bir şiddetle çınlıyordu. İhtiyar ikaza aldırış etmeden konuşuyordu.
“Önce hayatımızı sadeleştirdiler. Sonra beklentilerimizi şimdi de iletişimi elimizden almak istiyorlar. Bu yalnızca kısa konuşmak değil sanatın getirdiği tüm güzelliklerden, duyulan hazlardan da vazgeçmek demek. Daha ne kadar sadeleşip anlamsızlaşacağız. Daha ne kadar budayacağız düşüncelerimizi!”
Naci parmaklarından eline geçen titremeyi zapt etmeye çalışırken, “Yasa böyle,” dedi ama ardından uzun bir sessizlik oldu. Devam edebilmek için yutkundu, “İtaat edeceksin!”
Sözleri ağzından çıktığı anda kendi yankısından ürktü. Durduğu yerde bir mermi gibi dikleşip boğazını temizledi. Üstünü başını eski nizami haline getirerek bakışlarını ihtiyarın gözlerine yöneltti. Sonra, hiç olmamış gibi davranmaya çalışarak ses denetim cihazı üzerinde birtakım tuşlara bastı; ekrandaki uyarılar kısa bir sessizlikten sonra birer birer söndü. Ardından metalik ses yeniden duyuldu: “İhlal tespiti onaylandı. Takviye ekip yönlendiriliyor.”
Halid’in suratında hiçbir kas hareket etmedi, dudakları bir çizgi kadar düzdü. Sesi duyar duymaz kollarını kayıtsız bir teslimiyetle Naci’ye doğru uzattı, “Üzülme işini yapıyorsun, sana kızmıyorum,” dedi. Naci sabit gözlerle ihtiyara bakmaya devam ediyordu. Halid’in bileklerine doğru uzanırken, içinde tanıdık ama rahatsız edici bir sızı belirdi. O an, tıpkı yıllar önce sınıfta oturup camın ardından dağları izlediği günleri anımsadı. Koşturup duran sınıf arkadaşlarının sesleri kulaklarına kadar geldi. İhtiyarın koyu renk takım elbisesiyle derste takındığı ciddiyetini hatırladı. Yine de aldırış etmedi, Halid’i tutuklayıp tabureye oturttu.
Henüz on saniye bile geçmemişti ki iki zırhlı araç dükkânın önünde durdu. Metalin gıcırtısıyla kapılar açıldı, içlerinden iri, zırh kaplı Ses Denetim İmha Birimi memurları indi. Her biri neredeyse iki metreyi aşıyordu. Adımları kaldırıma vurdukça taşlar titriyordu. Yüzleri maske ardından görünmüyordu ama kaslı vücut hatları üniformalarının altından bile belli oluyordu.
Formalardaki siyah, mat zırh panelleri Naci’nin sıradan koyu lacivert formasından çok daha farklıydı. Halid işlediği suçun bedeli olarak sanki şehirdeki sıradan polislerle değil, bir tür savaş birliğiyle karşı karşıyaydı.
İmha memurları kalın ve korkutucu postalları altında parçalanan beyaz seramik saksıların şangırtıları ile daldılar dükkâna. Bir dakika içerisinde vitrin darmadağın edilmiş ve çiçek dolapları parçalanmış, güller, karanfiller, papatyalar ortalığa saçılmıştı. Halid ihtiyarlamış gözlerinden süzülen yaşlarla izliyordu tüm olanları. Oturduğu yerden kalkıp müdahale edecek kuvveti bulamadan, öylece olanları gözlüyordu.
İmha memurları amiri yıkımı astlarına bırakarak Naci’nin yanına kadar geldi. Maskesini çıkarıp başını ona doğru eğdi, genç adam titreyen elleriyle ses denetim cihazını izbandut kılıklı memura uzattı. Amir gerekli verileri topladıktan sonra homurdanarak bitirdi incelemesini. Cihazı Naci’ye geri uzatıp, alev gibi yanan gözlerini Halid’e çevirdi. Sıktığı dişlerinin gıcırtısı neredeyse tüm dükkânı kaplıyordu. Hiçbir şey söylemedi, kolunu keskin bir hareketle savurduktan sonra haykırdı. “Götürün şunu!”
İhtiyar, karga tulumba kaldırılıp dükkândan çıkarılırken başını çevirdi, az önce postallar altında ezilen çiçeklerin ötesinde masada duran fotoğrafa baktı. İri yarı memurun masayı tek vuruşuyla nasıl parçaladığını gördü. Kalın çerçeveli fotoğraf o saniye tuzla buz oldu. Gözlerini sıkıca kapattı ihtiyar, dudakları hareketsiz, zihni bomboştu. Bir daha konuşmamak üzere sustu.
Hüseyin Tuğrul




Yorumlar