top of page

Öykü- Serkan Arslan- Pustaki Azgın Köpek

  • Yazarın fotoğrafı: İshakEdebiyat
    İshakEdebiyat
  • 14 saat önce
  • 7 dakikada okunur

Dışarıdaki bir baykuş, kulağının dibindeymişçesine öterek Kerim’i uykunun kollarından almıştı. Gözlerini aralayan Kerim, sitem etmedi. Sobanın başındaki kanepede uyuyakalmıştı yine. Göz kapakları düştü yeniden. Bu defa da alarm çaldı, saatten emin olunca sıcacık yorganından çıktı. Büzülmüş bir kâğıda dönmüştü soğuktan, birkaç defa gerindi. Ellerini soğuk sobaya uzatarak ısıtmaya çalıştı ama soba çoktan geçmişti. Demir şişle bir iki karıştırdı kovayı, olacak gibi değildi. Sönmüş kovayı çekip geceden kenara hazırladığı yedeği koydu yerine. Bir kâğıt kesti, ucundan yakıp attı delikten. Çalı çırpının çıtırtısı geldi kulaklarına. Kalın odunlar yerleştirdi. Alevler güç bulunca yarım dolu güğümü koydu sobanın üstüne. Odayı odunların kokusu sardı, soğuk kırıldı. Dakkasına kolları çözüldü, kaskatı kesilmiş omuzları gevşedi. Güğümdeki kaynayan suyla bir çay demledi. Bir kısmını banyoya taşıyıp elini yüzünü yıkadı. Demlenen çayın yanına bir parça peynirle zeytin koyup dünden kalan ekmeği azık etti.

Doyunduktan sonra yatak odasına geçti. Karısı, yanı başındaki bebeğe sarılmış uyuyordu. Parmak uçlarında ağır hareketlerle soyundu. Sırtında buz gibi bir el dolaşıyordu. Don atlet çıktı kapı önüne. Avludaki iş elbiselerine uzadı. “Kalıba dökülmüş gibi gavurun kıyafeti,” diye dudakları titreyerek söylendi. Ağzından kesik kesik buhar çıkıyordu. Baykuş sesine köpek sesi eşlik etmeye başlamıştı dışarıda. Titreyen bedeniyle sobanın sıcağına sığındı. Yatak odasından bir tıkırtı geldi. “Uyanmaz inşallah, uyanıp da beni bu kıyafetlerle odada görmez, kokuyor diyen dilinden kurtulamam,” diye mırıl mırıl dua etti ellerini sobaya tutarken. Sonunda sırtındaki soğuk el çözüldü. Duvardaki saate baktı: 04.45. Elleriyle dizlerini ovuşturduktan sonra avluya çıktı. Buzdan rüzgâr yüzüne değince, “Uyyy,” diye mırıldandı.  Gün hâlâ ortada yoktu. Avuçlarını yakan buz gibi demiri kavradı; paslı sürgü, sabahın karanlığında gıcırdayarak açıldı. Sokağı, geceden bir sis sarmıştı. Burun buruna gelmeden karşıdan gelen birini tanımak imkânsızdı. Yakındaki sokak lambalarının kimi yanıp sönüyor, kimi turuncu bir noktaydı. Onu uyandıran gece horozu baykuş, bir evin çatısına tünemiş, sokağı süzüyordu. Az ilerde çöp dibinde yiyecek arayan birkaç köpek vardı. Soba dumanı genzini yakınca yol kenarına tükürdü. Beresini iyice oturtup bayırdan aşağı yürümeye başladı. Buluşma noktasına geldiğinde nefesiyle ellerini ısıtmaya çalıştı. Uzaktan bir far göründü. Çöp kamyonu olmalıydı. Ses, beyaz kütleyi yararak yaklaştıkça çileli bir gün göğsüne yıkıldı. Soğuk, ciğerlerinin duvarlarında sürtünüyordu. Bir kez daha avuçlarına üfledi.

“Selamünaleyküm, atla bakalım Kerim Efendi,” diye bağırdı şoför Necati. “Aleykümselam, hava ciğerlerime işledi be abi!” Geçti kamyonun arkasına, kenarda asılı duran ekmek çuvalını geçirdi kancaya. Basamağı yokladı, buz gibi demire tutunup, “Devam,” diye bağırdı soğuktan katılaşmış yüzüyle. Kamyon hızlanınca ayaz bir başka yakıyordu tenini. Saklanmaya çalıştıysa da kurtulamadı ayazın tokatlarından.

İlk çöp konteynerine yanaştıklarında gün ağarmaya başlamıştı. İlk önce çöpün kenarındaki ekmek poşetine uzandı. Asılı duran çuvalın ağzını açtı, attı içine. Çöpün kenarına iliştirilmiş ekmek poşetine uzanıp asılı duran çuvalın içine hızlıca bıraktı. Konteyneri kamyona dayayıp bastı düğmeye. Sokakta metalin gürültüsü inledi. İşi bitince dikiz aynasına tamam işareti yaptı. Dar ve kirli sokaklardan geniş temiz sokaklara... Soba kokusu sokaklarında kalmıştı artık. Gözleri de genzi de yanmıyordu. Karısının lafları geçti kulaklarının dibinden. “On beş yıl oldu şu taşına tükürdüğümün şehrine geleli. Herkes köşe oldu. Bir biz kaldık dımdızlak. Elde yok avuçta yok, el çöpüyle uğraş dur.” Haklıydı karısı. “Ah be salak Kerim...” Yol kenarlarındaki reklâm panolarına baktı, ışıklı cafcaflı... Üzerlerinde tek bir leke dahi olmayan şık kıyafetleriyle lüks bir hayatın pozunu veren kusursuz bir çift… “Bir bana bak, bir de adamdaki parlayan üst başa. Kadın da ilik gibi.” Sis yükselmişti. İleride korktuğu manzara vardı. Çöp kenarında uyuz bir köpek poşetleri karıştırıyordu, çöp arabasını fark edince kuyruğunu kıstırıp yol almaya başladı. “Soktuğumun uyuz iti!” diyerek, aracın durmasını beklemeden atladı Kerim. Köpeğe atmak için bir taş arandı. Bulamadı. “Allah belanı versin!” Sinirden eli ayağı titriyordu. Döndü, oraya buraya dağılan poşetleri hınçla çöp arabasına attı. Ufak tefekleri ayağıyla kenara itti. Konteyneri kamyonun arkasına oturtup düğmeye basıyordu ki bir çanta gözüne çarptı. Aralık ağzında parlayan bir şeyler vardı. Uzanıp aldı. Ağırdı da. Dikkatlice baktı. Doğru mu görüyordu? Sarı sarı... Gözlerini kovaladı, yutkunup bir ikisine yakından baktı. Kalbi, güm güm göğsününe vuruyordu. Ne yapacağını bilemedi. Dikiz aynasına baktı, Necati ondan tarafa bakmıyordu. Koydu ekmek çuvalına çantayı. Boşalan konteyneri yerine koydu, arka basamağa atladı, eliyle şoföre “tamam” işareti çaktı.

Yüzüne bir gülümseme oturdu. Eliyle ağzını kapadı, güldü. Soğuğu bile unutmuştu, kalbi ağzında atıyordu, eliyle yokladı ekmek çuvalını. Ekmeğin yumuşaklığı değildi eline gelen. Bir metal sertliği. Değerli. Kendinin olan. Çalışması gereken altı koca saat daha vardı. Reklam panosunun ışıltısı gözlerini aldı. Sinsice bir gülüş yayıldı yeniden yüzüne. “Yok, götürüp şefe teslim etmeli,” diye gülüşünü kovacakken kulağının dibine, yılışık gülüşüyle azgın bir köpek gelip oturdu.

Bir kahvehanenin önüne çekti Necati kamyonu. Kerim, çantayı ekmeklerin altına itip kancaya sıkıca bağladı torbayı. Renk vermemeye çalıştı. Parlayan gözleriyle azgın köpek takip ediyordu onu. “Haydi içimiz ısınsın be oğlum,” deyip kahveye yürüdü Necati. Kerim, yüzündeki gülüşü arabada bırakıp Necati’nin peşi sıra devam etti. Kahvehanenin, ortasındaki soba içeriyi sıcaklığı yüze çarpıyor, çayın kokusu geçin oturun diye buyur ediyordu. Birkaç yorgun adam önlerinde telefon, çaylarını yudumluyordu. Birer çay söyledikten sonra telefonuna gömüldü Necati. “Habere bak be Kerim, İzmir’de bizim gibi bir belediye çalışanı çöpte bir çanta altın bulmuş,” dedi gözleri hâlâ telefondayken. Kerim'in elleri masanın birbirini sıkıyor, durmuyor dizlerini ovalarken pantolonunu sıkıyor. Ağzının içinde kelime arandı diline vuracak. Çuvala çevirdi gözlerini. Sıcaklık bastı. Beresini çıkarıp masaya koydu. Paçasındaki azgın köpek, “Duymazdan gel!” dedi. Sustu Kerim. “Haydi be Hayati, ver oğlum bize de iki çay!” diye dönüp bağırdı Necati. O anda telefon ekranı Kerim’in gözüne değdi, haberi geçmişti Necati. Derin bir nefes aldı. Azgın köpek altın sarısı dişleriyle sırıttı. Çaylar kondu masaya. Çayların ardından kamyondaki yerlerini aldılar.

Son sokağa döndüklerinde Kerim, azgın köpekle yine göz göze geldi. İkisi de suskunluk içerisinde sırıttılar birbirlerine. Bir gözleri sürekli dikiz aynasına kayıyordu. Son sokak da bitince, “Necati abi, ekmek çuvalını aldım ben. Bayat ekmekleri köftede kullanacak bizim hanım,” diye bağıra bağıra bastırdı arabanın sesini. “Aman al al. Her gün başıma bela oluyor zaten,” dedi Necati. Omzuna yüklendi çuvalı. “Eyvallah,” deyip yürüdü evin yokuşuna doğru.

Çuvalın üstüne oturmuştu azgın köpek. Kerim, güzel bir hayat hayali kurmaya başladı. Burnu yanmıyordu, soba kokusundan kurtulmuştu. Her musluktan akan sıcak su, temiz bir iş, sırta yük olmayacak ay sonu, peşi sıra gelmeyecek hanım istekleri... Eve girer girmez kömürlüğe yürüdü. Çantayı açtığında bir çanta sarı pırıltı karşısında göz bebekleri büyüdü. Çantayı saklamak için akla gelmeyecek bir yer aradı gözleri. Çömelip çantayı açtı. Nefesi kesildi, parıltı karşısında. Birini alıp dişine götürdü. Gerçek altındı. Eliyle ağzını sımsıkı kapadı çığlık atmamak için. Sarı kızları gömecek bir yer aranmaya başladı. Kömür çuvalları, kiremit yığını, eski püskülerin arası... “En iyisi gömmek,” diye mırıldandı. Deponun arkasındaki toprak alanı kazmaya başladı, çantayı açtığı çukura gömüp daha fazla geç kalmadan hızlıca eve geçti.

Karısı, sobanın üstündeki çorba tenceresini alırken, “Hoş geldin,” dedi. “Hoş bulduk, al bak bayat ekmek getirdim.” Sesinin titremesine hâkim olamadı. Karısı, şüpheli bakışlarını üstünde gezdirdi. Gözlerini kaçırdı Kerim, bebeğin yanına uzandı, yanaklarını usulca okşayıp karnını gıdıkladı. Karısının önüne koyduğu bir tas çorbayı hızlıca içti. “İyi misin Kerim?” deyip elini yanağına değdirdi karısı. “Ateşin var sanki, bir tuhafsın da.” “Yok bir şeyim. Uykum var biraz, ondandır,” deyip yüzündeki sırıtmayı gizlemeye çalışarak odaya geçti.

Yatağa uzanınca perdenin ardında parlayan dişler gördü. Azgın köpek sırıtarak geldi yanına. Kulağının dibine kıvrıldı. “Şimdi sessiz kalmalısın. Bulduklarını bir yıl sonra çıkarmalısın ortaya. Parlak bir hayat az ötende. Biraz sabırlı olacaksın hepsi bu.” Yorgana iyice sarındı Kerim. Sağa döndü sola döndü, tavana baktı, gözlerini yumdu. Uyku tutmadı bir türlü. “Düşünsene,” dedi azgın köpek tüm sinsiliğiyle, peyderpey bozdurursun, hep haylini kurduğun o çay ocağını bile alırsın.” “Belki zamanla çırak da tutarsın yanına. Hem sonra karın da susar, şehri daha çok sever paran olursa. Sabahın dördünde uyanmaya da son. Leş kokulu çöpçü kıyafetlerine de. İnsanların o hor gören bakışlarını düşünsene, üstündeki çöpçü kıyafetini paramparça edesin gelmiyor muydu her defasında? Sanki hırsızlık yapıyorsun, emek kokuyor üstüm başım, diye kaç defa susturdun beni. Ev sahibin, durmadan evini öven o sıska mahluk, aslında kiranız da düşük ama işte bendeki vicdan, diye başının etini az mı yedi? Çocuğun da büyüyor, büyüdükçe senden neler neler isteyecek, bunu da hesaba kat! Bu senin hakkın, onca itilmeye, iş kıyafetine yapışan bakışlara susmanın bedeli, Allah’ın bize lütfu bu!” Kafasının içinde oradan oraya koşturuyordu azgın köpek. Gördüğü her şey altına bulanıyordu. Sarı ayna, kırık dökük sarı dolap, sarı perdeler, sarı sarı... Hayaller arasında içi geçti.

Düşleri, gökyüzünde dolanırken teni ayazdan yanıyordu. Nereden geldiğini anlayamadığı bir zincir sesi... “Sarılma oraya, Allah’ın bize olan pırıl pırıl lütfuna gel.” Sigarasından derin bir fırt alıp üflüyordu oturduğu taburede. Sapsarı bir gömlek ile güneş gibi parlıyordu. “Koş oğlum, bir orta götür beyaz eşyacıya.” Çırak parlayan dişleriyle azgın köpeğe dönüşüyor, “Hemen” diye sırıtıyordu. Reklâm panolarında, yılın çay ocağı “Kerim Çay” yanıp sönüyordu. Sarı renkli arabalar, geçerken Kerim’i selamlıyordu. Çırak, kahve parası diye üstüne altınlar saçıyordu. Her birini tek tek çiğneyip yuttu. Sağına döndü, alnında ter damlaları, dudakları arasında: “Necati abi, torba, sabahın ayazı, lanet baykuş, üstüne sinmiş çöp kokusu, reklam panosunun ışıltısı...” Çöle dönmüş sokaklarına düşmüştü Kerim. Bir damla su için göğsü çatlıyordu, bahtına sadece pırıltılar akıyordu. Sarı sarı... Saçlarının dibine kadar ateşler sarmıştı. Nefes alışı kızgın bir boğayı andırıyordu. 

Gözlerini açtığında karısı telefonda birisiyle konuşuyordu. “Yok abi, iki gündür yorgana sarılmış bir o yana bir bu yana çeviriyor kafasını. Bir terliyor bir üşüyor. Sayıklıyor çoğu zaman. Arada açıyor gözlerini, baygın baygın etrafa bakıyor, bir şeyler mırıldanıyor, ayağını sürte sürte dolanıyor avluda, kömürlüğe giriyor. Sonra yeniden titreyerek giriyor yatağa.”

“Necati abi, Necati abi seni istiyor Kerim, uyan,” diye dürttü telefon elinde. Titreyerek aldı telefonu. “Efendim abi,” dedi boğuk bir sesle. “Nasıl oldun kardeşim? İki gün oldu be oğlum. Bak Hasan ne diyor: Yoksa o da İzmir’deki olay gibi altın mı buldu?” Telefondan kahkaha sesleri fışkırdı. Cevap veremedi Kerim, dili dolandı. Alnında terler birikti. Kafası panayır alanı! İzmir, ben, altın, çöp... “Yarın aranızdayım inşallah abi!” diyebildi. Telefonu kapatıp yatağın boş tarafına savurdu.

Yorganı ayağıyla yana attı. Kafasını ellerinin arasına aldı, zihni gerçekle düş arasında gidip geliyordu. Azgın köpek parlayan dişiyle bazanın kenarına geldi. “Kömürlüğe koş,” diyerek paçasına yapıştı Kerim’in. Titreyerek doğruldu, göğsüne sardı azgın köpeği. Dişleri tıkırdayarak o paslı kilidi açtı. Göğsünde sakladığı azgın köpeği saldı, bir hamlede atladı kömürlerin arkasına. Azgın köpek, etrafında koşturuyor, içi içini yiyordu. Kerim, elleriyle kazdı kazdı kazdı toprağı. Hiçbir şey yoktu. Nasıl olurdu? Simsiyah ellerini yüzüne sürdü. Üstü başı kir pasak içinde kaldı. Dizleri üstüne çöktü. Saçlarını tutup başını eğdiğinde reklâm panoları sönmüştü. “Çaylaaar,” diye bağırmak istediğinde sesini bulamadı yerinde. Puslu bir geceye devrilmişti içindeki parıltı. Azgın köpek gözden yitmiş; o karanlık kömür kokusunda bir başına kalmıştı. 


Serkan Arslan

Yorumlar


bottom of page