Öykü- İbrahim Taş- Hikâye; Hayattan Satılık

Bunu ancak yazarak atlatabilirim.
***
Büyük âlimler, filozoflar, yazarlar ve sanatçılar. Bendeki itibarları -ne önemi varsa- uzun bir zamandır sarsılmış durumda. Muhtemelen kemikleri bile kalmamış bu insanların benim onlar hakkında düşüncelerimi pek salladıkları söylenemez. Ama öyle! Bir sırası gelse sözü oraya getirebilsem sizler de bana hak vereceksiniz. Ben açıkçası hiçbir filozofun külliyatını baştan sona okumadım. Büyük bir âlim, bir ilim içinde nasıl konumlandırılır, metinleri nasıl izah edilir hiç bilmedim. Ama işte onları benim gibi uzaktan bilenlerin dünyasında meşhur etmiş kimi sözleri yok mu? Hah işte o sözler yüzünden artık onları sevmiyorum. Hep bir sıkıntıya itiraz etmiş ve susmuşlar. Ben-i âdemin en büyük müşkülü… yok işte insanoğlunun en büyük trajedisi… diye diye söylenip gitmişler. Bugün artık benim de bir müşkülüm var. Belki de trajedi!
Benim müşkülüm basit; artık bir hikâyem var ama elimde onu yazabileceğim bir kalem veya anlatabileceğim bir kimsem yok. Nereye gitmeli, nereye-nasıl müracaat etmeli, ihbarda mı bulunmalı, organize suç örgütü mü kurmalı, devletin içine mi sızmalı, bir yazar bulup yazdırmalı mi hiç bilmiyorum. Öylece kalakaldım, kınında bilenmiş kılıcıyla gezgin bir savaşçı, sadağındaki okları eksiltmek isteyen bir okçu, seçimden seçime ülkesinin kaderine yön vermeyi bekleyen bir seçmen gibiyim. Ama demedi demeyin, ben bu hikâyeyi daha fazla iman tahtamın altında tutamam. Aha hepiniz göreceksiniz, buraya da yazıyorum.
Aslında en başından beri aklımda olan fikir; benim yazmam gerektiği üzerineydi. Sonra ben kim yazmak kim! Yazmak öyle her kişinin harcı değildi. Gerçi yazmaya dair çeşitli tecrübelerim vardı ama işe yarar mıydı, meçhul! Birçok defa Cuma mesajı yazmıştım, sokaktaki çöpler için belediyenin beyaz masasına dilekçe yazmıştım. Sonra annem bana mutfak alışverişinin listesini yazdırırdı. İlkokuldayken İstiklal Marşını da yazmıştım. İlk âşık olduğumda şiir bile yazmıştım. Ama bu iş başka arkadaş, insan kendi hikâyesini yazamıyor işte. Kendi dünyama bambaşka ve yabancı bir gözle mi bakacağım? Sonra artık ortada ne dönüyorsa ben de onun bir parçası yani insanlar arasından bir insan mı olacağım? Yaşarken çektiğim acılar yetmiyormuş gibi bir de yazarken acı çekiyormuş gibi mi yapacağım? Bunlar olacak iş mi hiç! Daha başka işler de var tabii. Dedem bir daha mı ölecek? Meltem’e âşık olduktan sonra bir daha mı terk edileceğim. Yok arkadaş hikâyem bir şekilde benden çıksın ama böyle şeyler de olmasın. Hikâye dediğin yalan iş. Harflerle insan yaratılıp kelimelerle hayat mı kurulurmuş?
Diyelim ki yazmaya başladım. Sahne salonda geçiyor. Karakterlerim tekli koltuklarda karşılıklı oturmuşlar. Gerçi tekli koltuk demek de doğru değil, usta bir yazar muhtemelen berjeri tercih ederdi. Sonra ayaklarında bilmem ne yününden çoraplar olduğunu da yazmalıyım. Üstlerini başlarını betimlerken pantolon veya gömlek deyip geçiştiremem ya. Yani olur da iyi bir yazar öyle yazmaz. Sonra odanın ambiyansı da önemli. Perdeler çekili, odanın içindeki karanlık ne kadar? Duvara tablo mu asmışlar ya da rahmetli olmuş birinin fotoğrafı mı? Bunların hepsi detay ama önemli. Belki karakterlerden biri eskiden bayramda seyranda dolup taşan salonun kalabalığını hatırlayıp diyaloğa odaklanamayacak. Ya da yanı başında olan diğer karaktere uzanıp dokunmak isterken duvarda asılı resimden dolayı bunu yapamayacak. Aslında iki insanın arasında sağlıklı güzel bir iletişim için mani yokken anlaşamayıp kavga edecekler. Özetle ben bunlardan hiçbirini yapamam ki.
Aslında bu kadar mükemmeliyetçi olmanın kimseye faydası yok. Başıma geldiği, aklımda kaldığı, kalemim yettiğince hepsini bir yazıya döksem ve sonra karar versem olmaz mı? Bence en doğrusu bu. Güzelde bir gece betimlemesi ile başlarım. Karanlık, sokaklara mahremiyet kazandırsa, kimi balkonlarda sigaralar içilse, kimisinde akşam yemekleri yense… En güzeli yaz, hikâyenin mevsimi de yaz olur. En güzeli en sıcağı.
Ya da mektup mu yazsam aslında tam mektup da değil. Zaten girişine de yazamadığımı, öyle bir kabiliyetim olmadığını eklerim. Varsa kusurum affolunsun gibisinden birkaç cümle. En iyisi bu galiba. Yazacağım kişinin adı da Baki olsun. Baki de güzel isim, kısa ve net. Öyle öyle en iyisi mektup yazmak. Zaten hitap edeceğim biri olursa benim için de kolay olur. Sonra bir şeye benzedi mi benzemedi zamana kalsın. Ne yapayım elimden gelen bu. Öyle öyle, en iyisi bu.
Ne demeli, nasıl anlatmalı, unutulmuş hangi kelimeyi bulmalı, imlayı yok sayıp kırlarda koşturan bir yılkının soluklarını andıran uzun bir cümle mi kurmalı? Gökyüzüne bakıp ilham mı beklemeli yoksa elini toprağa değdirip gelinen ve gidilecek yeri mi hatırlamalı? Bilmiyorum Baki kardeşim, korkarım hiçbir zaman da bilemeyeceğim. Galiba hayat hepimizi yeterince öğrenmeden öldürecek.
Bir hikâyeye nerden başlanır, kime ne için anlatılır inan hiç bilmiyorum. İçimi ısıtan veya korkudan ölecekmişim gibi hissettiren olayları on iki puntoluk sembollere… Bana ziyadesiyle beyhude bir işmiş gibi geliyor. Ama işte bir şahit gerekiyor, bir süre sonra beni bana hatırlatması için; bu satırlar da onun için.
Üç ay geçti, saniyesinden gününe kadar herhangi bir zaman dilimini iliklerimi kadar hissettiğim. Yere değen adımlarımı, kırmızı ışıkta beklemeyi hatta arka sokaklardaki kötü kokuları bile özledim. İnsanın yükü ağırdır derlerdi de inanmazdım. Başkasının yükünü çekmedim ama ben, kendime ağır geldim. Beslenmesi, ilaçlarını zamanında alması, egzersiz yaptırılması, yaralarının düzenli aralıklarla dezenfekte edilmesi, uyuduğu odanın steril tutulması gereken evcil bir canlı. Hiçbir şeye katkım yok, omuz vereceğim bir iş de. Kimse bana bir şey de danışmıyor. Uyuduğum yatağı bildiğin işgal ediyorum. Yediğim yemekleri hak edecek ne yapıyorum? Ama bitti, doktor olur verirse haftaya işe başlayacağım. Erken kalkacağım, sofraya acıktıktan sonra oturacağım. Zamanın bana az gelecek. Benden istenilenleri yorgun olduğumu, zamanım olmadığını söyleyerek geri çevirmeyeceğim. Hayat ben dönüyorum, mutlu olmak için de üzülmek için de zamanım yokmuşçasına çalışacağım.
Kendimi uzun zamandır ilk defa kıyafetlerle görüyorum. Kilo verdiğimi söylemişlerdi de inanmamıştım. Asansöre binmek; unuttuğum bir şeye dönüşmüş. Yerden belli bir mesafeye yorulmadan çıkmak hatta beton ve demir marifetiyle havada durmak. Anlamıyorum buna gerek var mı? Senin anlayacağın Baki kardeşim özlediğim her şeyi özlemek dışında biraz da düşündüm.
Üç ay önce başladı tüm bunlar. Çok da soğuk olmayan bir Şubat sabahı. Göğsümde ağrı ve sol kolumda müthiş bir uyuşma. Hastaneye gitmek için evden çıkışım, taksiye binmem ve hastaneye varmam arasındaki detayların hiçbirini hatırlamıyorum.
Hastanenin girişinde geniş bir salon var. O zaman fark etmedim tabii daha sonraki kontrollere giderken fark ettim. Ön muayene; eldivenli, yüzünde maskeli bir hemşire.
“Geçmiş olsun. Şikâyetiniz nedir?”
“Göğsüm ağrıyor…”
“Kolunuzda uyuşma da var mı ya da ön bölgedeki ağrı sırtınıza da vuruyor mu?”
“İlk başlarda değil ama yavaş yavaş sırtımda da hissediyorum.”
“İşaret parmağınızı uzatır mısınız?”
“…”
“Sol taraftan, sarı alana geçebilirsiniz.”
Kan tahlilleri, EKG, ve tomografi. Sedyenin üzerini koydukları cihaza beni bağlayan hemşire “EKO” diye bağırdı. Kalp doktoruna gidiyormuşuz meğer. Doktor –artık ne yazıyorsa- dosyamla fazla ilgilendi. Ve vurucu cümle; kriz değerlerim yüksek gelmiş. Yüksek ihtimal kriz geçiriyormuşum. Eğer uygun görürsem anjiyo yapmaları gerekiyormuş. Hastanelerde refakatçi olmaya o kadar alışkındım ki benim hasta olmam anjiyodan daha önemli gibi görünüyordu. Sedyede uzanırken uyuşan kolumla alnımdaki terleri silme denemem başarısızlıkla sonuçlanınca kendimi doktorun ellerine bıraktım. Çok beyaz çok aydınlık artık soğuk denecek seviyede bir serinliğin hâkim olduğu odaya alınmamla yoğun bakımda sol kasığımın üzerindeki kum torbasıyla uyanmam arasında başıma neler geldiğini hiç hatırlayamadım. Haliyle hatırlayamadığım bir süreci anlayamadım da.
Zaman sonra anjiyo yapan kardiyolog odama biraz mahcup bir şekilde geldi. Tıkalı damarlarımın hem tıkanıklık oranı hem de damarlarımın yapısından dolayı açamadığını söyledi. Bypass olmam gerektiğini, ana damarlardan ikisinin neredeyse işlevsiz olduğunu söyledi. Hâlbuki o zaman söyledikleri benim için hiç önemli değildi. Yanımda birinin olması güzeldi. Bana, beni anlatması, benimle ilgilenmesi o an için daha kıymetliydi. Sonra sevkim yapıldı, kalp ve damar cerrahisi servisine nakledildim. Bypass için hazırlıklar başlamıştı.
Serviste bypassı yapay zekâya danıştım. İçim ürperdi. Hayat sanki benden çalınacakmış gibi hissettim. Düşünmeli ve bir karara varmalıydım ama düşünerek olur muydu? Göğüs kafesim tamamen kesilecekti. Sonra kalp, ciğerler, yeni damarlar. İtiraf etmesi zor ama korkuyordum. Hatta korku sanki daha önce uzaktan kulak ucuyla duyduğum bir şeymiş de ilk defa işin hem ilmi hem de hayati tarafına birlikte maruz kalmış gibiydim. Korku, odanın perdelerine sinmiş bir koku gibiydi. Koridordaki tüm doktor ve hemşireler sanki korkudan bahsediyordu. Çevremdeki herkes bir süre beni bu korkulu halimle anacaktı. Ben ve korku, başka hiçbir özelliğim yokmuş gibi.
Akşamüzeri biraz toparlayacak gibi oldum ve evdekilere haber verdim. Ziyadesiyle meraklanmışlar. Durumumun iyi olduğunu ameliyat olmam gerektiğini söyledim. Hanım belli etmemeye çalışsa da sesindeki titreme ve konuşmasındaki kesiklikler üzüldüğünü gösteriyordu. Telefonda, bir saate taksiyle geleceğini söyledi. Karşı koyamadım.
Bir saate kalmadan hanım Yusuf’un elinden tutmuş, Zümra da kucağında odaya girdi. Gözleri doldu, Zümra kucağıma gelmek için ileri atıldı. Yusuf odanın içinde koşturmaya başladı. Bir zamanlar koynumda mutlu olarak gördüğün kadını gözleri yaşlı ve umutsuz bir şekilde karşımda görmenin acısını –acı böyle bir şey midir- bilmem nasıl tarif edebilirim. Yusuf ve Zümra’nın doğumu, hanımın alnında kuruyan ter taneleri, kundağa sarılı o küçük bedenler, hastaneden taburcu olmalarımız. Film şeridi evet film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti. Hanım sağ olsun bana daha fazla rahatsızlık vermeme bahanesiyle ziyareti kısa kesti. Daha sonra da enfeksiyon riski için hep telefonla görüştük.
Ameliyat hazırlıkları başladı. Bitmeyen serumlar, iğneler, iri iri haplar, kan tahlilleri derken bir hafta geride kaldı. Sabah yeşil bir elbiseyle sedyenin üzerinde, üzerine büyük puntolarla ameliyathane yazan kapıdan geçtim. Evet burada da serinlikten soğuğa dönmek üzere olan bir hava hâkimdi. Çok geçmeden etrafımda boydan yeşil elbiseli, eldivenli maskeli insanlar, çoğunu anlamadığım kelimelerle konuşmaya başladılar. “Nasılsın, kendini hazır hissediyor musun? Burnunu ortala.” Gözlerimi açtığımda yoğun bakım dedikleri merhametten nasibini almamış yerdeydim.
Hareket edemiyordum, kafamın üstünde bir sürü serum asılıydı. İsimlerini sonradan öğrendiğim; serumlar, atardamara açılan damar yolu, ağrı kesiciler, tahliye sondaları… Yoğun bakım; mezarın içini andıran bir kabin. Merhametten nasibini almamış, karanlığın bir koku gibi her tarafa sindiği, zamanın hiçbir hükmünün kalmadığı, iğreti kelimelerle konuşulan tuhaf bir dünya.
İlk günü yirmi dakikalık kısa uyuklamalarla geçirdim. İkinci günü biraz olsun oturduğum yerden toparlanmaya çalışarak geçirdim. Üçüncü gün zaman algımı tamamen yitirdim. Dördüncü gün koltuk altlarımdan tutan iki hasta bakıcıyla on üç adımlık bir yürüme denemesi. Dördüncü gün akciğerlerimden sökülen tahliye sondası ve anestezi yapılmadan derime atılan dikişler. Ve beşinci gün, tahliye. Özgürlük. Serin sular, mavi gökyüzü, parlak bir güneş. İnsanların gürültüsü, hasta yakınlarının telaşı, asansör bekleyenler, temizlikçilerin kahredici yüzleri…
Pencereden bakınca dışarıdaki dünyayı görmek. Güvercinlerin karşı bloğun balkonundaki durakları. Sıcak çay. Afiyet olsun. Geçmiş olsun. Daha iyi görünmek.
Servise alınmamın ikinci günü hayat biraz olsun normale döndü. İman tahtamı bir arada tutan göğüs korsesi, bacak boyu giydiğim varis çorapları, kolumdaki damar yolu, yatağımın başındaki çeşit çeşit oksijen makineleri artık basit birer cihazdı. Tekerlekli sandalyeye tutunarak yürümek bazen çimenlikte koşturmak kadar güzeldi. Sonra…sonra hikayem başladı ya da işler değişti.
Akşam vakti bir hemşire elinde ilaçlarla odaya girdi. Yok hayır odaya değil hayatıma girdi demem daha doğru olur. Onu tanımlamak zor bir iş olmasa gerek. Bir isim bir çift göz. Güzel bir yüz, sessizliği huzur konuşması mutluluk. Ne yaparsam yapayım aklımın kalacağı bir güzel. Ekmek aldığı fırının küllerinden bir hatıra müzesi yapılacak kadar kıymetli. Sesi safi şifa. Ben bir şey dediğini duymadım ama muhtemelen yüzüne odaklanırken dediklerini de duymamışım. Güldüğünü fark ettim. Zaten gülen bir kadının güzel olmama gibi bir ihtimali var mı? Hele ki onu güldürenin siz olduğunu bildiğinizde dünya hepten yaşanacak bir yere dönüşmez mi? Sonra zannediyorum ki yüzümdeki mahcubiyet odanın dört bir tarafını sardı. “Şu ilaçları şimdi, bunları da uyumadan önce ama bol su ile… uyumadan önce de gelip kan sulandırıcı iğnenizi yaparım, geçmiş olsun.”
O gün gece yarısından sonra odama elinde tekerlekli bir cihazla geldi. EKG olduğunu diğer pek çok şey gibi sonradan öğrendim. Talihe bak ki cihazda bir problem çıktı. Kapatıp açtığını, biraz zaman alacağını söyledi. Bana sorular sordu. O sordukça hayatımdaki en ufak detaylar kıymet kazandı, anlatılmaya değer oldu. Bana yönelttiği soruların aynısını ben, ona soruyormuşum gibi cevapladı. Ne kadar sürdüğünün bir önemi de yok aslında. Göğsümü, kollarımı ve ayak bileklerimi kendisi soydu. Göğsümün orta yerindeki ameliyat yaralarına duymadım ama şefkatli bir şeyler fısıldadı. Kaç zamandır göğsümdeki o katılık uçup gitti. Odadan çıkarken sanki ben ona bir şey teklif etmişim ve o da kabul etmiş gibi gözlerini kapatıp açtı. Biraz da başını öne doğru oynattı. Odada yalnız kalır kalmaz eşimi hatırladım. Pişmanlık duygusu şiddetli bir baş ağrısı gibi sabaha kadar uyutmadı. Sabah başka bir hemşire benimle ilgilenmeye geldi.
Taburcu olana kadar her akşam o nöbete geldi. İlk gece beraber getirdiği ilaçları parça parça getirmeye başladı. Uyumadan önce almam gereken ilaçları uyumadan önce getirdi. Diğer hemşirelerin bağlayıp gittiği oksijen maskesini o bağlayıp başımda durdu. Benden müsaade almadan yaralarımı kontrol etti. Ortalıkta birikmiş karton bardak, ilaç kutusu varsa alıp çöpe attı. Her geldiğinde ucu bana dokunan, beni iyi hissettiren, beni önceden merak ettiğini anladığım bir şeyler yaptı. Karşı koyamıyordum, eldivenli elleri göğsümde gezerken ruhum ferahlıyordu. Bu anlarda eşim odama sinmiş bir pişmanlıktan başka bir şey değildi. Fırsatım varken yapabildiğim kadar hata yapmalıyım gibi kerih bir aldanmanın içindeydim. O yanımda yokken kalan tüm ömrümü suçluluk ve pişmanlıkta geçirecekmişim gibi hissediyordum. Ama o yanımdayken bu mesut anlarımın bir sonu olacağını bilinceydim.
Geceler gündüzleri, gündüzler geceleri kovalarken taburcu olacağım haberini aldım. Hastalığımı neredeyse unutmak üzereydim. Kendimi kürkçü dükkânının yolunu tutan bir tilki gibi hissediyordum. Eşim sabah gelip beni alacağını, eşyaları gelip kendisini toparlayacağını söyledi. Bizim oğlanı kreşe bıraktıktan hemen sonra…
Bak görüyor musun Baki kardeşim, kendimi sana anlatırken seni unutuverdim. Kusura bakmayasın. Bir hikâyeye sahip olmak böyle bir şey galiba. Bana gelince hiçbir şeye karar vermiş değilim. O hemşireye gelince Allah için güzel bir insandı. Eli de dili de şifaydı. Ben yalnızdım o da tutunduğum çürük bir iplikten başka bir şey değildi.
İbrahim Taş




Yorumlar